• Bağlantılarım

DTP'nin Kapatılma Gerekçesi Açıklandı

1/1/2010 · Kategori: Haber-Izlenim

DTP'nin kapatılma gerekçesi açıklandı

Radikal; 31/12/2009 09:40

Anayasa Mahkemesi'nin, Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP), kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesi resmi gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararın yayımlandığı bugünden itibaren Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekillikleri düştü.

 

 

ANKARA (A.A) - 31.12.2009 - Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "Bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir  demokratik sistemde koruma göremez" denildi.

Anayasa Mahkemesinin, gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararın yayımlandığı bugünden itibaren Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düştü. Yüksek mahkemenin kararında, beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan Türk ve Tuğluk dahil hakkında siyasi yasak getirilen 37 kişi bugünden başlayarak 5 yıl süreyle başka bir partinin kurucusu, üyesi, yönetici, deneticisi  olamayacak.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde yer alan partinin kuruluşundan sonraki, kapatmaya neden olacak eylemler için oluşturulan 141 maddelik liste ele alındı.

İddianamede haklarında siyasi yasak istenen kişiler arasında Leyla Zana, Selim Sadak ve Hilmi Aydoğdu’nun da bulunduğu anımsatılan gerekçede, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, DTP’ye yazı yazarak, yasa gereği partiye üye olmayanların parti organlarında görev alamayacakları bu nedenle bu kişilerin parti üyeliğinden ve parti organlarında aldıkları görevlerden çıkartılmasının istendiği belirtildi. Aynı yazıda Diyarbakır il yönetim kurulu üyesi Hilmi Aydoğdu’nun da kesinleşmiş müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olduğu  belirtilerek parti üyeliğinden çıkartılmasının istendiği kaydedildi.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazısına rağmen kapatma davasının açıldığı tarihe kadar davalı Parti tarafından Leyla Zana, Selim Sadak ve Hilmi Aydoğdu ile ilgili yazı gereğinin yerine getirilmediği, adı geçenlerin partiye üye olmadıklarıyla ilgili yargılama sürecinde de davalı Parti veya ilgililer tarafından da herhangi bir savunma yapılmadığının anlaşıldığı ifade edildi.

Delillerin incelenmesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde gösterilen eylemlerden, davalı Partinin kuruluşundan önceye ait olduğu görülen, davalı Parti ile ilişkisi kurulamayan, gerçekleştiği veya davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirildiği saptanamayan veya düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu sonucuna varılan eylemlerin değerlendirmeye esas alınamayacağı sonucuna varıldığı bildirilen gerekçeli kararda, partinin 15 ilçesine ait binalarda yapılan aramalarda ele geçirilen yayın, eşya ve diğer belgeler, parti ve mensupları tarafından gerçekleştirilen toplantı ve gösteriler ile parti yönetici ve üyelerinin eylemlerinin değerlendirmede esas alındığı
belirtildi.

Gerekçeli kararda, 12 Aralık 2006’da İstanbul’da yapılan DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi’nde, 21 Mart 2007’de Mersin DTP İl Yönetimi öncülüğünde düzenlenen miting sırasında ve 1 Eylül 2006’da DTP Van İl yönetimince Van’da düzenlenen "1 Eylül Dünya Barış Günü" konulu Miting sırasında yapılan terör örgütünün propagandası niteliğindeki eylemlere karşı parti yöneticilerinin hiçbir müdahalede bulunmadığının CD çözüm tutanakları ve izlenen CD görüntülerinden anlaşıldığı belirtilerek, bunların "davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koyduğu" vurgulandı.

Ahmet Türk’ün beyanları

Bazı parti yöneticilerinin beyanlarının cd kayıtları ve çözümlerinin de tek tek irdelendiği gerekçeli kararda, haklarında siyasi yasak getirilen partililerin beyanlarının "terör örgütüne siyasi bağlılığın göstergesi" olarak kabul edildiği vurgulandı.

Genel Başkan Ahmet Türk’ün 18 Ocak 2006’da Diyarbakır’da DTP yöneticilerinin ve belediye başkanlarının katıldığı toplantıda yaptığı basın açıklamasında, "terör örgütü liderinin Kürt sorunu ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda oynadığı rolden takdirle söz etmesi ve terör örgütü liderinin kaldığı cezaevinde maruz kaldığı sorunları tecrit olarak nitelendirip bunu kamuoyuyla paylaşmasının, davalı partinin terör örgütü ve liderine siyasi ve ideolojik yönden bağlılığını gösterdiği" belirtildi.

Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da Ahmet Türk’ün bu sözlerinin suç ve suçluyu övmek suçu kapsamında görüldüğü ve Türk’ün 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ifade edildi.

Türk’ün ayrıca 4 Ağustos 2007’da TBMM’de yemin töreni yapılırken Meclis bahçesinde NTV televizyonuna verdiği röportajda, "terör örgütünün eylemlerini kınayamayacağını beyan etmesi ve bu kişinin milletvekili seçilmeden önce ve sonrasında davalı Partinin genel başkanlığı görevini ifa etmesinin de kendisinin ve temsil ettiği davalı Partinin terör örgütü ile bağlantısını gösterdiği" kaydedildi.

Aysel Tuğluk’un eylemleri
DTP Genel Başkan Yardımcısı konumunda bulunan Aysel Tuğluk’un 16 Mayıs 2006’da DTP Batman İl Başkanlığının 1. Olağan Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşmada "PKK teröristlerinin bazı kesimlerce kahraman olarak kabul edildiklerini ve bu nedenle terör örgütü liderine karşı terörist diyerek halkın karşısına çıkamayacaklarını ifade etmesinin, davalı Partinin üst yönetiminin PKK terör örgütü ve liderine yakınlığını ortaya koyduğu" belirtildi.

Tuğluk’un ayrıca, 11 Aralık 2006’da Doğubayazıt’ta partisince düzenlenen açık hava toplantısındaki konuşmasında, "PKK terör örgütünün yaptığı eylemleri Kürt halkının kendi kimliği, kültürü ve onuru için yaptığı bir direniş ve savaş olarak gördüğünü ve Kürtlerin görmezden gelinmesi durumunda şiddetin ve bölünmenin gerçekleşeceğini ifade etmesi ve dağlarda bulunan terör örgütü üyelerinden kardeş olarak söz etmesinin de davalı Partinin genel başkan yardımcısı sıfatını taşıyan bu kişinin terör örgütünün eylemlerini meşru olarak gördüğünün ve terör örgütü üyelerini terörist olarak kabul etmediğinin açık göstergesi" olduğu vurgulandı.

Gerekçeli kararda, Aysel Tuğluk’un 21 Mart 2007’de Van’da düzenlenen Nevruz mitingi sırasında yaptığı konuşmada, "terör örgütü elebaşısının fikirlerinin geniş kitleler tarafından kabul gördüğünü beyan etmesinin, bu kişinin ve genel başkan yardımcılığını yürüttüğü davalı Partinin terör örgütü liderine olan yakınlığını gösterdiği" kaydedildi.

Leyla Zana’nın eylemleri

Leyla Zana’nın da eylemlerine yer verilen gerekçeli kararda, Zana’nın 18 Temmuz 2007’de Diyarbakır’da düzenlenen DTP destekli bağımsız milletvekili adaylarının seçim mitinginde yaptığı konuşmanın da kendisi ve mensubu bulunduğu partinin amacını ve terör örgütü ile ilişkisini ortaya koyduğu belirtildi.

Zana’nın bu konuşmasının, 19 Temmuz 2007’de Bingöl’de yaptığı konuşma ile birlikte değerlendirilerek, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 4 Aralık 2008 günlü kararıyla adı geçenin eyleminin "yasa dışı silahlı PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün üyeliği boyutuna ulaştığı" kabul edildiği ve 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği kaydedildi.

Zana’nın 19 Temmuz 2007’de Bingöl’de Bağımsız Milletvekili Adayı Mehmet Nuri Özmen’in seçim mitinginde yaptığı konuşmanın da "adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu partinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine karşı tutumlarını ortaya koyduğu" ifade edildi.

Gerekçeli kararda, belirtilen nedenlerle, Zana tarafından gerçekleştirilen eylemin davalı Partinin kapatılması ve yasaklama açısından delil olarak değerlendirmeye esas alınması gerektiği sonucuna varıldığı belirtildi.

Zana’nın 28 Ekim 2007’de Diyarbakır’da "Demokratik Toplum Kongresi" adı altında gerçekleştirilen toplantıda yaptığı konuşmaya da yer verilen gerekçeli kararda, "Konuşmada ’terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan ’Kürtlerin lideri’, ’başkan’ ve ’Kürtlerin önderi’ olarak bahsedilmesi ve onun yurt dışından yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin üzüntü verici bir olay olarak kabul edilmesi, teröristlerin yaptıkları eylemler ve bu kişilerin niteliklerinin övülmesi, açıkça terör örgütünün, liderinin ve eylemlerinin övülmesi anlamına gelmektedir" denildi.

Nurettin Demirtaş’ın 26-28 Ekim 2007’de DTP Diyarbakır il binasında Demokratik Toplum Kongresi adı altında yapılan toplantıda okuduğu basın bildirisinde, "terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan ’Kürt halkı önderi’ olarak söz edilmesi, bu kişinin İmralı cezaevinde kalmasının tecrit uygulaması olarak nitelendirilmesi, başka bir yere naklinin sağlanması, sağlık sorunlarının giderilmesi ve kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımında belirleyici bir role sahip olduğu" şeklindeki ifadelerin, terör örgütünün propagandası niteliğinde beyanlar olduğu, davalı Parti ve Genel Başkan Vekili statüsünü taşıyan mensubunun terör örgütü ile bağlantısını ortaya koyduğu kaydedildi.

DTP üyesi Selim Sadak’ın da 23 Nisan 2006’da DTP Genel Merkezini temsilen katıldığı DTP Nusaybin İlçe Teşkilat binasının açılışında bir kısmını Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında, "Genel Merkez adına hareket eden bir görevlinin ilçe teşkilatının açılışındaki terör örgütünü ve başını destekleyen beyanlarının, kişinin ve mensubu olduğu davalı Partinin terör örgütü ile ilişkisini ortaya koyduğu" vurgulandı.

Terör örgünün amacı

Gerekçeli kararda, PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu etnik kimlik esasına dayalı "Türk ve Kürt ulusları" biçiminde ikiye bölmek ve ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiğinin bir gerçek olduğu vurgulandı.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemlerin kabul edilemeyeceğine işaret edilen gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasi partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları sayılmaları siyasi partilere bir güvence sağlamasının yanında, önemli görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Bu, yalnızca iç hukuk sisteminin öngördüğü bir yükümlülük değildir. Yukarıda ayrıntılarıyla üzerinde durulan uluslararası belgelerden, bU dengenin korunmasına özen gösterildiği, bu dengeyi bozucu tutum ve davranışların himaye görmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir demokratik sistemde koruma göremez.

Kapatma davası sürecinde ileri sürülen iddialar, deliller ve davalı Parti temsilcileri tarafından bunlara karşı yapılan savunmalar değerlendirildiğinde; davalı Parti;ye isnat edilen eylemlerin; parti mensuplarının terör örgütünün yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler ile parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve dokümanlardan, terör örgütü ve elebaşısına destek içeren açıklama ve eylemlerden oluştuğu anlaşılmaktadır."

Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "Terörizm,
kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını amaçlar. Böylece kitleler terörizme karşı duyarlılıklarını yitirir, terörü kanıksar ve devletle toplum arasında güven açısından büyük bir uçurum oluşur" görüşü vurgulandı.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava, kapatılması istenen davalı DTP’nin "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği" ileri sürülerek açıldığından, öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesinin gerekli görüldüğü belirtildi.

Bu düzenlemelerle Anayasa koyucunun, siyasi partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçladığı, ancak korunması gereğini de göz ardı etmediği vurgulandı. Gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Anayasa’nın somut kuralları, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin içtihatları ile Avrupa ortak standardını saptayan Venedik Komisyonu’nun belirlediği kriterlerle birlikte değerlendirildiğinde, bir yandan Anayasa’nın öngördüğü klasik demokrasi anlayışının gereği olarak siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanırken, diğer yandan son çare olarak düşünülen siyasi parti kapatma yaptırımı ile demokratik düzenin korunması amaçlanmıştır.

Siyasal iktidarın kaynağı, dolayısıyla egemenliğin sahibi ulus olmakla birlikte, ulusun kendine ait bir yetkiyi doğrudan kullanamaması, temsil ve aracı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunun çözümü, ancak karmaşık toplumsal beklentileri ve gereksinimleri somutlaştıran, bunları iktidara yönelik genelleştirilmiş eylem programları biçiminde sunan ve halkın çoğunluğu tarafından tercih edilen, temelinde siyasal karar mekanizmalarını yönlendiren aracı organların mevcudiyetine bağlıdır."

Demokrasi toplumsal barışın ve özgürlüğün güvencesi

Toplumların çok farklı düşünce ve tercihlerin hüküm sürdüğü, demokrasinin işleyişinde çatışabilir fikirlerin akışının sağlandığı yapılar olduğu belirtilen gerekçeli kararda, "Siyasal düzen ve bunun temel normları, hukuksal kurallar,
toplumdaki çatışma ve farklılıkların barışçı yolda düzenlenmesine olanak verdiği sürece meşruiyetini korurlar. Bu meşrulaştırma işlevi toplumsal farklılıkların özgürce yaşanması, talep sahiplerinin özgürce örgütlenerek siyasal iktidara yönelmesi ve iktidar kullanımına katılmasıyla yerine getirilmiş olur" denildi.

Demokrasinin toplumsal barışın ve özgürlüğün güvencesi olduğu vurgulanan gerekçede, Anayasa’nın ise siyasal düzenin barışçı toplumsal taleplere açılmasını ve zaman içinde doğacak zorunlulukları karşılayacak yöntemleri barındıran temel
kurallar bütünü olduğu belirtildi.

Gerekçede, kimi gerekçelerle farklı düşüncelerin siyasal yaşama yansıtılmasının engellenmesinin demokrasiyle ve temsilde adalet ilkesiyle bağdaşmayacağı, çatışan farklı fikirlerin ürünü olan siyasi partilerin bu fikirleri tartışmaya açmaktan yoksun bırakılması ve başka yollarla tehlike savma refleksinin demokratik siyasetle çelişki oluşturacağı vurgulandı.

Uluslararası yargı yerlerince belirtildiği ve Venedik Komisyonu’nun çeşitli tarihlerde kabul ettiği raporlarında da vurgulandığı üzere, "siyasi partilerin şiddet kullanılmasını savunmaları veya anayasayla garanti altına alınan hak ve özgürlüklere zarar verecek şekilde demokratik anayasal düzeni yıkmak için politik bir araç olarak şiddeti kullanmaları veya aynı amaçları gerçekleştirmek için terör ve şiddete başvuran oluşumlarla birlikte hareket etmeleri ve onlara destek vermeleri halinde zorunlu bir tedbir olarak siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılmasının makul görülebileceği" ifade edildi.

 

Batasuna örneği

Teröre destek verdikleri ve terörü kınamayı reddettikleri gerekçesine dayalı olarak İspanyol yargı organlarınca kapatılmalarına karar verilen Herri Batasuna ve Batasuna Partilerinin yaptığı başvuruyu değerlendiren AİHM 5. Dairesi’nin, 30 Haziran 2009 tarihli Herri Batasuna ve Batasuna/İspanya kararının özet gerekçesine de yer verilen gerekçeli kararda, AİHM’in şu tespitleri yer aldı:

"AİHM, otuz yıldan daha uzun süreden beri var olan terör ortamında ve diğer siyasal partilerin tamamı tarafından kınanmakta iken şiddeti kınamayı reddetmeyi terörizme üstü kapalı bir destek davranışı olarak görmüştür. Mahkeme, başvuran partilere izafe edilebilecek ve terörle uzlaşma sonucuna varacak birçok ciddi ve tekrarlanan eylem ve davranışın varlığını belirlemiştir. Mahkeme, her
halükarda, partinin kapatılmasının terörün kınanmaması olgusuna da dayanmış olmasını Sözleşme’ye aykırı görmemektedir Zira, siyasetçilerin sadece eylemleri ve söylemleri değil, aynı zamanda belli durumlarda pozisyon alma olarak değerlendirilebilecek ve tamamen açık destek eylemi sayılabilecek eylemsizlikleri veya sessizlikleri de dikkate alınmalıdır.

AİHM, başvuran siyasi partilere atfedilen eylem ve söylemlerin, bir bütün olarak ’demokratik toplum’ kavramı ile çelişkili olduğunu değerlendirmiştir. Bu nedenle, İspanyol Yüksek Mahkemesi tarafından başvuranlara uygulanan ve İspanyol Anayasa Mahkemesi tarafından da onaylanan yaptırımın devletlerin sahip olduğu takdir yetkisi çerçevesinde makul biçimde ’sosyal olarak zorunlu bir ihtiyaca cevap verdiği’ sonucuna ulaşmıştır."

Gerekçede, bir siyasi partinin tüzüğü ve programı ile eylemlerinin Anayasa’nın 68. maddesinin 4.fıkrasında korunan ilkelere aykırılığı değerlendirilirken, Anayasanın siyasi partilere verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının da göz önünde bulundurulması gerekeceği ifade edilerek, "Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca tüzük ve programlarındaki söylemleri ya da eylemlerinin, ancak Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında korunan ilkelere temel esasları itibariyle aykırı olması, bu ilkeleri ortadan kaldırmayı amaçlaması ve bu nitelikleriyle demokratik yaşam için doğrudan, açık ve yakın tehlike oluşturması durumunda siyasi partilerin kapatılmasına elverişli ağırlıkta olduğu kabul edilebilir" denildi.

Terörün tanımı

Ulusal düzenlemelerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esasların uluslararası sözleşmelerde de yer aldığı belirtilen gerekçede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Paris Şartı’nın ilgili maddelerinden örnekler verildi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1624 sayılı kararında, sadece teröristlerin değil terörizmi teşvik edenlerin de cezalandırılması için üye ülkelerin yasal düzenlemeler yapmaya çağrıldığı, ayrıca bu eylemlerin haklılığını savunanlara, mazeret bulanlara ve onları yüceltenlere karşı gerekli önlemlerin alınması ve bunun yanı sıra terörle ilişkisi saptananlara güvenli bölgeler yaratılmasının önlenmesinin üye devletlerden istendiği belirtilen gerekçede, ayrıca, "terör tanımı" yapılmadığı ancak "amacı ne olursa olsun, ne zaman olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın terörizmin, güvenlik ve barışın bir numaralı tehdidi" olarak kabul edildiği kaydedildi.

Kökünü Latince "terrere" sözcüğünden alan terör deyiminin, "korkudan sarsıntı geçirme" veya "korkudan dehşete düşmeye sebep olma" anlamlarına geldiği ifade edilen gerekçede, Türkçe’deki karşılığı "yıldırma, korkutma" olan terör kelimesinin, "bir toplumda bir grubun, halkın direnişini kırmak için meydana getirdiği ortak korku" anlamını da içerdiği belirtildi.

Gerekçede, terör olgusunun ideoloji, örgüt ve şiddet unsurlarını içerdiği, buna göre, terörün öncelikle bir ideolojik alt yapısının olması gerektiği vurgulanarak, şöyle denildi:

"Örgüt, benimsediği ideoloji doğrultusunda hareket etmekte, stratejisini buna göre belirlemektedir. Terör örgütlerinin siyasi eğitim adını verdikleri faaliyetlerin amacı, örgütün dayandığı temel ideolojiyi örgüt mensuplarına benimsetmek ve örgütün hedefleri doğrultusunda bilinçlendirmektir. Günümüzde terör örgütleri, dini, felsefi veya siyasi bir düşünce sistemini, belli bir etnik
kökene mensubiyeti esas alarak ideolojilerini temellendirmekte ve hedef olarak rejim değişikliğini veya ülke toprakları üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlamaktadırlar.

Terörün diğer bir unsuru ise örgüt unsurudur. Örgüt, organize bir yapı içerisinde, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelmiş kişilerden oluşur. Günümüzde terör örgütleri, çoğunlukla örgüt lideri ile ona bağlı üst düzey sorumlular ve daha alt düzeydeki bölge, il ve birim sorumlularından oluşmaktadır. Örgütsel yapılanmada illegal teşkilatlanma ve gizlilik esastır.

Terörün en önemli unsuru ise şiddet unsurudur. Terör örgütleri şiddeti, ideolojileri doğrultusunda belirledikleri hedeflere ulaşmada önemli bir araç olarak görmekte, silahlı propaganda adı verilen terör eylemlerini, ülkenin anayasal düzenini değiştirmek için kaçınılmaz bir yöntem olarak benimsemektedirler. Terör örgütleri, gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri ile topluma korku salarak, halkta bıkkınlık ve yılgınlık duygusu oluşturup, vatandaşın devlete olan güvenini sarsmayı ve kaos ortamı yaratmayı hedeflemektedirler."

Terör ve terörizm

"Terör" ve "terörizm"in birbirinden farklı kavramlar olduğu, terör sözcüğü, dehşet ve korkuyu belirtirken terörizmin, bu kavrama süreklilik ve siyasal içerik kattığı ifade edilen gerekçede, terörizmin temel amacının, biR davaya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekilmesi olduğu, bu dikkati çekmenin, şiddet eylemleri neticesinde toplumda oluşturulan korku ve dehşet havası ile sağlandığı belirtildi.

Gerekçeli kararda, terörizmin benimsediği bir diğer amacın, kargaşa yaratarak toplumun direnme gücünü kırmak, yerleşik sosyal ve siyasal düzenin arkasındaki halk desteğini şiddet yoluyla zayıflatmak olduğu vurgulanarak, şu tespitler yapıldı:

"Terörizmin birtakım siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlamanın aracı olarak kullanılması da mümkündür. Bu gibi durumlarda terörizm, sözü edilen çıkarların elde edilmesinde, hedef alınan ülke ve toplumda amaca uygun bir ortamın oluşmasına aracılık etmektedir.

Terörizm, kimi durumlarda ise bir siyasi mücadele aracı olmaktan çıkıp, bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak için kullandığı bir araç haline gelmektedir. Terörizmin, suikastten silah teminine, organize suç örgütleriyle işbirliğinden uyuşturucu ticaretiyle finans desteğine kadar her türlü aracı da kullandığı bir gerçektir.

Terörizm kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle, toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını amaçlar. Böylece kitleler, terörizme karşı duyarlılıklarını
yitirir, terörü kanıksar ve devletle toplum arasında güven açısından büyük bir uçurum oluşur. PKK/KONGRA-GEL isimli örgütün de bu tanımlanan nitelikte bir terör örgütü olduğu hususunda uluslararası düzeyde bir anlayış birliğinin olduğu tartışmasızdır."


Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "’Türk milleti
içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme haklarından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, dil ve kültürden faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbirayırım gözetilmemektedir" denildi.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi makamlarınca açıklanan bilgi ve verilere göre, silahlı mücadele yoluyla Türkiye sınırları içerisinde bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedefleyen PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) 1978 yılında kurulduğu ve 1984 yılında kitlesel eylemlere başladığı
bilgilerine yer verildi.

PKK’nın 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği terör faaliyetleri sonucu aralarında masum siviller, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin de bulunduğu 30 binden fazla Türk vatandaşının hayatını kaybettiği, söz konusu saldırıların
büyük ekonomik kayıplara da yol açtığı vurgulanan gerekçede, örgüt tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı 515 kez karakol saldırısı gerçekleştirildiği, sair silahlı çatışma, pusu, mayınlı tuzak kurma gibi asimetrik saldırı
yöntemleriyle yapılan eylemler sonucunda 1984-2009 yılları arasında köy korucuları da dahil 6 bin 300’den fazla Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ilegüvenlik görevlisi ve 25 binin üzerinde sivil vatandaşın katledildiğinin belirlendiği kaydedildi.

Örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından, örgütün "stratejisini değiştirdiğini, artık barışçıl yöntemleri benimseyeceğini
ve siyasi mücadele yolunu izleyeceğini" iddia etmeye başladığı belirtilen gerekçede, kitlesel eylemlerde yeterli desteği bulamayan örgütün bu defa, güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda ölen terörist cenazelerinin defin işlemleri sırasında ve sonrasında güvenlik güçleriyle vatandaşları karşı karşıya getirerek, sözde ortaya çıkacak olumsuz tablodan çeşitli örgütsel kazanımlar elde etme yoluna gittiği ifade edildi.

Gerekçede, "Militanlarını ve silahlarını hala muhafaza eden ve şiddete başvurma tehdidinde bulunmakta tereddüt etmeyen bir terör örgütünün sadece isim değişikliği yoluyla geçmişteki suçlarından arınacağını söylemek mümkün değildir" denildi.

Terör örgütünün kuruluş süreci, amaç ve faaliyetleri, Abdullah Öcalan hakkında verilen mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22 Kasım 1999 tarihli kararına da yer verilen gerekçede, bu kararda da belirtildiği gibi,
PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk ulusunu etnik kimlik esasına dayalı "Türk ve Kürt ulusları" biçiminde ikiye bölmek ve ezilen halk olarak nitelediği
Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiğinin bir gerçek olduğu vurgulandı.

Gerekçede, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde davalı siyasi parti üyelerince ve parti organlarınca gerçekleştirildiği iddia edilen eylemlerin, terör örgütü ve bu örgütün elebaşısıyla işbirliği halinde hareket edilmesi, terör örgütünün propagandasının yapılması, bu örgütün varlığının ve
eylemlerinin mazur ve meşru gösterilmeye çalışılması, terör örgütüne yardım ve destek sağlanması şeklindeki beyan ve fiillerden oluştuğu anımsatıldı.


-ÖDÜN VERİLMEZ TEMEL KURAL-

Gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme haklarından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, dil ve kültürden faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. ’Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü’yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, teröre ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez."

Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre, ülke ve ulus bütünlüğünün, devletin bölünmezliğinin temel ögeleri olduğu, bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerlerin birlikte ve ödünsüz olarak korunmasının amaçlandığı vurgulandı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip" olduğuna işaret edilen gerekçeli kararda, şunlar kaydedildi:

"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine ’Türk Devleti’, ulusuna ’Türk Ulusu’ ve ülkesine ’Türk Vatanı’ denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içerir."

-"TERÖRE DESTEK VEREN PARTİ VARLIĞINI SÜRDÜREMEZ"-

Gerekçede, siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp, çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmelerinin anayasal ve yasal zorunluluk olduğu belirtildi. Gerekçede, "Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır. Ülkemizde yürürlükte bulunan Anayasa ve kanun hükümleri ile konuyla ilgili uluslararası temel belgeler ve AİHM içtihatlarıyla belirlenen esaslara göre, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögeleri sayılan siyasal partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak eylemlerde bulunamazlar" görüşü vurgulandı.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemlerin kabul edilemeyeceği kaydedilen gerekçede, "Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasi partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez" ifadesine yer verildi.

Gerekçeli kararda, şöyle devam edildi:

"Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları sayılmaları siyasi partilere bir güvence sağlamasının yanında, önemli görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Bu, yalnızca iç hukuk sisteminin öngördüğü bir yükümlülük değildir. Yukarıda ayrıntılarıyla üzerinde durulan uluslararası belgelerden, bu dengenin korunmasına özen gösterildiği, bu dengeyi bozucu tutum ve davranışların himaye görmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir demokratik sistemde koruma göremez.


Kapatma davası sürecinde ileri sürülen iddialar, deliller ve davalı Parti temsilcileri tarafından bunlara karşı yapılan savunmalar değerlendirildiğinde, davalı Parti’ye isnat edilen eylemlerin, parti mensuplarının terör örgütünün yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler ile parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve dokümanlardan, terör örgütü ve elebaşısına destek içeren açıklama ve eylemlerden oluştuğu anlaşılmaktadır."

Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, hukuk devletine aykırı eylemlerin, ilgili parti organlarınca kınanmadığı, suskun kalındığı ortamda davalı partinin demokratik sisteme zarar vermesinin önüne geçilmesinin anayasal zorunluluk halini aldığı belirtilerek, "Davalı parti hakkında verilecek bir kapatma kararının, ulusal güvenliğin ve anayasal düzenin korunması yönünde güdülen meşru amaçla orantılı, demokratik bir toplumda gerekli ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap veren nitelikte olacağı açıktır" denildi.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı.

Gerekçeli kararda, DTP’nin tüzük ve programında kendisini, "demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, sol bir kitle partisi" olarak tanımladığı belirtildi.

Parti yetkililerinin kapatma davası aşamalarında yaptıkları savunmalarda da "Kürt sorununun çözümünde terör örgütünün muhatap alınması gerektiğini, aynı tabana hitap etmeleri nedeniyle terör örgütünün ve eylemlerinin davalı Parti tarafından kınanmasının beklenemeyeceğini, davalı Partinin terör örgütü ile ilgili düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını" ifade ettikleri belirtilen gerekçede, şunlar kaydedildi:

"Davalı Parti ve temsilcileri tarafından savunma olarak ileri sürülen bu argümanlar, davalı Parti ve mensuplarının yaptığı eylemlerin demokratik siyasi mücadele kapsamında görülmesi için yeterli sayılamaz. Demokratik siyasi hayatın söz konusu olmadığı bir ortamda siyasi partiler de vazgeçilmez unsur olmaktan çıkarlar. Demokratik ortamın korunması ve demokrasi ilkelerinin uygulanması açısından devlete büyük sorumluluklar yüklendiği açık ise de bundan, siyasi partilerin bu konuda herhangi bir yükümlülük ve sorumlulukları bulunmadığı sonucuna varmak olanaksızdır. Demokrasiye devlet kadar, vatandaşlar, diğer sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler de sahip çıkmak, korumak, en azından saygı göstermekle yükümlüdürler.

Davalı Parti, terör dahil yaşanan her türlü olumsuzluktan devleti, hükümeti ve sistemi sorumlu tutmaktadır. Davalı Partiye göre PKK terör örgütü, devletin, hükümetin ve sistemin yanlışları nedeniyle ortaya çıkmış, varlığını korumuş ve günümüze gelmiştir. Bu nedenle terör örgütünün kuruluşundan günümüze kadar yaşanan acılardan da devlet, hükümet ve sistem sorumludur. Bu yaklaşıma göre, davalı Parti ve mensuplarının terör örgütüne olumlu yaklaşımı mazur görülmeli, hatta terör örgütü ile diyalog yolunun açık tutulması bakımından varlıkları bir şans olarak değerlendirilmelidir. Ancak, davalı Parti adına yapılan savunmalarda ortaya konulduğu türden bir devlet ve demokrasi anlayışı gerçeklerden uzaktır."

-TÜRK VE KÜRT ULUSLARI AYRIMI-

Gerekçede, DTP’ye mensup birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla "Kürt halkının, Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası yürütüldüğünü, Abdullah Öcalan’ın tecrite tabi tutulduğu ve bunun kabul edilemez olduğunu söyleyerek, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelen PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları, böylece Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları"nın anlaşıldığı ifade edildi.

Gerkçeli kararda, şöyle denildi:

"Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, davalı Parti tarafından Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması, ’Kürt sorununun çözümü’ için terör örgütü ile onun başı Abdullah Öcalan;ın muhatap alınması ve onun tarafından önerilen politikaların uygulanması gerektiğinin belirtilmesi, parti teşkilat binalarında terör örgütüne ait bayrak, doküman ve yasak yayınlara yer verilmesi, terör örgütü başı ve militanlarına ait poster ve resimlerin asılması, çeşitli
bahane ve vesilelerle düzenlenen kongre, miting, toplantı ve gösteriler ile örgüt mensupları için düzenlenen cenaze merasimlerinin terör örgütünün propaganda alanına dönüştürülmesi veya dönüştürülmesine göz yumulması, terör örgütü ile bağlantıları mahkeme kararlarıyla saptanan kimselerle araya mesafe koymak, gerektiğinde disiplin yaptırımı uygulamak yerine parti adına söz söyleme yetkisi olan görev ve pozisyonlara getirme gibi davranışlar Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen ’Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesine aykırılık teşkil eden eylemlerdir. Söz konusu eylemleriyle davalı Parti şiddeti kışkırtan, elverişli hale getiren, terör eylemlerini siyasi nitelikli eylemler olarak tanımlayan ya da destekleyen, bu tür eylemleri teşvik
eden, bunları gizleyen ya da bu tür eylemlere katılan, parti teşkilat binalarını terör örgütüne ve onun propaganda malzemelerine açan bir siyasi partiye
dönüşmüştür."

-"TERÖRÜ KENDİ SİYASİ POLİTİKALARI İÇİN ARAÇ OLARAK KULLANIYOR"-

Gerekçede, PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın sağlık durumu bahane edilerek protesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla izinli veya izinsiz gösteriler ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, bildiriler dağıtılması, PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik sürdürdüğü mücadelenin "savaş", "onurlu mücadele", "haklı direniş" olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararlarının DTP ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu gösterdiği vurgulandı.

Gerekçede, "Bu eylemlerle DTP’nin, eksik gördüğü ve siyaseten tanınmasını beklediği haklar ve özgürlükleri, demokrasinin siyasi çoğulculuğa verdiği anlamlı destek ve hoşgörüyü kötüye kullanarak, etnisite temeline dayalı kültürel, sınıfsal yapılanma ve yönetim ayrışıklığına yol açan ve demokratik ilkelerle bağdaşmayan söylem ve eylemlerle ve terör örgütü desteğiyle elde etmek istediği ve terörü kendi siyasi politikaları için araç olarak kullandığı sonucuna
varılmaktadır" denildi.

Davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirilen organizasyonlarda meydana gelen olaylar karşısında parti yönetim organlarının herhangi bir şekilde tedbir almamaları ve sessiz kalmalarının ise teröre desteğin başka bir göstergesi olduğuna işaret edilen gerekçeli kararda, şu tespitler yapıldı:

"Demokratik düzende, terör eylemlerine karşı siyasi duruşunu açıkça belirlemeyen, suçu ve suçluları kınamayan ve gizleyen bir partinin varlığı hoşgörüyle karşılanamaz. Davalı partinin bu bağlamdaki tutumu, Partinin, PKK ile olan ilişkisinin ’açık bir sır’ olarak nitelenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu gizli kabulle, terör yoluyla hak elde edilmesi bir yöntem olarak benimsenmektedir.

Davalı Partinin çeşitli teşkilatlarında görevli şahıslar hakkında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik suçlardan dolayı verilmiş mahkumiyet kararları, arama ve tespit tutanakları, soruşturmalara ilişkin belgeler, yapılan kongre ve toplantılara ilişkin tutanak ve belgeler ile tüm deliller gözetildiğinde, DTP’nin, Türk ulusunu ırk esasına dayalı olarak ’Türk-Kürt ve diğer etnik kökenli uluslar’ biçiminde bölmek, etnik köken farkı nedeniyle gerçek dışı varsayımlarla ezilen ve sömürülen bir halkın varlığını kabul ederek bölücülüğü teşvik eden ve bunların sahip olduğu dil ve kültürlerini
ayırımcı biçimde tanımlayan ve özellikle bu ön kabullerden yola çıkarak, ülkede onbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan silahlı eylemlerde bulunan yasa dışı PKK terör örgütünün ve bu eylemlerden hükümlü elebaşısının eylem ve politikalarını destekleyici nitelikte faaliyetlerde bulunmak suretiyle devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir parti haline geldiği anlaşılmıştır."

-ANAYASAL ZORUNLULUK HALİ-

Partinin büyük kongresinin, genel başkanının, merkez karar ve yönetim organlarının, TBMM grup genel kurulu ile grup yönetim kurulunun, Parti üyelerince gerçekleştirilen eylemleri açıkça reddetmemelerinin, eylemleri "zımnen benimsedikleri" anlamında değerlendirildiği vurgulanan gerekçede, şöyle devam edildi:

"Hukuk devletine aykırı eylemlerin ilgili parti organlarınca kınanmadığı, suskun kalındığı ortamda davalı Partinin demokratik sisteme zarar vermesinin önüne geçilmesi anayasal zorunluluk halini almıştır.

Demokratik Toplum Partisi ve mensuplarının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında değerlendirilen beyan ve eylemlerinin birbirleriyle bütünlük içinde bulunduğu, böylece devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırma nihai amacını güttükleri, zaman ve mekan
farklılıklarına rağmen eylemlerin tek bir amaca özgülendiği, eylemlerin büyük bir çoğunluğunun Parti organlarında görevli üyelerce sorumluluk alanları içinde gerçekleştirildiği ve terör örgütü kaynaklı yönlendirmelerle sürekli tekrar edilip istikrar kazandığı ve davalı Partinin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir odak haline geldiği anlaşılmıştır.

Belirtilen gerekçeler karşısında davalı Parti hakkında verilecek bir kapatma kararının, ulusal güvenliğin ve anayasal düzenin korunması yönünde güdülen meşru amaçla orantılı, demokratik bir toplumda gerekli ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap veren nitelikte olacağı açıktır."

Gerekçede, "teröre destek niteliğindeki eylem ve söylemlerin yoğunluğunun toplumda sarsıcı etkilere, aşırı endişe, kaygı ve belirsizliklere yol açtığı, bu siyasi anlayışla davalı partinin demokratik hayata katkıda
bulunduğunun söylenemeyeceği ve bu nitelikteki fiillerin ağırlığı" karşısında, ilgili yasa ve Anayasa’da yapılan değişiklikle yürürlüğe konulan, "Anayasa
Mahkemesi’nin temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebileceğine ilişkin hükmün" davalı Parti hakkında uygulanmadığı belirtildi.

Gerekçeli kararda, bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiği sabit olan DTP’nin, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası;nın 101. ve 103. maddelerine göre kapatılması gerektiği sonucuna varıldığı bildirildi.

TOPRAĞI EMZİREN KİBELE

17/5/2009 · Kategori: Siir

TOPRAĞI EMZİREN KİBELE

 

bir ağıdın yüreği bu

yüzünde kaygı eski yontular

bunca yıldız bunca rüzgar

kavgadan çıkmış şiirler sonra

ekin yüklü anadolu

toprağı emziren kibele

midas'ın kulaklarına bile

esen yiğit rüzgarları

biz taşıdık

 

zamanın hıncı

düştü kar akı saçlarıma

yaralı gençliği nasıl bıraktık

sayfaları ağrılı tarihe

bu oyunun içindeyiz

içindeyiz ne acı

 

gökyüzünün kırılan kanadı sesimiz

rüzgarın öfkesi

maviler kandan uzak olsaydı

susardı ağıtlar

gülerdi deniz

 

düştü çocuk

duvarlar yıkıldı ansızın

savruldu sayfaları kitapların

uçup gitti kuşlar

eylüller oturdu yüreğime

büyüdü sızın

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 39)

"Kaçmasın Diye" Gazeteci Balbay'a Ergenekon'dan Tutuklam

6/3/2009 · Kategori: Haber

Mustafa Balbay tutuklandı

Ergenekon soruşturması kapsamında ek ifadeleri alınmak üzere adliyeye getirilen Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile Neriman Aydın, sevk edildikleri mahkemece tutuklandı. Balbay'ın 'Anayasayı silahla değiştirmek suçlamasıyla' tutuklandığı ve Metris Cezaevi'ne gönderildiği bildirildi.

AA/ANKA

İstanbul- Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcılarının talimatı üzerine Ankara'dan İstanbul'a getirilen Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve Neriman Aydın, Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde Cumhuriyet savcılarına ifade verdi.

Balbay ve Aydın, savcılıktaki sorgularının ardından tutuklanmaları istemiyle gönderildikleri mahkemece tutuklandı.

 

Balbay, Anayasayı silahla değiştirmek suçlamasıyla tutuklandı

Ergenekon soruşturması çerçevesinde ek ifadesinden sonra nöbetçi mahkeme tarafından sorgusu yapılan Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi ve Yazarı Mustafa Balbay, Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesi uyarınca "Anayasal düzeni silahla değiştirmeye teşebbüs" suçlamasıyla tutuklandı.

TCK'nin "Anayasayı ihlâl" başlığını düzenleyen 312. maddesi şöyle:

 Madde 312- (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

 

Balbay ile Aydın cezaevine gönderildi

Ergenekon soruşturması kapsamında ek ifadeleri alındıktan sonra mahkemece tutuklanan Mustafa Balbay ile Neriman Aydın cezaevine gönderildi.

Beşiktaş'taki İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nce tutuklanmasına karar verilen Balbay Metris Cezaevine, Aydın da Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne götürüldü. Balbay ve Aydın, daha sonra Silivri'ye nakledilecek.

6 Mart 2009

 

 

Gazeteci Balbay ve Yazar Aydın "Ergenekon"dan İfade Veriyor

Gazeteci Mustafa Balbay ve yazar Neriman Aydın, daha önce gözaltına alınıp serbest bırakıldıkları Ergenekon Soruşturması kapsamında bir kez daha ifade veriyorlar.Ergenekon Davası'nda en son tutuklu sanık Hüseyin Görüm savunma yaptı.

BİA Haber Merkezi - Istanbul-ankara

5 Mart 2009, Perşembe

Ergenekon Soruşturması kapsamında sekiz ay önce gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay ve yazar Neriman Aydın İstanbul'da ek ifade veriyorlar.

1 Temmuz 2008'de Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve eski Jandarma Genel Komutanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Şener Eruygur ile birlikte gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan Balbay, polis zoruyla İstanbul'a getirilerek savcılığa çıkarıldı.

Balbay'ın avukatı Akın Atalay, Cnntürk yayınına katılarak,sabah saatlerinde Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekiplerin Balbay'ın evine geldiğini ifade ederek, "zorla götürme" yöntemiyle Balbay'ın ek ifadesinin alınması yoluna gidilmesini eleştirdi:

"Tercihleri nedense, davet yerine zorla getirme oldu. Çağrılmıyor, zorla getirme kararı verliyor. Oysa yakalama veya gözaltı da söz konusu değil." 

Görüm: Teşkilatın İstanbul ayağını kurma görevi verildi

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 20 Ekim 2008'de görmeye başladığı 41'i tutuklu ve 86 sanıklı Ergenekon Davası'nda önceki gün 57. duruşma gerçekleştirildi.

Ntvmsnbc.com sitesine göre, Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesi'nde yapılan yargılamada tutuklu sanıklardan "İmam" lakaplı Hüseyin Görüm savunmasını tamamladı.

Görüm, savunmasında Alparslan Arslan'ı Danıştay saldırısından sonra TV'de gördüğü anı anlattı. Sık sık Kuran okuyan ve konudan konuya atlayan Görüm, mahkemede gülüşmelere neden oldu.

Ağabeyi Yusuf Görüm'ün 'Nihat' adlı bir arkadaşının 2001'de kendisine gelerek vatansever insanların bir araya geldiği bir oluşumda yer almak isteyip istemediğini sorduğunu anlatan Görüm, "Ulusal Güç Birliği Yeniden Kuvayi Milliye" adlı bu oluşuma bu şekilde dahil olduğunu ve kendisine İstanbul teşkilatını kurma görevinin verildiğini ifade etti.

Görüm, Ankara'da bu oluşumun başındaki Arif İskender Könder'in de bulunduğu kişilerle görüştüğünü, bu kişilerin kendisine oluşum hakkında bilgi ve kırmızı bir kitapçık verdiklerini, bu kitapçıkta beğendiği fikirlerin bulunduğunu söyledi.

Görüm, İstanbul'a geldiğinde bu oluşumu çevresini bu oluşuma katılmaya davet ettiğini, daha sonra Ankara'da ATO'da düzenlenen toplantıya çağrıldığını, bu mahkemedeki sanıklarca dile getirilen ''Bugünün Düyun-u Umumiyesi, Sevr'' gibi konulardan bahsedildiğini anlattı.

Duruşmada Kur'an okudu

Görüm, konuşması sırasında zaman zaman Kur'an-ı Kerim'den sureler okudu. Küçük bir Kur'an-ı Kerim çıkarması ve bunu kürsüde bırakması üzerine mahkemece uyarıldı.

Görüm, Arif İskender Könder'in birlikten ayrıldığını öğrendiğini, bunun kafasını kurcaladığını belirterek, daha sonra oluşumu kuran isimlerin kendi aralarında birbirlerine düştüğünü öğrendiğini ileri sürdü.

Tüzüğe eklenen madde

Daha sonra aynı ekibin oluşumun adını ''Vatansever Kuvvetler Güçbirliği Hareketi'' olarak değiştirdiğini öğrendiğini ve buna davet edildiğini anlatan Görüm, bu oluşumun tüzüğünü okuduğunu, beğendiğini, tüzüğe, ''Mukavemet güç birlikleri kurulur'' diye de bir madde konulduğunu gördüğünü söyledi.

"Hepsini kandırdım sayılır"

Hüseyin Görüm, oluşumun Genel Başkanı'nın Erdal Ünal olduğunu, bu oluşum içinde çalışmaya ve oluşumu çevresine anlatmaya başladığını ifade ederek, ''Haklarını helal etsinler. Hepsini kandırdım sayılır'' diye konuştu; Düzce teşkilatını da bacanağı ''Ersin''e kurdurduğunu söyledi.

"Öğretmenevindeki herkes dört yıldız"

İstanbul'da Vali Erol Çakır Öğretmenevi'nde Erdal Ünal'ın bir toplantı yaptığını, bu toplantıyı organize ettiğini anlatan Görüm, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Alpaslan Aslan'ı da orada gördük demişler. Yalan. Herkes 4 yıldız. Hava, Kara, Deniz, Jandarma hepsi onun içindeydi. Ben öyle biliyorum yani. Muzaffer Tekin Bey ve arkadaşları ile Fikri Baba da (Karadağ) geldi. Benim için babadır. Yine vatan millet söylemleri işte. O olacak bu olacak"

Kerem Topal'a oluşumun İstanbul İl Başkanlığının teklif edildiğini ve para istendiğini öğrendiğini anlatan Görüm, ''Bunlar vatansever falan değil sevgili Reisim. Ne vatanseveri ya, vatan satar bunlar. Demişler ki ben eroin tüccarıymışım. Bunu yapacak en son insan benim ama eroinci ne kadar iş yapmış insan varsa hepsini tanıyorum'' diye konuştu. (EÖ)

 

 

 

 

Meslek Örgütleri Aydın ve Balbay'ın Tutuklanmasından Endişeli

TGC Başkanı Erinç, "Üzgünüm. Değerlendirme yapamam"; Hikmet Çetinkaya, "Balbay'ın toprak altına ne silahı var, ne bombası"; TGS, Bu bir sindirme yöntemi" derken ÇGD'den Abakay, "Bu gazetecilere gözdağı vermek mi?" diye sordu.

BİA Haber Merkezi - Istanbul-ankara

6 Mart 2009, Cuma

Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay ve Toplumsal Haber sitesi yazarı Neriman Aydın'ın Ergenekon Soruşturması'ndan tutuklanmasına dair meslektaş tepkileri, soruşturmanın yürütülme biçimi ve baskıyı andırdığı etrafında yoğunlaşıyor.

Balbay ve Aydın 1 Temmuz 2008'de gözaltına alınıp serbest bırakıldıkları Ergenekon soruşturması kapsamında bugün "Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya teşebbüs" iddiasıyla cezaevine gönderilmişlerdi.

Bu suçlama, uzun bir süredir yayımlanması beklenen iddianameye de yansırsa Balbay ve Aydın, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanacaklar.

Erinç: Üzgünüm ancak yorum da yapamam

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç, tutuklamalar nedeniyle üzgün olduğunu ancak mahkeme kararıyla ilgili bir değerlendirme yapmasının olanaksız olduğunu açıkladı.

Uzun süren soruşturmanın konunun mahkemelere aktarılması sürecini de uzattığına işaret eden Erinç, "Bu, yargının işlevselliğini azalttığı gibi, yargı-siyaset ilişkileri konusundaki iddiaların da gündemde kalması sonucunu yaratıyor. İddianamelerin bir an önce hazırlanmasını ve davanın görülmeye başlamasını bekliyoruz" dedi.

Siyasetin medyaya son günlerdeki yaklaşımının ifade özgürlüğü ve gazetecilerin haber verme haklarını olumsuz etkilediğini vurgulayan Erinç "Dilerim ki hukuk devleti kavramı eksiksiz olarak ülkemizde de geçerli olur" açıklaması yaptı.

Çetinkaya: Ne gömdüğü silahı var, ne bombası

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Hikmet Çetinkaya da bir televizyon kanalına, Balbay'ın sabit bir ikametinin bulunduğunu vurgulayarak, neden tutuklandığına anlam veremediğini kaydetti:

"Bu sekiz aylık sürede ne oldu? Yeni kanıtlara mı gidildi burasını bilmiyor. Balbay'ın evinde veya çalışma odasında ne var? Kitapları, belgeleri, gazete kupürleri vardır. Balbay'ın toprak altına gömdüğü ne silah vardır, ne bombası var. Balbay, Cumhuriyetçidir, Atatürkçüdür, özgürlükçüdür, ulusalcıdır. Bunlar suçsa bilmiyorum. Operasyonlarda önce bir şüpheli bulunuyor sonra kanıta gidiyor, oysa hukuk da önce kanıt bulunur sonra şüpheliyi gidilir. "

Abakay: Bu gazetecilere gözdağı vermek mi?

Gazetecilerin gözaltına alınmasına üzüldüklerini ifade eden Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Başkanı Ahmet Abakay da, tutuklamanın, son dönemde Başbakanın medyaya yönelik baskılarıyla bir arada düşünüldüğünde endişe yarattığını açıkladı.

"Balbay daha önce de sorgulanmıştı. Savcılık ya da mahkemece bilinmesi gereken hemen her şeyin sorguda öğrenilmiş olması beklenir. Şimdi tutuklanması konusu elbette bağımsız yargının görevidir. Bu, gazetecilere ya da muhaliflere gözdağı vermenin parçası mıdır sorusunu akıllara getiriyor. Arkasında kötü niyet aramak şaşırtıcı olmuyor."

İpekçi: Hukuku zorlayan bir karar

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi ise, "meslektaşlarımız hiç ilgileri olmadığını düşündüğümüz bir takım çeteleşmelerle bağlantılıymış gibi gösterilerek mağdur edilmektedirler. Bunlar sindirme yöntemleridir. Bu davalarla ilişkilendirilerek gazeteciler üzerinde bir baskı oluşturulmak isteniyor." (EÖ)

 

 

 

 

"Kaçmasın Diye" Gazeteci Balbay'a Ergenekon'dan Tutuklama

Ergenekon Soruşturması'ndan sekiz ay sonra yeniden ifadeleri alınan Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay ve yazar Neriman Aydın tutuklandı. TGC başkanı Erinç, "Üzgünüm"; avukat Utku, "Tutuklamayı delil durumu ve kaçma şüphesine dayandırdılar" dedi.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

6 Mart 2009, Cuma

Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay ve ulusalcı yayın izleyen Toplumsal Haber sitesi yazarı Neriman Aydın Ergenekon soruşturması kapsamında sekiz ay sonra bir kez daha gözaltına alındıktan sonra tutuklandılar.

Ankara'dan polis eşliğinde dün sabah (5 Mart) İstanbul'a getirilerek Beşiktaş'taki Ağır Ceza Mahkemesi'nde "Ergenekon" savcılarına ifade veren Balbay ve Aydın tutuklanma istemiyle çıkarıldıkları Nöbetçi Mahkemece cezaevine gönderildiler. Balbay ve Aydın'ın, "Anayasayı silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek" ile suçlandığı iddia ediliyor.

Erinç: Üzgünüm ancak yorum da yapamam

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Başkanı Orhan Erinç, Balbay ve Aydın'ın tutuklanmaları nedeniyle üzgün olduğunu  ancak mahkeme kararıyla ilgili bir değerlendirme yapmasının olanaksız olduğunu açıkladı.

Uzun süren soruşturmanın konunun mahkemelere aktarılması sürecini de uzattığına işaret eden Erinç, "Bu durum, yargının işlevselliğini azalttığı gibi, yargı-siyaset ilişkileri konusundaki iddiaların da gündemde kalması sonucunu yaratıyor. İddianamelerin bir an önce hazırlanmasını ve davanın görülmeye başlamasını bekliyoruz" dedi.

Siyasetin medyaya son günlerdeki yaklaşımının ifade özgürlüğü ve gazetecilerin haber verme haklarını olumsuz etkilediğini vurgulayan Erinç "Dilerim ki hukuk devleti kavramı eksiksiz olarak ülkemizde de geçerli olur" açıklaması yaptı.

Utku: Delil durumu ve kaçma şüphesine dayandırdılar

Balbay'ın avukatlarından Bülent Utku, bianet'e mahkemenin tutuklamayı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun (CMK) 100. maddesinde yer verilen "delil durumu" ve "kaçma şüphesi"ne dayandırdığını ifade etti.

Balbay'ın Adli Tıp Kurumu'nda sağlık raporu alınmasından sonra Metris Cezaevi'ne, Neriman Aydın'ın da Bakırköy Kadın Tutukevi'ne gönderileceği öğrenildi.

Atalay: Davet edilmedi, zorla götürüldü

1 Temmuz 2008'de Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve eski Jandarma Genel Komutanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Şener Eruygur ile birlikte gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan Balbay, ek iddianame kapsamında ifadesine başvurulmak üzere dün Ankara'dan İstanbul'a getirilmişti.

Balbay'ın avukatlarından Akın Atalay, Cnntürk'ün dünkü yayınına katılarak, sabah saatlerinde Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekiplerin Balbay'ın evine geldiğini ifade ederek, "zorla götürme" yöntemiyle Balbay'ın ek ifadesinin alınması yoluna gidilmesini eleştirmişti.

Ntvmsnbc.com sitesi, Balbay'ın karargah evleriyle ilgili çeşitli toplantılara katıldığı ve bilgisayarından çıkan belgeler nedeniyle savcılarca sorgulandığını bildirdi; gazetecinin 95 sayfa ifade verdiğini yazdı.

Balbay'ın serbest bırakılmasına itiraz edilmişti

Mustafa Balbay, Ergenekon soruşturmasının 6. dalgasında evinden gözaltına alınmış sorgudan sonra serbest bırakılmıştı. Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet savcıları, Balbay ile birlikte yedi kişinin serbest bırakılmasına itiraz etmişler,  ancak talepler reddedilmişti.

Hurşit Tolon ve Şener Eruygur 4 Temmuz gecesi "terör örgütü kurmak ve lideri olmak" suçlamasıyla tutuklanmıştı. Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, tutukluluğuna yapılan itirazın kabul edilmesi üzerine tahliye edilmişti. (EÖ)

'AKP devlet gücünü açıkça kullanıyor'

26/2/2009 · Kategori: Soylesi

'AKP devlet gücünü açıkça kullanıyor'

Bahçeşehir Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süheyl Batum, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün grup toplantısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır mitinginde Kürtçe konuşmasını gerekçe göstererek konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yapması üzerine TRT'nin yayını kesmesinin 'çelişki' olduğunu söyledi. AKP'nin devlet gücünü açıkca kullandığına vurgu yapan Batum, Türk'ün TBMM'de Kürtçe konuşmasına ilişkin Anayasal konumunu değerlendirdi.

Tolga Yenigün

Cumhuriyet Haber Portalı- Milletvekillerinin belli bir grup konuşmasında, mutlaka Türkçe konuşmaları gerektiği yönünde bir düzenleme olmadığını belirten Bahçeşehir Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süheyl Batum, Anayasa'nın 83. maddesine atıfta bulunarak, "Türk'ün sözleri nedeniyle herhangi bir soruşturmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Tabii bunu, Devletin bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırma amacı ile yaptığını açıkça ortaya koyacak biçimde, sıklıkla ve her konuda ve nedeni açıkça belli olan bir şekilde yapsa, ancak o zaman 'yasama dokunulmazlığı' dikkate alınmak kaydıyla, bir soruşturma yapılabilirdi” dedi. Cumhuriyet Haber Portalı’na konuşan Prof. Dr. Batum’un sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

 

- DTP Genel Başkanı Ahmet Türk'ün TBMM'de DTP Grup Toplantısı'nda Kürtçe konuşmasını bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

SB: 1982 Anayasası'na göre, Devletin resmi dili Türkçedir. (madde3). Anayasa'nın14. maddesine göre, Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan bir faaliyet biçiminde kullanılamaz. Aynı şekilde Anayasa'nın 81. maddesi, "andiçme" başlığı altında, milletvekillerinin görevlerini hangi ilke ve amaçlar doğrultusunda yapmaları gerektiğini belirliyor.  Bununla birlikte, milletvekillerinin belli bir grup konuşmasında, mutlaka Türkçe konuşmaları gerektiği, hatta Kürtçe ya da başka bir dilde bir kaç sözcük söylemelerine engel bir düzenleme yok. Üstelik TBMM İçtüzüğünün 65. maddesi, "genel düzen"den söz etmekle birlikte, bununla "şahsiyatla uğraşmak, çalışma düzenini bozucu hareketlerde bulunmayı" ifade diyor. Aynı şekilde 67. madde de "konuşma üslubu"ndan söz ediyor ve "kaba ve yaralayıcı sözlerin" kastedildiğini belirliyor. Aynı şekilde Anayasa'nın 83. maddesi de, "TBMM üyelerinin Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamayacaklarını" belirliyor. Dolayısıyla, Ahmet Türk'ün sözleri nedeniyle herhangi bir soruşturmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Tabii bunu, yukarıda belirttiğim amaçlarla yani 'Devlet'in bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırma amacı ile yaptığını açıkça ortaya koyacak biçimde, sıklıkla ve her konuda ve nedeni açıkça belli olan bir şekilde yapsa, ancak o zaman "yasama dokunulmazlığı" dikkate alınmak kaydıyla, bir soruşturma yapılabilirdi, bu durum başka. Tabii bir de, tüm milletvekillleri benzer eylemlerde bulunsalar, bu eylemler diğer bazı eylem ve davranışlarla birleşse, yani bunların o partinin bir bütün olarak, Anayasa'ya aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini açıklıkla ortaya koyarsa, bu durumda da, ancak Siyasal Partiler Kanunu'nun 80 v 81. maddeleri uyarınca, 101. maddesinin b bendine göre dava açılıp kapatılabilir. Ancak, önümüzdeki olayda, bence mümkün değil.  

 

- TBMM Başkanlığı, Meclis'teki resmi toplantıda Türkçe dışında bir dilin kullanılmasının Anayasa ihlali olduğunu belirtti. Bu ihlalin yaptırımı nedir?

SB: Söylenilen ilke olarak doğru. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, Türkiye'de resmi dil Türkçe, dolayısıyla milletvekillerinin (yukarıda belirttiğim kurallar çerçevesinde) Türkçe konuşmaları esastır. Aynı şekilde hem Siyasal Partiler Kanunu'nun 81/c maddesi, hem 298 sayılı Seçimlerin temel Hükümleri... hakkındaki kanun'un 58. maddesi, faaliyetlerde, toplantılarda, propagandada, her yerde "Türkçeden başka dilin kullanılmasını" yasaklıyor. Ama dediğim gibi bu yasak ilkesel. Herhangi bir kişinin kürtçe konuşması artık nasıl yasak değilse, nasıl Anayasa'nın 26. maddesindeki yasak artık kalktıysa, bir milletvekilinin, belli bir amaçla Kürtçe konuşması da yasak değil. Yeter ki, yukarıda söylediğim amacı gerçekleştirmeye yönelik olduğu ve bu yönde "açık ve yakın bir tehlike" yarattığı, açıklıkla ortaya çıkmasın. Bu nedenle, önümüzdeki olayda yaptırımı olan bir ihlal bulmak kanımca çok zor hatta mümkün değil.

 

- TRT 6 ile Kürtçe yayın yapan TRT'nin Ahmet Türk'ün Kürtçe konuşmasını kesmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bunu bir çelişki olarak yorumlamak mümkün müdür? TRT 6'nın kürtçe yayın yapmasına ilişkin yasal bir sıkıntı var mı?

SB: Bence bir çelişki. Çünkü 298 sayılı Kanun'un 58. maddesi çok açık; "seçim propagandalarında partilerin Türkçeden başka dil kullanmaları yasak" ve Başbakan, Diyarbakır (zannediyorum orada) konuşmasına kürtçe başladı ya da kürtçe kelimeler kullandı. Şimdi bu sözler herhangi bir yaptırıma konu olmadı ve kesilmedi. Üstelik TRT 6 kürtçe yayın yapıyor. Ve bunun dışında da, kürtçe kullanılması, hatta yayın yapılması (3984 sayılı kanuna göre) yasak değil. O halde, TRT’nin yayın kesmesi, anlaşılır gibi değil. 

 

- Sizce Ahmet Türk'ün bu çıkışı Anayasa Mahkemesi'nde de görüşülen 'DTP'nin Kapatma Davası'nı nasıl etkiler?

SB: Tabii etkileyebilir. Çünkü daha önce Refah Partisi davasında da açıkça görüldüğü gibi, bir milletvekilinin yasama dokunulmazlığına giren eylemlerde bulunması ve bu nedenle sorumlu tutulmaması ayrı, buna karşın, tüm o davranış ve eylemlerin bir bütün olarak ele alındığında, o partinin "anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi" ayrı. Nitekim söylediğim gibi, bunun tersi, daha önce hem Refah partisi, hem AKP davalarında ileri sürülmüştü. Ama Anayasa Mahkemesi, bu görüşü (bence haklı olarak) reddetmişti. Ancak dediğim gibi, bu tür eylemlerin çok olması,  bir bütün olarak ele alındığında, parti aleyhinde kullanılabilecek bir eylemler bütününün ortaya çıkabilmesi zorunludur. Bunun dışında, tek başınakanımca, herhangi bir kanıt ve kapatma nedeni kesinlikle oluşturamaz. 

 

- Yaşanan bu gelişmeler yerel seçimlerde doğudaki illerde galip gelmek için yaşanan AKP-DTP gerilimini nasıl etkiler?

SB: Bilmiyorum, göreceğiz. Bence AKP Devlet gücünü açıkça kullanıyor. Hem bir şeyler dağıtarak, hem Devletin tüm güçlerini (güvenlik güçleri dahil) kullanarak. Buna karşı DTP de, herhalde kendi propaganda ve etkileme araçlarını (tabir yanlış olmasın silahlarını) kullanıyor. Buna maalesef PKK da dahil.

 

- Kürtçe yayının konusundaki düşünceniz nedir? Bu tür bir yayının devletin resmi kanalından yapılmasının sakıncaları var mıdır?

SB: Bence sakıncası yok. Devlet televizyonundan yapılması neden sakıncalı olsun. Herkesin kürt olmaması, dolayısıyla Devlet gelirlerinin kürtçe televizyon için kullanılamayacağı iddiası bence çok geçerli değil. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı için de benzer bir iddia ortaya atılabilir. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı hep var. Kaldı ki bizzat ben bile, 2000 yılında, TÜSİAD'ın yayınlandığı, ve benim hazırladığım raporda, "kültürel hakların" önemli olduğunu ve bu yönde, hem Devlet televizyonunun, hem de özel televizyonların kullanılabileceğini yazmıştım. Hem de bunun için 3984 sayılı yasanın değişmesi gerektiğini söylemiştim. Nitekim 2002 de ve AKP iktidara gelmeden, ilgili yasa bu yönde değiştirildi. 

Cumhuriyet; 26 Şubat 2009

Kavga Şairleri Anıldı / Kadir İNCESU

15/2/2009 · Kategori: Etkinlik

Evrensel, 13/02/2009
Kavga şairleri anıldı
Kadir İncesu

ENVER Gökçe, H. Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif, Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezince (BMKM) düzenlenen “Kavga Şairlerimiz” adlı etkinlikle anıldı. 11 Şubat akşamı yapılan etkinliği BMKM Müdürü Cuma Bolat sundu.
Rojin, Levent Tülek, Nalan Çelik, Güleser Yorulmaz ve İlyas Salman’ın şiirleri; Ali Ekber Eren ve Muzaffer Özdemir’in de türküleriyle katıldığı etkinlikte Mehmet Özer tarafından hazırlanan ve üç şairimizin de yaşamından çeşitli dönemleri yansıtan fotoğrafların yer aldığı bir slayt gösterisi de yapıldı.
Gecede ilk olarak Öner Yağcı söz aldı. Yağcı, Nâzım Hikmet gibi bir şairin var olduğu toplumda, başka şairlerin de çıkabileceğini kanıtladıklarını belirterek “Üç ustamız da halkın alkışını alan şiirler yazmıştır” dedi. Ahmed Arif’in, 1940’lı yılların özgürlük arayan, zulme karşı koyan, direnmeyi savunan bir sevdanın şairi olduğunun altını çizen Yağcı şunları söyledi: “Bu sevda şairini biz 1968’de tanıyabilmiştik. Hasretinden Prangalar Eskittim’de yer alan 19 şiir çarpmıştı bizi. Nâzım okyanusuna yeni yeni dalan bizler, “Nâzım’ın şiirleri varken başka şiir olmaz” dercesine Nâzım’la kucaklaşırken bir Ahmed Arif fırtınasına tutulmuştuk sanki. ‘Terketmedi sevdan beni’ dizeleriyle başlayan bu şiir fırtınası, yaşadığımız günlere öylesine denk düşüyordu ki. Tabii o zaman anlamamıştık bu şiirlerin çoğunun 1940’lı yılların ürünü olduğunu. Sarmıştı bizi, kuşatmıştı, savuruyordu.
Yalnızca bir kuşağın ozanı, bir kuşağın şiir ustası olarak kalmadı Ahmed Arif. ‘Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur’ diyen Ahmed Arif’in halkla kendisini özdeşleştiren bu düşüncesi, halkının da onu sahiplenmesiyle, şiirin halkla kaynaşmasının anlamlı bir örneği olarak gerçekleşmiştir bugün.”
“Bu Bir Hasan Hüseyin Korkmazgil Kitabıdır” adlı çalışmayı da yapan Hasan Hüseyin Yalvaç ise, Korkmazgil’in şiirimizin büyük seslerinden biri olduğunu, yaşamını acılar sarmalasa da ‘umut’un her zaman onda bayrak olduğunu belirterek şöyle konuştu: “Yaşamın derin akışında sesini sakınmadan, çıkarsız eylemin örneklerinden olmayı ölümünün son anına kadar sürdüren Hasan Hüseyin, Toplumcu Gerçekçi şiirimizin, yazınımızın ödünsüz adı olarak hep yaşayacaktır.”
Şiirimizin Işıklı Irmağı Enver Gökçe adlı bir de çalışması olan Mehmet Özer ise, Enver Gökçe’nin bir sınıf aydını olduğunu belirterek “Enver Gökçe, ‘Fakirlik kağıdı’ olan tek şairdir. Bu da onun onur madalyasıdır. Şiirinde keskin bir sosyalist bilinç ve inanç vardır. Şiirinde, yaşadığı ve tanık olduğu hayatın derin izleri; yerelden ulusala, oradan da evrensele ulaşan bir şiir damarı vardır” dedi.
Etkinlik bitip, izleyiciler salonu boşalttığında üç şairimizin de iç içe geçmiş dizeleri yankılanıyordu yüreklerde…

8. İzmir Öykü Günleri'nden 2009

15/2/2009 · Kategori: Etkinlik

8. İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ İZDÜŞÜMLERİ

                                                                              ALİ ŞAHİN

 

14 Şubat Dünyada ve ülkemizde bir yandan Sevgililer Günü olarak kutlanırken, bir yandan da yurdumuzun değişik yerlerinde çeştli etkinliklerle Öykü Günü olarak da kutlanıyor uzun süredir.Bu yıl İzmir’deki Öykü günlerinin 3 günlük izleğinin ana teması “Öyküden Tiyatroya” idi.

 

Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği, Ege Kültür Vakfı tarafından ortaklaşa düzenlenen, "8. İzmir Öykü Günleri", Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi'nde öyküseverleri buluşturdu. Etkinliğe, Konak Kaymakamı Ali Muhsin Nakiboğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Kültür eski Bakanı Suat Çağlayan, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan, Ege Kültür Vakfı Başkanı Azra İnmeler, yazar, edebiyatçı, öykücü, sanatçı ve çok sayıda öğrenci katıldı.

 

Etkinliğin açış konuşmasını yapan Konak Belediye Başkanı Ali Muzaffer Tunçağ, Öykü Günleri’ne başlarken Orhan Duru’yu kaybetmenin üzüntüsünü yaşadıklarını dile getirdi. Öykü günlerinin sekizincisini düzenlemekten büyük bir mutluluk duyduğunu belirtti. Öykü günlerini düzenlerken, dernekler ile  işbirliği yaparak etkinliğin kalıcı ve uzun soluklu olmasını sağlıyoruz. Her zaman olduğu gibi bu yıl da Ege Kültür Vakfı ile Edebiyatçılar Derneği öykü günlerine destek verdi.” Dedi. Belediyenin görevleri arasında sadece çöp toplamak, yol yapmak gibi çalışmalar bulunmadığını hatırlatan Başkan Tunçağ, kültür ve sanata destek verdiklerini ve bunu bir ilke konumuna getirdikleri ifade etti. Bu çalışmalar sırasında çok önemli yol kat ettiklerine değinen Başkan Tunçağ, şöyle devam etti: “Sanatçı dostlarımızla bir araya gelerek edebiyat sorunlarını tartışıyoruz. Salonlarda değil tüm Konak’ta etkinliklerimizi sürdürmeyi hedefledik. Okullarda etkinlikler düzenleyerek öğrencileri de bu etkinliklere kattık. Öykü günleri artık salonlardan taşıyor.

 

Başkan Tunçağ, Belediyenin görevleri arasında kültürel faaliyetlere destek vermenin de bulunduğunu belirten Tunçağ, bu yılın onur konuğunun, Türk yazınının önemli isimlerinden Osman Şahin olduğunu açıkladı. Türk yazınının yüz akı Osman Şahin. Yurtiçi ve yurtdışında kendini çok iyi ifade eden bir yazarımız. 3 gün boyunca sürecek etkinliklerde tiyatro oyun üzerine tartışmalar yapılacak. Etkinliğe çok önemli katkılarda bulunacak.” Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, bu yıl 8’incisi gerçekleşen Öykü Günleri’nin bir şölen havasında geçtiğini belirtti. Tunçağ,” İzmir, sanatın her çeşidinin hayata aktarıldığı bir kent konumuna gelme yolunda önemli adımlar atıyor.’Türkçe Günleri’,’Şiir Buluşmaları’, ‘Tiyatro Günleri’,’Caz günleri’,’Sinema Festivali’ ‘Klasik Batı Müziği konserleri, gençlere yönelik çeşitli etkinlikler bu çalışmaların sayılabilecek bazılarıdır. Biz Konak Belediyesi olarak üzerimize düşen görevleri yapmanın gayreti içindeyiz. İzmir’i sanayi, ticaret, turizm kenti olmanın yanında; kültürel ve tarihsel alanda da hatırı sayılır bir noktaya çekmek istiyoruz. İşte öykü günleri de bu çalışmaların bir parçası sayılabilir. Kentte oturanların edebiyatla buluşması, edebiyatın güzelliğini paylaşması inanıyorum ki, İzmir’e uzun vadede çok şey katacaktır.”diye konuştu.

 


İlk gün Osman Şahin’in öykücülüğünün tartışıldığıı oturuma Hülya Soyşekerci, İsmail Mert Başat ve Gülseren Engin konuşmacı olarak katıldı. Ayrıca, “Şimdi Öykü Zamanı”, “Öyküden Tiyatroya”, “Bir Oğuz Atay Öyküsü” başlıkları altında gerçekleştirilen oturumların yanı sıra “Ustalara Saygı” bölümünde saat 17.30’da Prof. Dr. Özdemir Nutku’nun katılımıyla Nâzım Hikmet ve Tiyatrosu konuşuldu.

 

Etkinlikte ikinci gün saat 12.00’de “Öykülerde Yazarın Çocukluk Kırıntıları” adlı söyleşiyle Muzaffer İzgü konuk oldu. “Ayhan Boyfırat Öykücülüğü”, “Öyküde Kurgu, Oyunda Kurgu”, “Sokaktan Geçen Öyküler” adlı söyleşilerde gün boyunca öyküseverlerle buluştu. “Ustalara Saygı” bölümünde ikinci günde Işık Öğütçü’nün katılımıyla Orhan Kemal tartışıldı.

 

 

Öykü Günleri’nin son gününde, çok sayıda söyleşi gerçekleştirildi. Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği ve Ege Kültür Vakfı’nın birlikte düzenlediği etkinlikte, “Öyküden Tiyatroya Çocuk”, “Öyküde deneysellik”, “Öyküde zaman ve mekan” konuları tartışıldı.
“Öyküden Tiyatroya” başlıklı söyleşiye katılan Üstün Akmen, izleyicilerin tiyatro eleştirmenliğiyle ilgili sorusu üzerine, günümüzde birçok gazetenin artık kültür sayfası olmadığına ve buna bağlı olarak da eskiden gazetelerde çok sık yer alan tiyatro eleştirilerinin artık pek olmadığına değindi.

 

 

Bu yılki, Dünya Öykü Günleri Bildirisi usta edebiyatçı Osman Şahin tarafından okundu. Yazarların yaşadığı çapın tanığı olduğunu söyleyen 8’inci Öykü Günleri Onur Konuğu Şahin, dil, kültür ve yaşamlar farklı olsa da öykülerin kardeş olduklarını vurguladı. Öykücüler ve öyküseverlerin Dünya Öykü Günü’nün kutlayan Şahin, bir sonraki öykü günlerinde birçok öykücüyle tekrar bir arada olmayı umduğunu söyledi. Kapanış töreninde, Dünya Öykü Günleri Bildirisi’ni, organizasyonun onur konuğu, usta edebiyatçı Osman Şahin okundu. Yazarların, yaşadığı çapın tanığı olduğunu vurgulayan Şahin; dilin, kültürün ve yaşamların farklı, öykülerinse kardeş olduğunu kaydetti. 


Başkan Tunçağ ve konuk yazarlar, hep birlikte sahneye çıktı, ‘bir sonraki yıl buluşmayı’ diledi. 8. İzmir Öykü Günleri, usta edebiyatçı Osman Şahin’in bu sözleriyle sona erdi. Konak Belediye Başkanı Tunçağ da, “Organizasyon, kente anlam katıyor” dedi. Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği ve Ege Kültür Vakfı işbirliğiyle düzenlenen, “8. İzmir Öykü Günleri” sona erdi. Eşrefpaşa’da Dr. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’ndeki etkinliklerin dışında, üç gün boyunca çeşitli okullarda da edebiyat buluşmaları gerçekleştirildi. Yazarlar, öğrencilerin konuğu oldu, öykülerini okudu, okumanın önemini vurguladı.


Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Öykü Günleri’nin, şölen havasında geçtiğini belirtti, şöyle konuştu: “İzmir, sanatın her çeşidinin hayata aktarıldığı bir kent. Öykü Günleri de bu çalışmaların bir parçası. Kent sakinlerinin edebiyatla buluşması, edebiyatın güzelliğini paylaşması, inanıyorum ki hem onların hayatlarına hem de İzmir’e anlam katıyor.”

-8’inci İzmir Öykü Günleri’ne katılan yazar, edebiyatçı, öykücü ve sanatçılar İzmirlilerin gösterdiği yakın ilgiden oldukça memnun kaldılar. Gelecek yıl daha da dolu bir öykü günlerinde buluşmak için sözleştiler.


Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği ve Ege Kültür Vakfı tarafından ortaklaşa düzenlenen, Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi’nde üç günden bu yana süren “8. İzmir Öykü Günleri” son erdi.

Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Ege Kültür Vakfı Başkanı Azra İnmeler ve Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan’ın açılış konuşmalarıyla başlayan 8. İzmir Öykü Günleri, Eşrefpaşa Kültür Merkezi’ndeki etkinliklerin dışında, okullarda da sürdürülen buluşmalara dopdolu geçti. Öyküseverlerin yoğun ilgi gösterdiği etkinlikte konuklar yazarlarla buluştu.

Bu yılki, Dünya Öykü Günleri Bildirisi usta edebiyatçı Osman Şahin tarafından okundu. Yazarların yaşadığı çapın tanığı olduğunu söyleyen 8’inci Öykü Günleri Onur Konuğu Şahin, dil, kültür ve yaşamlar farklı olsa da öykülerin kardeş olduklarını vurguladı. Öykücüler ve öyküseverlerin Dünya Öykü Günü’nün kutlayan Şahin, bir sonraki öykü günlerinde birçok öykücüyle tekrar bir arada olmayı umduğunu söyledi.

Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, bu yıl 8’incisi gerçekleşen Öykü Günleri’nin bir şölen havasında geçtiğini belirtti. Tunçağ, ”İzmir, sanatın her çeşidinin hayata aktarıldığı bir kent konumuna gelme yolunda önemli adımlar atıyor.’Türkçe Günleri’, ’Şiir Buluşmaları’, ‘Tiyatro Günleri’, ’Caz günleri’, ’Sinema Festivali’, ‘Klasik Batı Müziği konserleri’, gençlere yönelik çeşitli etkinlikler bu çalışmaların sayılabilecek bazılarıdır. Biz Konak Belediyesi olarak üzerimize düşen görevleri yapmanın gayreti içindeyiz. İzmir’i sanayi, ticaret, turizm kenti olmanın yanında; kültürel ve tarihsel alanda da hatırı sayılır bir noktaya çekmek istiyoruz. İşte öykü günleri de bu çalışmaların bir parçası sayılabilir. Kentte oturanların edebiyatla buluşması, edebiyatın güzelliğini paylaşması inanıyorum ki, İzmir’e uzun vadede çok şey katacaktır.” diye konuştu.

 

Öyküye ve Öykü günlerine ilginin giderek azalmakta olduğu yazarların ve katılımcıların başlıca yakınmalarından biriydi yine bu yıl da.. Bu günlerin daha da yaygınlaşmasının ve özellikle 5. sınıf ve üstü öğrencilerin burada daha çok yer almasının sağlanmasının beklendiği; öykünün diğer sanat dallarıyla bağlantısının kurulması ile edebiyat ve tiyatro dünyasının kardeşliğinin gerçekleşmesi; bu tür etkinliklerin bütün şehirlere yayılması dileği vurgulandı çeşitli katılımcılar tarafından.

 

8. İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ Etkinliklerine; yapıtlarıyla, yaşamlarıyla, edebiyat yapıtlarını sinema ve tiyatroya uygulamalarıyla, yapıtlarından örnekler seslendirenleri, ustalardan örnekler seslendirenleri, onların hakkında görüş ve düşüncelerini aktaranlarıyla; özellikle salonda adları çınlayan büyük ustalarıyla bizi üç gün öykü ile yatıp öykü ile kaldıran, yaşatan, yaşatılmasına adları ve yapıtlarıyla olanak veren yaşayan- yaşamayan, yerli- yabancı adları alfabetik olarak burada zikretmek bir gönül borcudur.

 

A.Muzaffer TUNÇAĞ, Ahmet ÖNEL, Alime MİTAP YALÇIN, Asuman SUSAM, Aydın ŞİMŞEK, Ayhan BOZFIRAT, Azra İnmeler, Azra İNMELER, Brecht, Can GAZALCI, Canan TAN, Cemil KAVUKÇU, Çehov, Dinçer SEZGİN, Emel Kayın, Ferda İZBUDAK AKINCI, Funda ÖZŞENER, Gökhan CENGİZHAN, Gönül ÇATALCALI, Gülseren ENGİN, Güzin ORALKAN, Haldun TANER, Haluk IŞIK, Handan GÖKÇEK, Hasan ÖZKILIÇ, Hidayet SAYIN, Hülya NUTKU, Hülya SOYŞEKERCİ, Hüseyin PEKER, Işık ÖĞÜTÇÜ, İlknur ÖZDEMİR, İnci ARAL, İsmail Mert BAŞAT, M. Sadık ASLANKARA, Murat ŞAHİN, Muzaffer İZGÜ, NAZIM HİKMET, Oğuz ATAY, Oğuz TÜMBAŞ, Orhan KEMAL, Osman ŞAHİN, Özcan KARABULUT, Özdemir NUTKU, Özen YULA, Özlem BELKIS, Selma BAŞ, Semih ÇELENK, Sevim BURAK, Sırma KÖKSAL, Şerife YALÇINKAYA, Şükran YÜCEL, Üstün AKMEN, Vicdan EFE, Vüsat O. BENER, Yılmaz ONAY, Yılmaz ÖĞÜT…

 

Şimdi belki de bazı dikkatsiz okurlar bu da ne ya, bu adam da kim ölüleri bile etkinliğe katmış! Biliyorum kimin sağ kimi ölü olduğunu ama o “öldü” dediklerimiz salondaydılar ve de dipdiriydiler hala… Hele yaşıyor sandığımız bazı ölülerin yanında, ne kadar canlı idiler…

 

Işık Öğütçü’nün babası Orhan Kemal; Sırma Köksal’ın annesi Ayhan Bozfırat’la ilgili anı ve saptamaları değişik bir tattı…






ÖYKÜ SEVERLERİ BULUŞTURAN GÜNLER BAŞLADI

12 ŞUBAT 2009

      Konak Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği İzmir Temsilciliği, Ege   Kültür Vakfı tarafından ortaklaşa   düzenlenen  “8. İzmir Öykü Günleri” Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi’nde öykü severleri buluşturdu. Etkinliğe Konak Kaymakamı Ali Muhsin Nakiboğlu,Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, eski Kültür Bakanlarından Suat Çağlayan, Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan,Ege Kültür Vakfı Başkanı Azra İnmeler, yazar, edebiyatcı öykücü,sanatçılar ve öğrenciler katıldı Etkinliğin açış konuşmasını yapan Konak Belediye Başkanı Ali Muzaffer Tunçağ, öykü günlerinin sekizincisini düzenlemekten büyük bir mutluluk duyduğunu belirtti. Öykü Günleri’ne başlarken Orhan Duru’yu kaybetmenin  üzüntüsünü yaşadıklarını dile getiren Başkan Tunçağ,” Öykü günlerini düzenlerken, dernekler ile  işbirliği yaparak etkinliğin kalıcı ve uzun soluklu olmasını sağlıyoruz. Her zaman olduğu gibi bu yıl da Ege Kültür Vakfı ile Edebiyatçılar Derneği öykü günlerine destek verdi.” dedi

     Belediyenin görevleri arasında  sadece çöp toplamak, yol yapmak  gibi çalışmalar bulunmadığını hatırlatan Başkan Tunçağ, kültür ve sanata destek verdiklerini  ve bunu bir ilke konumuna getirdikleri ifade etti. Bu çalışmalar sırasında çok önemli yol katettiklerine değinen Başkan Tunçağ,şöyle devam etti:

     “Sanatçı dostlarımızla bir araya gelerek edebiyat sorunlarını tartışıyoruz Salonlarda değil tüm Konak’ta etkinliklerimizi sürdürmeyi hedefledik. Okullarda etkinlikler düzenleyerek öğrencileri de bu etkinliklere kattık. Öykü günleri artık salonlardan taşıyor. Bu yılın onur konuğu, Türk yazınının yüz akı Osman Şahin Yurtiçi ve tyurtdışında kendini çok iyi ifade eden bir yazarımız. 3 gün boyunca sürecek etkinliklerde tiyatro oyun üzerine tartışmalar yapılacak. Etkinliğe çok önemli katkılarda bulunacak.”










ÖYKÜ GÜNLERİ BAŞLIYOR

11 ŞUBAT 2009

      Konak Belediyesi’nin düzenlediği,İzmir Öykü Günleri’nin   sekizincisi 12-14 Şubat tarihleri arasında Dr.Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi  Avni Anıl Sahnesi’nde  gerçekleşecek.Öykü Günleri’ne Edebiyatçılar Derneği  ve Ege Kültür Vakfı da destek verecek.Etkinlik 12 Şubat saat 12.30’da Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ Edebiyatçılar Derneği  Genel Başkanı Gökhan Cengizhan  ve  Ege Kültür Vakfı Başkanı  Azra İnmeler’in   yapacağı açılış konuşmasıyla başlayacak.8'ncisi düzenlenen İzmir  Öykü Günleri’nin onur konuğu Osman Şahin olarak belirlendi.İlk gün Şahin’in öykücülüğünün tartışılacağı  oturuma Hülya Soyşekerci İsmail Mert Başat ve Gülseren Engin konuşmacı olarak katılacak.Ayrıca, “Şimdi Öykü Zamanı”,“Öyküden Tiyatroya”,“Bir Oğuz Atay Öyküsü” başlıkları altında gerçekleştirilecek oturumların yanı sıra “Ustalara Saygı” bölümünde saat 17.30’da Prof.Dr. Özdemir Nutku’nun katılımıyla Nazım Hikmet konuşulacak.

     Etkinlikte ikinci gün saat 12.00’de “Öykülerde Yazarım Çocukluk Kırıntıları”adlı  söyleşiyle Muzaffer İzgü  konuk olacak.”Ayhan Boyfırat Öykücülüğü”, “Öyküde Kurgu Oyunda Kurgu”,”Sokaktan Geçen Öyküler” adlı söyleşilerde gün boyunca öykü severlerle  buluşacak.”Ustalara Saygı” bölümünde ikinci günde saat 17.15’te Işık Öğütçü’nün katılımıyla Orhan Kemal tartışılacak



8. İzmir Öykü Günlerinden İzdüşümleri

15/2/2009 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_ Yazilari

Dünya Öykü Günü Bildirisi'ni de hazırlayan 8. İzmir Öykü Günleri "Onur Konuğu" Osman ŞAHİN'in adına güzel bir site hazırlandığını da bu vesileyle yeni gördüm. Nette bu denli çok gezen biri olarak karşılaşmadığıma göre de mutlaka yeni hazırlandı diye düşündüm. Yapılış zamanınna ilişkin bir bilgi de gözüme çarpmadı. O yüzden paylaşmak istiyorum. http://osmansahin.com/  İçeriği de bu güne kadar yapılanlara baktığımızda alışılmadığı kadar zengin.. "YAZARIN DİLİ, COĞRAFYASI, MEKANI" sayfasına da güncellendiğine ilişkin bir açıklama konulmuş.  

Osman Sahin'in adresi:  Dr. Zeki Zeren Sok. 15/32 Goztepe, Istanbul Ev / Fax: 216.363.5676               info@osmansahin.com       osman@osmansahin.com

***
 

8. İZMİR ÖYKÜ GÜNLERİ Etkinliklerine; yapıtlarıyla, yaşamlarıyla, edebiyat yapıtlarını sinema ve tiyatroya uygulamalarıyla, yapıtlarından örnekler seslendirenleri, ustalardan örnekler seslendirenleri, onların hakkında görüş ve düşüncelerini aktaranlarıyla; özellikle salonda adları çınlayan büyük ustalarıyla bizi üç gün öykü ile yatıp öykü ile kaldıran, yaşatan, yaşatılmasına adları ve yapıtlarıyla olanak veren yaşayan- yaşamayan, yerli- yabancı adları alfabetik olarak burada zikretmek istiyorum:

 

A.Muzaffer TUNÇAĞ, Ahmet ÖNEL, Alime MİTAP YALÇIN, Asuman SUSAM, Aydın ŞİMŞEK, Ayhan BOZFIRAT, Azra İnmeler, Azra İNMELER, Brecht, Can GAZALCI, Canan TAN, Cemil KAVUKÇU, Çehov, Dinçer SEZGİN, Emel Kayın, Ferda İZBUDAK AKINCI, Funda ÖZŞENER, Gökhan CENGİZHAN, Gönül ÇATALCALI, Gülseren ENGİN, Güzin ORALKAN, Haldun TANER, Haluk IŞIK, Handan GÖKÇEK, Hasan ÖZKILIÇ, Hidayet SAYIN, Hülya NUTKU, Hülya SOYŞEKERCİ, Hüseyin PEKER, Işık ÖĞÜTÇÜ, İlknur ÖZDEMİR, İnci ARAL, İsmail Mert BAŞAT, M. Sadık ASLANKARA, Murat ŞAHİN, Muzaffer İZGÜ, NAZIM HİKMET, Oğuz ATAY, Oğuz TÜMBAŞ, Orhan KEMAL, Osman ŞAHİN, Özcan KARABULUT, Özdemir NUTKU, Özen YULA, Özlem BELKIS, Selma BAŞ, Semih ÇELENK, Sevim BURAK, Sırma KÖKSAL, Şerife YALÇINKAYA, Şükran YÜCEL, Üstün AKMEN, Vicdan EFE, Vüsat O. BENER, Yılmaz ONAY, Yılmaz ÖĞÜT…

 

Şimdi belki de bazı dikkatsiz okurlar bu da ne ya, bu adam da kim ölüleri bile etkinliğe katmış!... Biliyorum kimin sağ kimi ölü olduğunu ama o “öldü” dediklerimiz salondaydılar ve de dipdiriydiler hala… Hele yaşıyor sandığımız bazı ölülerin yanında, ne kadar canlı idiler…

 

Işık Öğütçü’nün babası Orhan Kemal; Sırma Köksal’ın annesi Ayhan Bozfırat’la ilgili anı ve saptamaları değişik bir tattı…

***

Öykü Günlerinde Egeli Kadın Yazarlar Platformu üyeleri ağırlıklı olarak yer almıştı doğal olarak... Bu vesile ile arada verilen çay molasında Hüseyin Altınpulluk ile kitap sergilerini gezerken Zübeyde Seven Turan'la  tanıştık. Zübeyde Hanım benim Çorum Öğretmen Okulunda arkadaşım olan Ayhan Altay'la Kargı'da tanışmış ve birlikte çalışmışlar: Biri Mal Müdürü, Biri ise Töb- Der Kargı Şube Başkanı. İlginç anıları vardı Zübeyde Hanımın. Özellikle sürgün edilen 9 öğretmenin atamasına karşı "Bu masa 9 can etmez" diyerek direnişi, çok onurlu bir karşı koyuştu.78'lerde MC döneminde Ülkücülerin yoğun olduğu yörelere atanan devrimci öğretmenlerin can kaygısını içinde duyması, sanırım analık güdüsünün bir bağışıydı diye düşünürken daha o günlerde evli bile olmadığını vurguladı... Bunları yazıyor musunuz dedim.. Evet yanıtını aldım. mutlaka paylaşılması gereken anılardı çünkü.

SAVUR  SAÇLARINI  EGE

 

Savur Saçlarım Ege – Öyküler, Egeli Kadın Yazarlar Platformu, İzmir, Nisan 2008, 196 Sayfa, Afrodisyos- Sanat Yayınları:  6 / Kitap; Egeli Kadın Yazarlar Platformu (EKYAZ) üyesi 27 Egeli kadın yazarın "Ege ve Kadın" üzerine yazdığı 27 öyküden oluşuyor. “Savur Saçlarını Ege”de “ Egeli Kadın Yazarları Platformu” üyelerinden; Ayşe Aysel Güntürkün, Belma Özgün, Buket Akaya, Emel Denizaslanı, Emel Kayın, Esra Omdan, Gönül Çatalcalı, Gülseren Engin, Güzin Oralkan, Handan Gökçek, Hülya Soyşekerci, Hüsnan Şeker, İnci Gürbüzatik, İncila Çalışkan, Nesrin Özyaycı, Nevzat Süer Sezgin, Oya Uslu, Raşel Rakella Asal, Saime Bircan, Sevim Korkmaz Dinç, Seviye Merih, Sultan Su Esen, Tülin Çetin Bektaş, Vicdan Efe, Zehra Ünüvar, Zeliha Akçagüner, Zübeyde Seven Turan’ın birer öyküsü yer alıyor.

 

İçindekiler:

ACIYI PAYLAŞMAK / Zeliha AKÇAGÜNER 11

HASRET / Buket AKKAYA 17

TELEFON / Raşel Rakella ASAL 25

DENİZ / Tülin Çetin BEKTAŞ 29

ACI ŞEKER / Saime BİRCAN 37

PAMUK ÇAPASI / İncila ÇALIŞKAN 43

DAĞ Esintisi / Gönül ÇATALCALI 49

ANNEANNEM / Emel DENİZASLANI 65

A.LDIM BAŞIMI / Sevim KORKMAZ DİNÇ 71

AKASYA / Vicdan EFE 75

KARANLIKTA KÜÇÜK KIRMIZI BİR IŞIK / Gülseren ENGİN 85

EGE’NİN DOLUNAYI / Sultan Su ESEN 91

BÜYÜKANNEM / Handan GÖKÇEK 101

KEZBAN KADIN / Ayşe Aysel GÜNTÜRKÜN 105

SABIRLIK / İnci GÜRBÜZATİK 111

MAVİ, IŞIKLI, HUZURLU VE YORGUN / Emel KAYIN 121

ÖZLENEN / Seviye MERİH 123

GÖRÜNDÜGÜ Gibi DEĞİL/ Esra ODMAN 127

TÜLSÜ / Güzin ORALKAN 137

MAVİ O'NU ÇAGIRIYORDU / Belma ÖZGÜN 139

MARTI / Nesrin ÖZYAYCI 143

ALEV ALEV / Nevzat Süer SEZGİN 153

EGE TESELLİSİ / Hülya SOYŞEKERCİ 159

DAVULUN SESİ UZAKTAN HOŞ GELİR / Hüsnan ŞEKER. 163

PAYENDE HALA / Zübeyde Seven TURAN 168

BİR İNSANLIK ÖYKÜSÜ / Oya USLU 179

TÜTÜNCÜ KADINLAR / Zehra ÜNÜVAR 187


***

2009 Dünya Öykü Günü Bildirisi

En eski çağlardan beri ölümsüzlüğün ne olduğunu arama tutkusuna kapılan insan soyu, ölümsüzlüğün, kendi öz yaratısı “sanat” olduğunu anlamıştır.

Öykü, insanlığın en yaratıcı söz sanatıdır.

Doğa kendi yasalarına göre işler, öykü ise, insanlığın temel yasalarını ölçüt alır kendine, ona göre yazılır. İçinde insan olmayan bir öykü düşünülemez.

Öykü sözcüklerle yazılır. Sözcükler birer sestir, birer güçtür. Her sözcük bir doğumdur, bir tomurcuk çoşkusudur, yaşama yeniden bağlanmadır. Yıllanmış seslerdir sözcükler, yıllanmış coğrafyalardır. Milyonlarca ağzın, dilin, soluğun sıcaklığını ve nemini taşırlar. Her sözcük bir düşünce taşır içinde. “Söz” insandır. “Söz” insana bir şey anlattığı sürece ‘söz’ dür, anlatmıyorsa ‘boş laf’tır.

Öykünün kendine özgü kuralları, kurgusu, dili ve derinliği vardır. Öykü yaşamdaki gerçeklikle aynı olsun diye yazılmaz. Öykü gerçeği ile yaşam gerçeği birbirine uymaz. Görünenler, yaşananlar bir fotoğraf gerçeği ile yazılırsa bu öykü olmayacak, gazetecilik olacaktır. Öykü, yaşadığımız gerçeklerden bağımsızdır ve dış dünyayla bir ayrılık taşıyacaktır.

Yazar, yaşadığı çağın tanığıdır; kendi payına düşeni yazar ama yazdıkları ne kendi yaşamının tamamıdır, ne de görebildiklerinin…Yazar yüreğini dünyaya, topluma kapatamaz. “Yazarın ayakları ne denli kendi toprağındaysa, kulakları da yeryüzünde olacaktır” diyor Yaşar Kemal. Yazarın içinde beslediği, büyüttüğü temel gerçek, insan duygusu ile insan gerçeğidir. Montaigne’in: “Bir insanda yeryüzü insanlığının bütün halleri gizlidir” sözünün önemini, yazar herkesten iyi bilir; her insanın içinde bir “Hamlet’ olduğunu, sıradan insanların başını kaldırmaya hakkı olduğunu da…

Yazar, edebiyatın sürekliliği içinde düşüncelerini, birikimlerini, algılarını akıl süzgecinden geçirerek özümseyen, onları kağıda dökerek, öykü yokuşunda sürekli koşmaya çalışan kişidir. Sözcüklere ruh verendir, bir sözcük damıtıcısıdır. Öykü kıvamını, sözcüklerin kaynaşmasını sabırla bekler. Yüreğinden, aklından geçen sözcüklerin, okurların yüreğinden de geçeceğini, onu sarsacağını, ürperteceğini bilir.

Yaşlı insan yüzleri geçmişin aynaları sayılır. Her çeşit insan yüzü, duyulan birkaç çekirdek söz, ağır çalkantılı yaşamlar, carpık ilişkiler, savaşlar, afetler, acılar, ihanetler, analık duygusu, korku, ölüm ve aşk gibi temel insanı duygular, yazarın yüreğinde büyük anaforlar, patlamalar yapar. Tohumlanma, çimlenme başlar. Derken, yüzlerce sözcüğün kanından, canından oluşan, başında, sonunda ve ortasında hep ‘insan’ olan ‘öykü’ çıkar ortaya. İnsanın derinine inmeyen, yalnızca süslü sözcüklerin cilasıyla yetinilerek yazılmış öyküler kanımca kalıcı olmayacaktır.

Zaman kadar eski, zaman kadar genç, Ilyada ve Odysseia gibi iki büyük destanın yaratıcısı, İzmir’li yurttaşımız Homeros’tan günümüze, birbirinden çoşkulu, güzel, kanatlı sözlerle anlatı geleneğimizi taçlandıran Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve daha pek çok büyük, soylu yazarlarımızı saygıyla anıyor, selamlıyorum.

Dillerimiz, kültürlerimiz, yaşantılarımız farklı olsa da, öykülerimizin kardeş olduğunu yineliyorum.

DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ’nün bütün öykücülerimize ve öykü severlere kutlu olmasını diliyorum.

ÖYKÜCÜ
Osman Şahin
"8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu"




Öykülerde sevgi / Benal AKMAN
“Bir insanı sevmekle başlar her şey” Sait Faik
 
14 Şubat’ın Sevgililer Günü olması bir yana, Dünya Pen Yazarlarınca onaylanarak ulusal anlamda bir kimlik kazanan bugün  “Dünya Öykü Günü” olarak kutlanıyor. Öykülerle insan, insanla öyküler, geçmişle gelecek arasında kurulan kesintisiz edebi bir bağ… İnsanları bütünleştirmede etkenlik,  sağlanan dünya barışı ve çıkarsız paylaşım… Okuyan bir toplum olmak, düşünceyi geliştirmek, dünyaya bir farklı gözle bakmak, yaratıcı olmak…

Bugüne özel “Sevgiliye Dair” isimli öykümü de yazıveriyorum. Bir karakter oluşturup etten kemikten yapıyorum onu, kişilik veriyorum, ruh veriyorum, özelliklendiriyorum. Sevginin anlamını çok iyi bilen, şeffaf, naturel, tüm hücreleriyle sevgiyi taşıyan bu karakter, günümüz yalandan sevgilerini görünce boynunu büküyor. Ancak öykülerde, şiirlerde, romanlarda görebiliyoruz, yaşayabiliyoruz gerçekliği.
 
Her koşulda, her ortamda, yalansız, çıkarsız, en derinden, en içten, en hakiki, tümden gelimli, tümevarımlı, doğal bileşimli sevgileri olan tüm sevgililerin her günü birbirinden özeldir. Gerisi ise boş, savsata, komutsal, zaruri, moda girmiş, yüzeysel, sadece adı sevgi-li… Gereksiz, yalnızlık yaşamamak adına robotlaşarak, içtenliksiz sarf edilen sahte sevgi sözcükleri, karalanan sevgi… Edebiyat aracılığıyla anlatılınca anlaşılıyor sevgi öykülerde.
 
Nice kırmızı güller aldık, gülümsedik, kokladık, kuruttuk, sakladık. Kırmızı gül güzeldi de dikenleri canımızı yaktı, a

Mustafa Necati Anıldı

3/1/2009 · Kategori: Etkinlik









Mustafa Necati Anıldı
İzmir’in yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Mustafa Necati, ölümünün 80. yılında bir sempozyumla anıldı.
İzmir’in yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Mustafa Necati, ölümünün 80. yılında bir sempozyumla anıldı. Etkinlikte konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “Ulusal bilinci artırmak için hep birlikte çalışmalıyız” çağrısı yaptı.
 
Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak Belediyesi ile Balçova Belediyesi tarafından düzenlenen “Ölümünün 80.yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu”, Konak Belediyesi Dr.Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Sempozyuma İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, eski milletvekilleri Suat Çağlayan ve Mustafa Gazalcı, Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş, YÖK üyesi Prof. Dr. İsa Eşme ve Prof.Dr. Zeki Arıkan’ın yanısıra, eğitime gönül vermiş çok sayıda dinleyici katıldı.
 
İzmir Büyükşehir Belediyesi Quartet Grubu’nun verdiği mini konserle başlayan sempozyumun açılış konuşmasını yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Milli Eğitim’in önemini dile getirerek, günümüzde ulusal bilincin çeşitli yollarla zayıfladığına dikkat çekti. Tek tip insan yaratılmaya çalışıldığını söyleyen Başkan Kocaoğlu, “Ulusal bilinci arttırmak için hep birlikte çalışmalıyız. Milleti millet yapan özelliklerin başında gelen ulusal bilinç azalırsa, bir çok konuda dejenerasyon başlar ve siz siz olmaktan çıkarsınız. Atatürkçü, laik Cumhuriyetten yana olan bireyler olarak ulusal bilincimizi çok daha yukarıya taşımak için hep birlikte çalışmalıyız” dedi.
 
Her zaman her yaşta insanın öğrenmeye ihtiyacı olduğunu belirten Başkan Kocaoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Genç yaşında bir çok alanda başarıya imza atmış olan Mustafa Necati, bu ülkenin yeniden doğuşunun başladığı günlerde Atatürk devrimlerinin ve gerçek eğitim reformunun öncülerinden olmuştur. Bu reformları gerçekleştirmek bir yürek ve organizasyon işidir. Bir gemileri yakmak işidir. Mustafa Necati, gemileri ilk yakanların başında gelmektedir. Ulu Önder Atatürk ile milli mücadele sırasında onunla yürüyen neferlerin başlattıkları bu yolda emin adımlarla yürüyeceğiz.”
Bir konuşma yapan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Atatürk devrimlerinin temsilcisi, eğitimci, hukukçu Mustafa Necati’nin atılımcı, yaratıcı ve halkçı kişiliğine değindi. Tunçağ, görevlerinin Türkiye’ye örnek olan bu insanların bugüne getirdikleri noktadan geri adım atmamak, attırmamak olduğunu söyledi. Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş ise, Cumhuriyet devrimlerini referans aldıklarını belirtti. Dernek olarak, günümüz eğitim sorunlarına çözümler ürettiklerini ifade eden Kocabaş, “Ülkemizin ve çocuklarımızın aydınlık geleceği için aydınlık bir eğitim reformu yapılmalıdır. Mustafa Necati’nin Cumhuriyet devrimi eğitimine ve öğretmenlik mesleğine katkılar çok büyüktür. Bu yurtsever insanın hayatını anlatın bir belgesel hazırladık. Laik ve bilimsel eğitimden uzaklaştırılmak istenilen bir dönemde bu sempozyumun önemi açıktır” diye konuştu.
 
İzmir’in yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Mustafa Necati, ölümünün 80. yılında bir sempozyumla anıldı. Etkinlikte konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “Ulusal bilinci artırmak için hep birlikte çalışmalıyız” çağrısı yaptı.
 
Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Konak Belediyesi ile Balçova Belediyesi tarafından düzenlenen “Ölümünün 80.yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu”, Konak Belediyesi Dr.Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Sempozyuma İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, eski milletvekilleri Suat Çağlayan ve Mustafa Gazalcı, Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş, YÖK üyesi Prof. Dr. İsa Eşme ve Prof.Dr. Zeki Arıkan’ın yanısıra, eğitime gönül vermiş çok sayıda dinleyici katıldı.
 
İzmir Büyükşehir Belediyesi Quartet Grubu’nun verdiği mini konserle başlayan sempozyumun açılış konuşmasını yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Milli Eğitim’in önemini dile getirerek, günümüzde ulusal bilincin çeşitli yollarla zayıfladığına dikkat çekti. Tek tip insan yaratılmaya çalışıldığını söyleyen Başkan Kocaoğlu, “Ulusal bilinci arttırmak için hep birlikte çalışmalıyız. Milleti millet yapan özelliklerin başında gelen ulusal bilinç azalırsa, bir çok konuda dejenerasyon başlar ve siz siz olmaktan çıkarsınız. Atatürkçü, laik Cumhuriyetten yana olan bireyler olarak ulusal bilincimizi çok daha yukarıya taşımak için hep birlikte çalışmalıyız” dedi.
 
Her zaman her yaşta insanın öğrenmeye ihtiyacı olduğunu belirten Başkan Kocaoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Genç yaşında bir çok alanda başarıya imza atmış olan Mustafa Necati, bu ülkenin yeniden doğuşunun başladığı günlerde Atatürk devrimlerinin ve gerçek eğitim reformunun öncülerinden olmuştur. Bu reformları gerçekleştirmek bir yürek ve organizasyon işidir. Bir gemileri yakmak işidir. Mustafa Necati, gemileri ilk yakanların başında gelmektedir. Ulu Önder Atatürk ile milli mücadele sırasında onunla yürüyen neferlerin başlattıkları bu yolda emin adımlarla yürüyeceğiz.”
Bir konuşma yapan Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Atatürk devrimlerinin temsilcisi, eğitimci, hukukçu Mustafa Necati’nin atılımcı, yaratıcı ve halkçı kişiliğine değindi. Tunçağ, görevlerinin Türkiye’ye örnek olan bu insanların bugüne getirdikleri noktadan geri adım atmamak, attırmamak olduğunu söyledi. Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kemal Kocabaş ise, Cumhuriyet devrimlerini referans aldıklarını belirtti. Dernek olarak, günümüz eğitim sorunlarına çözümler ürettiklerini ifade eden Kocabaş, “Ülkemizin ve çocuklarımızın aydınlık geleceği için aydınlık bir eğitim reformu yapılmalıdır. Mustafa Necati’nin Cumhuriyet devrimi eğitimine ve öğretmenlik mesleğine katkılar çok büyüktür. Bu yurtsever insanın hayatını anlatın bir belgesel hazırladık. Laik ve bilimsel eğitimden uzaklaştırılmak istenilen bir dönemde bu sempozyumun önemi açıktır” diye konuştu.
 
03.01.2009

"Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi " Sempozyumu

26/12/2008 · Kategori: Etkinlik

"Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi "



PROGRAM TASLAĞI

“Ölümünün 80. Yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi”
İnkılapçıların ölürken, kalanlardan ve yeni kuşaktan beklediği bir tek dileği vardır: Cansız bileklerinde sallanan vazife bayrağının kavranıp daha yüksekte dalgalanmasıdır. Necati, Aziz Necati; dileğin yerine getirilecektir." İsmet İNÖNÜ

SEMPOZYUM TASLAK PROGRAM
Tarih:
2-3 Ocak 2009-İZMİR

Yer:
Konak Belediyesi Dr.Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi

Düzenleyen: Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği

Katkı Koyan Kuruluşlar:
İzmir Büyükşehir Belediyesi
Konak Belediyesi
Balçova Belediyesi


2 Ocak 2009 Cuma

Saat Program -Oturum Adı- Konuşmacılar
8.30-9.30 KAYIT
9.30-10.30
Sempozyum Açılış ve Konuşmalar
Saygı Duruşu-İstiklal Marşı
Mini Konser
Prof.Dr.Kemal Kocabaş
Prof.Dr.Zeki Arıkan
Aziz Kocaoğlu
Muzaffer Tunçağ
Mehmet Ali Çalkaya
İsmail Uğural
Eren Gevgeli

10.30-10.45
Çay-ARA

10.45-12.30

1. OTURUM
Oturum Başkanı
Mustafa Gazalcı Hasan Ali Yücel Oturumu
“Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi”

Mehmet Başaran
Prof.Dr. İsa Eşme
Dr.Engin Tonguç
Prof.Dr.Cahit Kavcar
Prof.Dr.Mahmut Adem


Yemek Arası
12.30-13.30


13.30-15.30

2. OTURUM
Oturum Başkanı:
Prof.Dr.İsa EŞME İsmail Hakkı Tonguç Oturumu
“Eğitbilim penceresinden Mustafa Necati”
Prof.Dr.Özcan Demirel
Prof.Dr.Mualla Bilgin Aksu
Prof.Dr.Hüseyin Bal
Prof.Dr.Ayfer Kocabaş
Yard.Doç.Dr.Mehmet Bilir


15.30-15.45
Çay-ARA

15.45-17.45 3. OTURUM
15.45-17.46
Oturum Başkanı:
Prof.Dr.Zeki ARIKAN Vasıf Çınar Oturumu
“Tarihçi penceresinden Mustafa Necati”

Prof.Dr.Ergun Aybars
Doç.Dr.Kemal Arı
Doç.Dr.Tülay Alim Baran
Yard.Doç.Dr.Oktay Gökdemir
Yard.Doç.Dr.Türkan Başyiğit

17.45-18.00 Çay-ARA

18.00-19.30
4. Oturum

Oturum Başkanı
Prof.Dr.Ayfer Kocabaş Saffet Arıkan Oturumu
“Harf Devrimi, Millet Mektepleri ve Mustafa Necati” Prof.Dr.Ersoy Taşdemir
Hidayet Karakuş
Dr.Hanife Keskin
Öğr.Gör. Kamuran Semra Eren

20.00 Sempozyum Yemeği-1

3 Ocak 2009-Cumartesi

Saat - Program - Oturum Adı - Katılımcılar

10.00-12.00
5. OTURUM
Oturum Başkanı:
Prof. Dr. Özcan Demirel Rauf İnan Oturumu
“Öğretmen Yetiştirme ve Mustafa Necati”

Pakize Türkoğlu
Mustafa Gazalcı
Dr.Niyazi Altunya
Prof.Dr.Nevzat Kavcar
Prof.Dr.Erdoğan Başar

12.00-13.00 Öğle Yemeği


13.00-14.15

6. Oturum
Oturum Başkanı
Prof.Dr.Kemal Kocabaş Sabahattin Eyüboğlu Oturumu
“Köy Öğretmen Okulları ve Mustafa Necati” Prof.Dr.Hüseyin Kıran
Prof.Dr.Mustafa Ergun
Yard.Doç.Dr.Mustafa Sanal

14.15-14.30
Çay-ARA

14.30-1630

7. Oturum
Oturum Başkanı
Dr.Engin TONGUÇ Nafi Atuf Kansu
Oturumu
“Mustafa Necati Döneminden Günümüze” Işık Kansu
Prof.Dr.Rıfat Okçabol
Prof.Dr.Zeki Arıkan
Prof.Dr.Kemal Kocabaş
Mehmet Saydur

16.30-16.45
Çay-ARA

16.45-18.15
8. OTURUM

Oturum Başkanı:
Hidayet KARAKUŞ Dr.Reşit Galip Oturumu
“Mustafa Necati Dönemi ve Sonrası toplumsal yapı”

Prof.Dr.Songül Sallan Gül
Yard.Doç.Dr.Firdevs Gümüşoğlu
Yard.Doç.Dr. Haluk Erdem
Em.Öğr.Gör. Mümtaz Peker

18.15-18.30
Çay-ARA

18.30-19.30 8.OTURUM

Oturum Başkanı:
Prof.Dr.Cahit KAVCAR
Ferit Oğuz Bayır Oturumu
“Mustafa Necati Döneminden Kesitler”

Prof.Dr.Hasan Pekmezci
Yard.Doç.Dr.Eftal Sevinçli
Nezih Başgelen
Gülsün Kaya
Prof.Dr.Oğuz Makal


20.00 Sempozyum Yemeği-2

ÇORUM'DA YAKLAŞIK 250 ARKADAŞIMIZ BULUŞTU

20/12/2008 · Kategori: Egitim

ÇORUM'DA YAKLAŞIK 250 ARKADAŞIMIZ BULUŞTU

Yaklaşık kırk yıl sonra ilk buluşma gerçekleşti.

Okul'daki buluşmaya 250'nin üzerinde arkadaşmıız katıldı.

 

Mutluluk gözyaşları arasında anılar tazelendi.

Topluca ve yürüyerek eski okul binamızın olduğu yere gidildi.

Burada bizim yatakhane olarak kullandığımız bina İstiklal ilköğretim okulu olarak görev yapıyor.

 

Çorum İlköğretmen Okulunda okumuş bir babanın kızı olan İstiklal İlköğretim Okulu Müdürü, sevgili Şule Toksoy bizi karşıladı ve özel ilgi gösterdi.

 

Geceye 165 arkadaşımız katıldı. Saat 19'da başlayan gece 23,30 dolayında bitti.

Pazar günü ise Çorum Müzesini de kapsayan bir gezi yapıldı.

İlk beş fotograf yenifoto 8 sayfasında açıldı. Diğer fotoğraflar ulaştıkça eklenecek

Ayrıtılar, ve video görüntüleri kısa bir süre sonra yayınlanacak.

http://www.corumio.com/h43.html

RÜYA MIYDI, YOKSA GERÇEK Mİ?

        Bilmiyorum; 8-9 Kasım Çorum Buluşması'nın daha önce yaşanmışlığı var mıdır? "-Evet, var. Falanca okul mezunları her yıl buluşuyor" diyeceksiniz ama bu öylesi bir buluşma değil ki. Çünkü okul kapanalı 33 yıl olduktan sonra ilk kez düzenleniyor.
        Sanırım Ağustos'un son günleriydi Ayhan'la "Çorum Buluşması" kararını verdiğimizde. "Yapabilir miyiz?" diye düşünmedik bile. Yapardık, hem niye yapamayalım ki?
        O günden sonra tatlı bir telaştı bizimkisi. "Ne yapabiliriz?, "Nereleri gezdirelim?, "Bizden ne bekleniyor?" ya da "Nasıl memnun edebiliriz?" soruları dönüp duruyordu kafamızda.
        Aslında Çorumlu arkadaşlar olarak çok da stresli değildik. Çünkü biliyorduk ki gelecek arkadaşlarımız düğüne gelir gibi gülüp eğlenmeye değil, yıllardır içinde sakladığı geçmişe özlemini gidermek için geliyordu. Olası kusurlarımızı görmezden geleceklerini ya da bağışlayacaklarını biliyorduk. Bu duygunun verdiği cesaretle başladık işe ve gelen teşekkür telefonlarına göre de sanırım başardık.
        Gelecek yıllarda bir daha toplanıp hasret giderebilir miyiz, bilmiyorum. Ama bu yazıyı okuyan tüm arkadaşlara içtenlikle şunu söyleyebilirim: "Biz Çorum ekibi olarak 2009 yılı için de sizleri Çorum'da misafir etmeye hazırız ve şimdiden bu toplantının yeniden Çorum'da yapılması için adaylığımızı duyuruyoruz. Hem de daha deneyimli bir ekip olmanın verdiği güvenle."
        Biliyor musunuz arkadaşlar, sizlerin gözlerinizdeki gülücüklere vesile olabilmek öylesine güzel bir duygu ki! Ayrılırken bize en fazla söylediğiniz cümle şuydu: "En az on yaş gençleştiğimi hissediyorum." Ya biz? Sizlerin on yaş gençleşmenizde az da olsa emeği olan bizler?  Ve bunun mutluluğunu doyasıya yaşayan bizler? İçtenlikle söylüyorum ki; yalnız kendinizi değil, bizleri de en az on yıl gençleştirip de öyle gittiniz.
        Bu nedenle sıcacık evlerinizden kalkıp hem maddi, hem de manevi bir sürü fedakârlıklara göğüs gererek bizleri onurlandırdığınız ve rüya gibi geçen o iki günü yaşattığınız için hepinize teşekkür ediyoruz. Sizlere layık olanı gerçekleştirmekti tüm çabamız. Ve sizlerin her şeye layık olduğunuzu bilerek.        

Sağlık ve mutluluk dileklerimizle...

        "Çorum Öğretmen Okullular 8-9 Kasım'da Çorum'da Buluşuyor" hazırlık grubu (Hasan Ali Kalayoğlu, Satılmış Gülenoğlu, Atakan Gülez ve Hüseyin Tekeli) adına; 
                                                                         Hasan Ali KALAYOĞLU

 

İLETİLER SAYFASINA DÖN

Video Görüntüleri İçin Tıklayınız >>> http://www.corumio.com/video-01.htm

ÖĞRETMENİMİZ VELİ SAPAZ RESİM SERGİSİ AÇIYOR

Unutulmaz öğretmenlerimizden Veli Sapaz resim sergisi açıyor.

Arkadaşlarımızın sergide bulunmasının anlamlı olacağını düşünüyoruz. Ayrıca öğretmenimizin de çağrısı var.

Sergi 20 Aralık 2008 Cumartesi günü, saat 14.oo'de açılacak.

Sergi Yeri adresi:

BAKRAÇ SANAT GALERİSİ
Sinan Ercan Sok. No: 38 ÖZTOR Sitesi
KOZYATAĞI - KADIKÖY

Galeri Telefonu: 0 216 362 18 26

 

Serginin açılışına ilişkin resim ve haberi vermeye çalışacağız.

http://www.corumio.com/h45.html

Baykal’dan Başbakan’a Zor Sorular

17/12/2008 · Kategori: Elestiri

Deniz Baykal, konuşmasına hazırlıklı gelmişti. Orhan Veli’den şiir okuyarak, konuşmasını grafikli anlatımlarla süsledi. FOTOĞRAF: GÜRSEL?ESER?/?AA

Radikal, 17/12/2008

*‘Türkiye muz cumhuriyeti değil’ diyen Deniz Baykal, Meclis’te Başbakan’a sordu. Türk Telekom’da hissen mi var? Hazine’nin mi yoksa damadının mı yanındasın?
Sorular devam etti: ‘Kuryelikle suçlanan RTÜK Başkanı görevde kalacak mı? Ceyhan için Çalık’a söz verdin mi?’ Baykal ayrıca ‘IMF’ye gerek kalmadan ümük sıktınız’ dedi

 

 

CHP lideri Baykal, hükümeti tablo ve şiirle vurdu: Sizi güzel havalar mahvetti

ANKARA - CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Tayyip Erdoğan ve hükümeti ekonomik krizin önemini anlayamamak ve gerekli önlemleri almamakla suçladı. Genel Kurul’da bütçe üzerine yaptığı konuşmayı ekonomik verilerin yer aldığı 10 tablo göstererek destekleyen Baykal, “Pembe tabloları anlatarak, astık, kestik diyerek ekonomiyi anlatmak mümkün değildir” dedi.
Baykal, hükümetin ekonomik krizi iyi yönlendiremediğini ve tek başına bu krizden çıkarmayacağını savunarak, “Hükümet önümüzdeki günlerde IMF’yi, yani otomatik pilotu devreye sokacak” diye konuştu. Baykal, kürsüde konuşurken, Başbakan ve ekonomiden sorumlu bakanlar not alırken, Genel Kurul’da CHP’liler başta olmak üzere AKP Grubu da dikkatle dinledi. Baykal, konuşmasında Başbakan Erdoğan’dan şu sorulara yanıt istedi:

TT karanlık bir satış
Türk Telekom’u sonunda kim aldı?: Bu konu aydınlığa kavuşmamıştır. Telekom öyle bir satılmıştır ki, alanlar kârıyla taksit ödemesi yapmıştır. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurmuşlardır. Telekom’u sonunda kim aldı? Belirsiz. Bu satış gerçekleştikten hemen sonra yüzde 10 KDV indirimi sağlandı. Bu kaynak satıştan sonra verildi. Nasıl olur da Hariri ailesinin cebine karşılıksız olarak, KDV indirimini devreye sokarak, bu kaynak transferini içine sindirebilir? Bunun karşılığında bir şey alınmış mıdır?
Karanlık bir satış. Bunu böyle kabul edin denilmektedir. O yüzde 10’luk KDV indirimiyle bu kaynak karşılığında Türkiye ya da sayın Başbakan bir şey almış mıdır, almamış mıdır? Neresinden bakarsanız karanlık bir satış.
Başbakan kimin yanındadır?: Satış ile ilgili Başbakan TMSF Başkanı’na şikâyette bulunmuş mudur? “Niye pahalı sattınız” demiş midir? Başbakan kimin yanındadır? Damadının mı yanındadır, Türk Hazinesi’nin mi yanındadır? Şimdi bu satış yapıldı. Yeni bir belge ortaya çıktı. Yüzde 25’lik hisseye sahip olduğu gözüken Katarlı şeyhin, yüzde 50 söz hakkına sahip olduğu belgesi. Türkiye muz cumhuriyeti mi? Bunların hesabını sormayacak mıyız?
RTÜK Başkanı görev yapmaya devam edecek mi?: Büyük bir skandal yaşanıyor. Eksik olmasın bazı AKP’li vekiller de böyle söylüyorlar. Almanya’da şirket, Türkiye’de şirket, ikili hesaplar, oradaki para buraya aktarılıyor. Buraya getiriliyor paralar burada bir siyaseti finanse etmek için harcanıyor. Bir televizyon kuruluyor. Bu olayın arkasında yer alanların kim oldukları belli.
Başbakan ‘tanımıyorum’ diyor, fotoğrafları ortaya çıkıyor. Bu derneğe Bakanlar Kurulu kamuya yararlı statüsü vermiş, Mehmetçik Vakfı’na tanınmayan haklar ona tanınmış. Bu dava Türkiye’de yürütülsün diye bekliyoruz, Adalet Bakanı, “Bana ne” diyor. O RTÜK Başkanı görev yapmaya devam edecek mi?
Bizim Çalık Grubu dedin mi?: Bir işadamı diyor ki satış ile ilgili, “Başbakan bize ‘bizim Çalık Grubu’na vereceğiz. Berlusconi ve Putin ile birlikte’ dedi” açıklaması yapıyor. Başbakan’ın bunu tekzip ya da teyit etmesini istiyorum. Gerçekten ‘bizim’ Çalık Grubu’na ‘biz orayı vereceğiz’ demiş midir? Demişse bu ne biçim şeydir?

Ekonomik göstergeleri yanında getirdiği grafiklerle anlatan Baykal, şu eleştirilerde bulundu:
Bütçe anlamsız hale geldi: TBMM’de Bütçe tasarısı kabul edildikten birkaç hafta sonra hükümetin iki bakanın bir niyet mektubu imzalayacak.
Bu mektup bütçeyi anlamsız hale getirecektir. Keşke IMF ile anlaşma daha önce imzalanabilseydi. Daha şimdiden IMF çevreleri hazırlanan bütçeden çok büyük bir budama yapacaklarını söylüyorlar. Bu TBMM’nin saygınlığı için çok vahim bir durum.
Ümük sıkmak için IMF’ye ihtiyaç yok: Başbakan IMF ile anlaşma olmamasını ‘ümüğümüzü sıkmak istiyorlar’ diye açıklamıştı. Hükümetin milletin ümüğünü sıkmak için IMF’ye ihtiyacı yok. Kendisi de bu işi yapabiliyor.
Bu yasama meclisinde bütçeyi görüşüyoruz ama birkaç hafta sonra ilgili bakan arkadaşımız IMF ile stand-by anlaşması imzalayacak ve bu bütçenin hiçbir anlamı kalmayacak. Pembe masallar anlatarak, astık kestik diyerek ekonomik sorunlar çözülemez.
Ekonomiyi otomatik pilota bağlıyorlar: Ekonomideki gerilemenin tek sebebi küresel kriz değildir. Dünyadaki genel likitide bolluğu Türkiye için bir şanstı ama biz bunu değerlendiremedik. Türkiye, 2004 ve 2005 yılındaki likitide bolluğundan yararlandı. 2005’ten sonra dünyadan kopmaya başladı. Türkiye, müthiş bir cari açık problemi ile karşı karşıya. Ekonomik sorunları çözdüysek neden IMF’nin kapısına dayandık?
Milletin ümüğünü sıkmak için IMF’ye ihtiyaç yok. Türkiye dövizin bol ve ucuz olduğu dönemi değerlendiremedi. Tekstil sektöründe son bir yılda 10 bin çalışan işini kaybetti. Son birkaç yıldır, tarımda ciddi bir yıkım yaşanıyor.
Bu hükümet krizi maalesef çok kötü yönetiyor. Ya da sadece izliyor. IMF’ye ihtiyaç duyulması, hükümete olan güvensizlikten kaynaklanıyor. Küresel kriz meydana gelmese de, AKP hükümeti ülkemizi krize sokacaktı, hükümet krizi kötü yönetti ve seyretti.
Kamu borç yükü bugün 2001 krizinin öncesindeki borç yükünden daha yüksek miktarda bu krizi atlatmaya çalışıyor. Tek başına bu krizden çıkma durumu yok. Hükümet artık IMF’li, otomatik pilotu devreye sokacak. 

Orhan Veli’den şiir okudu
2002’den sonra dünya büyük bir bolluk içinde olduğunu, bu dönemde, likitide ve döviz bolluğu yaşandığını belirten Baykal, Orhan Veli’nin ‘Beni Bu Havalar Mahvetti’ şiiriyle değerlendirdi.
Orhan Veli’nin, “Beni bu güzel havalar mahvetti/Böyle havada istifa ettim/ Evkaftaki memuriyetimden/Tütüne böyle havada alıştım/Böyle havada âşık oldum/ Eve ekmekle tuz götürmeyi/Böyle havalarda unuttum/Şiir yazma hastalığım/Hep böyle havalarda nüksetti/Beni bu güzel havalar mahvetti” dizelerini okuyan Baykal, “Bizim hükümetin de şimdi Beni bu bol ve ucuz döviz havası mahvetti, o havada ben yatırım yapmayı, borç ödemeyi, açık vermemeyi unuttum, dünyaya benim açılmam gerekirken, dünyanın bana açılmasına fırsat verdim, elimdeki avucumdakileri...” diye konuştu. (Radikal) 

Krize çözüm önerileri
* Altyapı yatırımları artırılmalı, yarım kalan yatırımlar tamamlanmalı
* Kamu yatırımları yüzde 4’ün altına inmemeli
* Doğalgaz ve petrol ürünlerinin ÖTV’si indirilmeli
* Bazı kalemlerde KDV ve ÖTV düşürülmeli
* Mevduat garantisi artırılmalı
* Memur ve emekli maaşları mutlaka artırılmalı
* İşsizlere işsizlik fonundan ödeme yapılması kolaylaştırılmalı ve miktar arttırılmalı
* Vatandaşlık yardımı yapılmalı. Bu ayni değil maddi olmalı. 

Baykal hazırlıklı geldi
Baykal, Türkiye ve gelişmekte olan ülkelerin 2003-2008 yıllarını kapsayan büyüme rakamlarını, Türkiye’nin büyüme hızını, işsizlik oranlarını, cari açığı, ihracat, ithalat, özel sektörün dış borç stoku, hane halkı borç stoku verilerini, grafiklerle gösterdi. Türkiye’nin büyümesinin, 2004’te yüzde 9,4’ten, 2005’te yüzde 5,8, 2006’da yüzde 6,9, 2007’de yüzde 4,6, 2008’de ise yüzde 2’e düştüğüne işaret eden Baykal, sürdürülebilir ekonomik büyümenin gerçekleştirilemediğini söyledi. Baykal, bu düşüşün, ekonomik krizden değil, konjonktürün doğru değerlendirilememesinden kaynaklı olduğunu söyledi.

Leyla Tavşanoğlu|Pazar Söyleşİlerİ

13/11/2008 · Kategori: Soylesi

Leyla Tavşanoğlu   - Pazar Söyleşileri

Hükümet yargıdan elini çeksin

Cindoruk, “Anayasa Mahkemesi’nin yeni laiklik tarifi geçerlidir ve değiştirilemez. Bu kararla Cumhuriyeti yönetecek siyasal partilerin laiklik konusunda yeni bir anayasa yorumu yapmalarına, yeni bir teklif getirmelerine imkân yoktur” diyor.

Başbakan “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek davanın tarafı olduğunu ortaya koymuştur. Unutmayalım ki savcılar Adalet Bakanının emrindedir. Yani savcı bağımsız değildir. Bu davanın mahremiyeti kalmamıştır. Bu davadan ellerini çeksinler.

Eski TBMM Başkanlarından 55 yıllık hukukçu Hüsamettin Cindorukla Anayasa Mahkemesinin türbana iptal ve AKPyi laikliğe aykırı fiillerin odağı durumunda gören karar gerekçelerini, Ergenekon ve Deniz Feneri davalarını, AKPnin yargıyı nasıl siyasallaştırma hedefi olduğunu konuşuyoruz. Cindoruk, AYMnin karar gerekçelerini fevkalade doğru bulduğunu, bunların çok sağlam olduğunu söylüyor. Bundan sonra hiç kimsenin anayasayı türbana özgürlük için değiştirmeye yeltenemeyeceğinin altını çiziyor. Ergenekon için, Böyle dava olmaz. Tutuklu sanıklar derhal tahliye edilmeli, dava hafifletilmelidir. Siyasetçiler bu davadan ellerini çeksinlerdiyor. İleride AİHMnin bu tür davalar nedeniyle Tük hukukunu fena halde yargılayacağına dikkat çekiyor. Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak da, Adalet Bakanı Bana nediyemez. O zaman görevini ihmal etmiş olurdiye konuşuyor.

- Anayasa Mahkemesinin (AYM) anayasa değişikliklerini esastan değil, ancak usulden bozabileceği gibi tartışmalar var. Bu görüş doğru mu?

H.C. - Hatta AYMnin yetki gaspı yaptığını söyleyenler var. Bu çok ağır bir hukuki tanımlama. Çünkü gasp, yani gasp eden, lügat anlayışıyla zorbadır. AYM hiç kimsenin hakkını gasp etmedi. AYM, anayasa değişikliklerini inceleme yetkisine sahiptir. Yalnız anayasada bu yetkinin sınırları var. AYM yetki gaspı yaptı demek için söz gelimi bir tapuyu iptal etmesi lazımdır. Ama burada AYM, anayasa değişikliklerine iptal kararı için bir yorum yaptı. Bu yorum hakkı da AYMye ait. Şekil yönünden yapılacak incelemenin teklif kelimesiyle irtibatını kurdu. O nedenle AYMnin yetki gaspı yok. Şekil yönünden incelemenin sınırlarını çizen bir yorumu var. 1961 ve 1982 anayasaları, anayasa yorumunu münhasıran AYMye bırakmıştır. O nedenle de AYMnin o yorumu yapma hakkı var. Üstelik gerekçeyi dikkatle okuduğunuz zaman buna özen gösterdiğini görüyorsunuz. Ortaya koyduğu gerekçeler çok doğru, çok haklı.

- Peki, AYM bu gerekçelerle ne demek istiyor?

- Anayasanın değiştirilemez olan üç maddesi var. Bu üç maddede hukukla ve fizik kuralları ile ilgili hükümler bulunuyor. Birisi Ankara başkenttir. Bunun değiştirilmesi teklif edilemez. İstiklal Marşının da bir iktidar partisi tarafından değiştirilmesi teklif edilemez. O nedenle nasıl bu iki çarpıcı örnek Anayasa Mahkemesinin yetkisi içinde gözüküyorsa bunun bir üstündeki Cumhuriyeti tarif eden kurallara aykırılığı da AYM, teklif edildiği zaman dahi tetkik etme hakkına sahiptir. Anayasa, Anayasa değişiklikleri AYMnin görevi dışındadırdeseydi ve AYM ona rağmen bunu yapmış olsaydı bir yetki aşımı söz konusu olabilirdi. Onun için ben yetki gaspı sözünü AYMye bir isnat gibi görüyorum ve hukuksal da bulmuyorum.

AYM’den korkmasınlar

- AYM yetki gaspı yaptı demek bizatihi suç değil mi?

- Suç olmasa bile ağır bir töhmet. AYM bunu kendisine bir isnat gibi görebilir; dava da açabilir. Ama sanmıyorum. Zaten kendisini kararıyla çok güzel savunuyor. Hepimiz hukuku, içtihatları, doktrinleri bilen insanlar olarak bunun bir yetki gaspı olmadığını söylüyoruz. Bu ilk defa ortaya çıktığı zaman bunun anayasaya aykırı olduğunu söyledik. O zaman AYMnin ne karar vereceğini de bilmiyorduk. Bu bir tahmin değildi. Anayasanın yorumlanmasıyla ilgili bugüne kadar verilen kararlardan elde ettiğimiz sonuçtu. Nitekim AYM bizim de umduğumuz gibi bu değişikliği iptal etti. Bu değişikliğin iptali hukuk açısından AYMyi güvenilir bir konuma getirmiştir. AYM bu kararıyla Cumhuriyetin kurucu iktidarını korumayı devam ettirmiştir. ABD AYMyi 200 yıl önce kabul etmiştir. Bir bakıma AYM, ABDnin birliğini sağlamıştır. Şunu belirtmek istiyorum: Hukuka saygılı, kendinden korkmayan bir iktidarın AYMden korkmasına hiçbir sebep yoktur.

- Peki, sizce söylendiği gibi AYM yasama organının yetkilerini gasp mı ediyor?

- Hayır. Anayasa değişikliği bir kanun taslağıyla ortaya çıkar. O bakımdan Anayasa Mahkemesinin verdiği kararın hukuki geçerliliği çok iyidir. Ayrıca ben AYMnin gerekçeli kararını okudum. Çok sağlam bir gerekçe yazmışlar.

- Peki, AKP hükümeti bir kere daha türban değişikliğini anayasaya koymayı deneyebilir mi?

- Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değişikliğini iptal kararı mutlak bir karardır. Bu tartışılabilir, eleştirilebilir ama sonuçta mutlak bir karardır. Siyasal iktidar için sınırlama, Cumhuriyet için de tarif getiriyor. Bence son yıllarda AYMnin aldığı en önemli karardır. Görülen şu: Laiklikle ilgili bir anayasal tarife ve sınıra ihtiyaç vardı. Çünkü sadece bu iktidar değil, geçmişte de dine dayalı söylemleri olan bazı siyasi partiler iktidara geldiler. Sayın Erbakanın lideri olduğu partiler kapatıldı. Cumhuriyetin temel niteliklerinden birinin laiklik olduğunu vurgulayan AYM sürekli aynı kararları yineledi. Sonra uluslararası hukuk, AİHM AYMnin kararlarını onadı. Özellikle Leyla Şahin davasında AİHMnin verdiği karar bizim AYMnin verdiği kararların isabetini ortaya çıkarmıştır. O nedenle milli üst hukuk bakımından da AYMnin yeni laiklik tarifi geçerlidir ve değiştirilemez. Bu kararla Cumhuriyeti yönetecek siyasal partilerin laiklik konusunda yeni bir anayasa yorumu yapmalarına, yeni bir teklif getirmelerine imkân yoktur. AYM bunların hepsini bozar. AYM Cumhuriyeti güçsüzleştirmek isteyenlere bir sınır çizmiştir.

- Bunu yapmak isteyen partinin iktidarda olmasının tehlike ve tehdit ağırlığını arttırdığına kararda dikkat çekiliyor. Öyle değil mi?

- Evet. Küçük bir muhalefet partisinin böyle düşüncelere kapılmış olması olabilir ki tartışılır. Güçsüz bir siyasi parti bunları söyleyebilir. Azınlık söylemidir, denebilir. Ama iktidar partisi olmak tehlike ve tehdit oluşmasını arttırır. Nitekim bu iktidar partisi gücüne, Meclis çoğunluğuna güvenerek anayasa değişikliğine teşebbüs etmiştir. Hatta anayasa değişikliği yürürlüğe girmiştir. AYM bu yürürlüğü durdurmuştur.

- Siz her zaman Türkiyede laikliğin genişletilmiş olduğunu söylersiniz. Bundan neyi kast ediyorsunuz?

- Türkiyede laikliğin rijidliği bugünkü tatbikatla, sosyolojik, siyasi ve hukuksal açıdan da çok genişletilmiştir. Avrupa ülkelerinde papazlık eğitimi almış bir cumhurbaşkanı, bir başbakan, bir adalet bakanı var mı? Ama bizde var. İmam hatip liselerini, yani ruhban okullarını meslek liseleri haline getirmişiz. Hiç kimse sesini çıkartmadı. Herkes dilediği gibi Kuran kursu açıyor. 90 bine yakın cami var. Atatürkün yasakladığı tekkelerin, zaviyelerin, cemaatlerin hepsi açıldı. Bunlar resmen konuşulur hale geldi.

Laiklik milli birliği sağlar

- Zaten ülkeyi bugün neredeyse Fethullah Gülen cemaati yönetmiyor mu?

- Laikliği daha fazla genişletmek için bir sebep yok. Din eğitimi mecburi. 1993-94 döneminde anayasa değişikliği yapmak için bütün partilerin genel başkanlarını topladım. O sırada TBMM Başkanıydım. Sıra 24. maddeye geldi. Bence bu madde laikliği tarif eder. Bu, 174. maddeyle birlikte iki önemli maddedir. O zamanki RP sözcüleri, Biz bu maddede, inancı gibi yaşama hakkı değişikliği istiyoruzdediler. Komisyonda Mümtaz Soysal, Coşkun Kırca ve ben buna şiddetle karşı çıktık. Sebebi de şuydu: İnancı gibi yaşama hakkı ikili hukuku, ikili eğitimi hedefliyordu. Biz, Laiklik bu kadar da genleşemezdedik. O madde olduğu gibi kaldı. İyi ki de öyle kalmış. Çünkü Anayasa Mahkemesi bu kararında ona dayandı. Laiklikten daha fazla taviz verilmesini istemek Cumhuriyetin sınırlarına gelmiştir. AKP içinde her zaman saygı duyduğum siyasetçiler var. Onların samimiyetinden kuşku duymuyorum. Ama siyasette samimiyet yeterli değildir. Siyaset yapanlar hem önlerini hem arkalarını görmelidir. Samimiyiz. Biz laiklik karşıtı değilizdemek yeterli değil. Laiklik aynı zamanda milli birliği sağlar. Biz laiklikle milli birliğimizi sağlamalıyız.

- Peki, ne yapmalı?

- İki şey. Tutuklular tahliye edilip bütün sanıklar duruşmalara normal biçimde gelir hale getirilecek. Ardından da hem yurtdışına çıkma yasakları kaldırılacak hem de duruşmadan vareste tutulma işlemleri başlatılacak. Benim görmediğim, hakkında ağır deliller bulunan bir sanık varsa elbette onun hakkında dava devam edebilir. Hem sanıklar, hem deliller, hem de sanıkların direnci açısından eski tabiriyle davayı hafifletmek lazımdır. O davada çok önemli insanlar var. O insanlar yarın duruşmalar ilerledikçe yargıyla savaşır hale gelirler. O davada çok önemli avukat arkadaşlarım var. Onlarla mahkeme arasında büyük bir çekişme başlar. Böyle dava olmaz. Böyle mahkeme salonu, böyle çamurlu avlu olmaz. Böyle bir davayı çözmeye yıllar yetmez. Binlerce evrak var. Ben yargım, yargıçlarımız, savcılarımız adına bu davanın selametle götürülmesi için önce davanın hafifletilmesi gerektiğini söylüyorum. İkincisi de şu: Elli beş yıldır avukatlığın içindeyim. Yassıada davası dahil çok sanıklı, çok büyük davalara girdim. Bir dava ne kadar çok sanıklıysa yargının da o kadar yanılma payı artar. Ayrıca birbirine hiç benzemez adamları bir davada yargılamak, inanın, bir hukukçunun başarabileceği bir iş değildir. Biraz sonra sanıklar birbirine girecek, yetki, görev ihtilafları giderek artacaktır. Gördüğüm şudur: Bugünkü haliyle bu dava Yargıtay içtihatlarına da, AİHMnin tüm kararlarına da, Türkiyenin imza attığı adil yargılamayla ilgili bütün uluslararası sözleşmelere de aykırıdır. Bu kadar hukuka aykırı bir davayı yargıçların sırtlarına yükleyenler ancak siyasetçiler olabilir.

Davadan ellerini çeksinler

- Başbakan, Ben bu davanın savcısıyım demedi mi?

- Başbakan bunu söyleyerek davanın tarafı olduğunu ortaya koymuştur. Unutmayalım ki savcılar Adalet Bakanının emrindedir.

Yani savcı bağımsız değildir. Adalet Bakanı da zaman zaman bu konuda gereksiz beyanlarda bulunmuştur. Davayla ilgili kehanetler ortaya çıkarmıştır. Bir de bu hükümetin yandaşı basının pervasızca ortaya çıkardığı birtakım belgeler ve deliller vardır ki bunlar ceza hukuku usulüne tamamıyla aykırı biçimde sızdırılmıştır. Bu davanın mahremiyeti kalmamıştır. O nedenle yapılacak ilk iş bu davadaki gizlilik kararlarını kaldırmaktır. Herkes istediği belgeyi, bilgiyi almalıdır. Ayrıca siyasetçilere de şiddetle tavsiye ediyorum. Bu davadan ellerini çeksinler.

- Ellerini çekmezlerse ne olur?

- Beklemedikleri sonuçlarla karşılaşırlar. Türk hukuk sistemi büyük zarar alır. Ve Türk hukuku AİHMde tartışılır olur. Deniz Feneri davasına bakan Alman mahkemesiyle bu mahkeme arasında bir kıyaslama yaptığınız zaman Türk hukukunun böyle bir noktaya gelmiş olmasından duyduğumuz ıstırap bir yana, ABye girmemize bir engel oluşturması da üzüntü vericidir.

Böyle bir mahkemeyi, böyle bir mahkeme gelişimini Avrupa hukukuna kabul ettirmek mümkün değildir. Kopenhag kriterleri sadece bazı yasaları çıkartmaktan ibaret değildir. Adil yargılama sadece yasalarla sağlanmaz. Adil yargılama için önce adil yargıç, adil savcı yetiştirmemiz gerekiyor. Bu dava bu açığımızı ortaya çıkarmıştır. Ben bunca yıl emek verdiğim hukuk sistemi adına üzülüyorum.

3 Kasım 2008 - Cumhuriyet

Leyla Tavşanoğlu   - Pazar Söyleşileri

Yolsuzluklar hükümetlerin sonu olur

Türkiyede herkes birbirini hoş görüyor. İnsanlar isterse çocuklarını dini eğitim almaya gönderiyor. Televizyonlarda her türlü dini yayın serbest. O zaman ben soruyorum: Daha ne istiyorsunuz? Benim halkım Cumhuriyetten memnundur. Çünkü bu ülkede ne görüyorsanız, rahatça ibadet edebiliyorsanız, rahatça bir yerden bir yere gidebiliyorsanız Cumhuriyetin sayesindedir.

Ben size yıllar önce bir söyleşimizde de söyledim ve dedim ki:En çok korktuğum şey işlenen cinayetler, dökülen kana ilaveten bunların sebep olacağı, ‘Sen Kürtsün ben Türkümdiye insanların birbirini öldürmeye başlamasıdır. Eline silah alan kişi Kürt olsa da canidir, Türk olsa da canidir.

 

Güniz Sokaktaki evde Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirelle son günlerin gündemini oluşturan trajikomik olayları konuşuyoruz. AKP hükümetinin son icraatları ve Güneydoğu illerinde patlak veren intifada benzeri olaylar baş konularımız . Bir de yoksulluklar. Çocuk bakımevlerinin durumunun kamuoyuna yansıması ve büyük tepki çekmesine karşın sorumlu bakan ve müdürlerin koltuklarında oturmalarına Demirelin tepkisi çok sert. O bakan ve o adam mutlaka koltuklarından alınmalıdiyor. Demirel ayrıca, Yolsuzluklar hükümetlerin sonunu getiriruyarısında bulunuyor. Kürt ve Türk kökenli vatandaşlara da Hep beraber bu ülkeyi bölmek isteyenlere karşı çıkınçağrısında bulunuyor. Türkiyede inanç özgürlüğünün baskı altında olduğu iddialarına karşı da tepkisi çok sert:Kimin namazına, orucuna karışılmış? Daha ne istiyorsunuz?

- ABDdeki başkanlık seçimlerinin sonuçlarını Türkiye ve bölgemize olası etkileri açısından değerlendirir misiniz?

DEMİREL- ABD, 44. cumhurbaşkanını seçmekle dünyada en devamlı seçilmiş cumhurbaşkanları yönetimine sahip olduğunu göstermiştir. Zaman zaman bu seçimler dünya için de önemli olur. Bu defaki ABDde değil sanki dünyada yapılmış bir seçim gibi ilgi uyandırdı.

Bunun da çeşitli nedenleri var. ABD bir dünya devleti ve bir süper güçtür. Aynı zamanda tek kutuptur. Dünyayı son olarak saran mali kriz de göstermiştir ki ABD öksürse başka yerler zatürree oluyor. 21. yüzyılın dünyasını da iyi anlamak lazımdır. 21. yüzyılın dünyasını eski fikirlerimizle anlamaya çalışırsak çok gerilerde kalırız. Teknolojinin bu kadar gelişmesi de küresel işbirliğini zorunlu hale getirmiştir. Bu ülkenin Türkiyeyle geçmişten gelen ve coğrafyanın dikte ettiği ilişkileri vardır. Bu ilişkiler tarih içinde inişli çıkışlı olmuştur. Türkiyenin Kıbrısa yaptığı harekât başlangıçta sesini çıkarmasa da sonradan ABDnin tepkisini çekmiştir. Bir de her nisan ayında önümüze gelen ABD Kongresindeki Ermeni soykırım tasarısı var. Şimdi Barack Obama acaba bu konuda ne yapacak?

- Obama Ermeni soykırım tasarısının kongreden geçmesinden yana olduğunu beyan etmedi mi?

- Siyasiler kampanyalarını siyaset adamı olarak yapar ama iktidara geldikleri zaman da siyaset adamlığının önüne devlet adamlığı geçer. Siyaset yaparken devletin dosyalarını bilmediğiniz için yapamayacağınız şeyleri söylediğiniz zaman zaman vakidir. Ama iktidara gelip dosyaları gördüğünüz ve çevrenizi dinlediğiniz zaman vaat ettiğinizi yapamama gibi bir durumla karşı karşıya kalırsınız. O vaat ettiğiniz şeyi yapmaya kalkmak ise ülkenize yarar sağlamaz. O zaman mecbur olursunuz işi ahir zamana bırakmaya. Hep öyle olageldi. Öyle olacak mı yoksa olmayacak mı, göreceğiz. Ama bu Türkiye bakımından çok hassas bir konu. ABD terörle mücadelede ve ABye tam üyelik meselesinde Türkiyenin yanında oldu. Ayrıca zaman zaman Türkiyenin dış ödemelerinde sıkışıp para bulmasında da yardımcı oldu. Türkiye de ABDye ve dünyaya olan taahhütlerini sadakatle yerine getirdi. Ama şimdi Irak olayıyla karşı karşıyayız. Bu Kıbrıs olayından sonra Türk-ABD ilişkilerine en çok zarar veren Irak olayıdır. Her gelen cenaze Türkiyede ABDye karşı infial uyandırmaktadır. Ama sonunda terörle mücadelede ABD Türkiyenin yanında yer almış oldu. PKK bizim düşmanımızdırdedi.

Bölünme değil bütünleşme

- Ama bu söylemin Kuzey Iraktaki PKK yuvalarının temizlenmesine yetmediği ortada değil mi?

- ABD oraları Türkiye adına temizleyemiyor. Çünkü ABDnin Kürtlerle olan ilişkileri var. Irak içinde kendisine sadık tek grup Kürtler. ABD hem Kürtleri incitmek istemiyor hem de kendisi teröre karşı olduğu için Türkiyenin bu olaydan çok rahatsız olduğunu da biliyor. Bu da önümüzdeki zaman içinde Türkiyenin çok dikkatle baktığı bir olaydır. Keza ABDnin Türkiyenin AB üyeliğine verdiği desteğin nasıl gelişeceğini de göreceğiz. Türkiyenin esasen ABden istediği yeniden bölünme yerine bütünleşmedir. Yani Türkiye hem Rusyayla hem AB ülkeleriyle hem de ABDyle ilişki içinde olmak durumundadır. Siyasi şartlar Türkiyeyi taahhütlerine sadık olmaktan çıkarmaz. Yalnız yeni siyasi şartlar oluştuğunda umalım ki Avrupa bir bölünmeye doğru gitmez. Yani umalım ki Avrupa Rusyayı elinin tersiyle itmez. Böyle durumlarda Türkiyenin alabileceği pozisyonlarda ABDnin Türkiyeye tavrı ne olacaktır? O da ayrı meseledir. Eski CIA ajanı Graham Fuller geçenlerde bir konferansta yaptığı konuşmada, Türkiye ABDnin müttefiki olmaktan çıkmıştır. Türkiye artık bağımsız davranmakta ve yeniden bölgesel bir güç haline gelmektedirdedi.

- Sizce Türkiye artık ABDnin müttefiki değilsözünü neden söyledi?

- Birtakım kimselerin itibarları ne olursa olsun birtakım şeyleri söylemeleri bence önemli değil. İlişkiler devletten devlete ilişkilerdir. Anlaşmalara bağlıdır. Bir adam bu anlaşmaları bir konferansla tadil edemez. Şahsi fikridir. Yapılan anlaşmalar geçerlidir.

- O da yetmemiş. Türkiyede Kemalizm inanç özgürlüğünü fazlasıyla baskı altına aldıdemiş. Buna ne diyorsunuz? Gerçekten Türkiyede dini özgürlüklere baskı var mı?

- Hayır, bu sözlere hiç katılmadım. Bir kere bunlar Türkiyede üretilen fikirler. Bir kere adam Müslüman değil. İkincisi, bu zamana kadar Türk halkının böyle bir şikâyeti olmadı. Türkiye Cumhuriyetinin laik, çağdaş bir devlet olarak kuruluşuna baştan beri karşı çıkanlar vardır. Devrimleri hazmetmeyenler de vardır. Türkiyede 70 milyon insan yaşıyor. Üstelik demokrat bir ülke. Bu çeşit düşüncelerde olanlar olabilir. Ama ben onlara şunu söylerim: Ben 40 yıl Türkiyenin yönetiminde bulundum. Hiç kimse bana dini vecibelerini yerine getiremiyorlar diye şikâyette bulunmadı. Türkiyede dinle devlet birbirinden ayrılmıştır. Din devlete talip olmayacaktır. Devlet de dine baskı yapmayacaktır. Biz bunu söyledikten sonra şunu da dedik: İbadet hürriyeti var. Türkiyede 79 bin cami bulunuyor. Burada beş vakit ezan okunur, namaz kılınır. Ramazan gelir. Halk ülkenin bir baştan öbürüne orucunu tutar. Namaz kılmayana oruç tutmayana da kimse bir şey demez. Bir şey söylediğiniz zaman Allahla kul arasına girmiş olursunuz. Türkiye bu. Eğer halk dini vecibelerini yerine getirmiyor diye namaz kılmayana oruç tutmayana ya da namaz kılmayan kılana bir şey demeye kalkarsa o zaman bu ülke yaşanmaz hale gelir.

- Kuran kursları, imam hatip liseleri açık değil mi?

- Türkiye 15 milyon çocuğa okul sağlıyor. Bu ülkenin bütün çocuklarına okul verilebilmişse bu da Cumhuriyetin sayesindedir. Bütün bunlar Cumhuriyetin kurucusunun sayesindedir. O da Büyük Atatürktür. Bence içeriden dışarıdan gazel okuyanlara kulak asmamak lazımdır. Yapamadığımız şeyler varsa onları yapalım ama Türkiyede dini vecibelerimizi yerine getiremiyoruz diye bir genel şikâyet yoktur.

- Son altı yılda Türkiyede belli konularda sürekli bir kamplaşma yaşanıyor. En son da Kürt konusunda oluyor. DTP bir yanda yerel seçimler yaklaştıkça durumdan vazife çıkarmak gibi bir tavır içine girerken Başbakan yangına körükle gidiyor. Son olarak da pompalı tüfek kullanımını sanki destekler söylem içine girdi. Başbakan bir yandan dini konularda bu kamplaşmayı yaratırken şimdi de etnik konulara girdi. Sizce Başbakan ne yapmak istiyor?

- Bir ülkenin hükümeti o ülkede huzursuzluk çıksın istemez. Çünkü aslında huzursuzluk hükümetlerin aleyhinedir. Ülkede huzursuzluk taşınamayacak noktalara gelince o zaman halk,Bu hükümet bu işin altından kalkamıyor. Görevi bitmiştir demeye başlar. Bunu bu hükümet için söylemek istemiyorum. Herhangi bir hükümet huzursuzluk çıkarmak için işe girişiyor, bundan siyasi menfaat ummak istiyorsa yanlışın en büyüğünü yapmaktadır. Yalnız Kürt meselesi bununla izah edilemeyecek kadar komplike. Çünkü orta yerde Sayın Başbakanın Güneydoğu illerine gidip birtakım hadiselerle karşılaşmasından önce mesele vardı. Bu mesele şu: Türkiyenin dağlarında altı bin tane insan var. Bir ülkenin dağlarında, ovalarında veya şehirlerinde devlete silah çekmiş insanlar dolaşıyorsa o zaman,Acaba bu devletin kanunları mı noksan? Kanunlarını icraya gücü mü yok diye sorarlar. Yoksa müsamaha mı ediliyor? Bu vahim bir olaydır. Türkiye 25 yıldır çeşitli zamanlarda bu olaylarla karşı karşıya kaldı. Ama 2000 yılına gelindiğinde Türkiyede bu işler geniş çaplı sükunet bulmuştu. Bugün yine aynı problemle karşı karşıyayız. Tunceliye gidememek ne demek? Olur mu öyle şey?

- Peki, ne olur?

- Bence burada faturayı sadece Türkiyenin yönetimine çıkarmak doğru değil. Hadisenin kendisi büyük. Türkiyenin yönetiminde kusur olabilir. Fakat bu kusuru aşacak kadar büyük bir hadiseyle karşı karşıyayız. Ne demek kadın çoluk çocuğu öne sürüp intifada örneği olaylar çıkarmak? Bu çeşit hadiseler Türkiyede her zaman olan hadiseler değildir. Bunların hiç olmaması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunları kanuni, hukuki sayabilir mi? Sayamaz. Şiddete girdiğiniz yerde demokrasi biter. Eğer siz intifada misali işleri demokrasinin icabı sayarsanız demokrasinizi öldürürsünüz. Bence burada gereken her türlü tedbiri alacak, kanunlarınızı uygulayacaksınız. Kanunlarınız kâfi gelmiyorsa yeni kanun çıkaracaksınız. Türkiyeyi bir hukuk devleti olarak tutacaksanız. Türkiyedeki huzuru, sükunu, hukukun içinde kalarak sağlayacaksınız.

10 Kasım 2008 - Cumhuriyet

‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce...

8/11/2008 · Kategori: Elestiri

‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce...

‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce...

Başrollerini Cemal Hünel’le Melis Birkan’ın paylaştığı filmde ‘Çılgın kalabalıktan uzakta’ bir aşk anlatılıyor.

07/11/2008
<_script /><_script />UĞUR VARDAN (Arşivi)

Şehirli bir 'züppe'nin saf bir ilişkide kendisiyle hesaplaşması anlatıldığı dokunaklı film kendi çapında Türk sinemasının 'Love story'si oluyor



FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN


Film izlendikten sonra okunması önerimizle... Kitapçılar hayatın kırılma noktaları olabilir mi? Kuşkusuz herkes için değil ama, bazı filmlerin kahramanları için galiba öyle... Önce Antalya’da izleme şansı bulduğumuz ‘Süt’e ilişkin bir tüyo verelim; Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesinin ikinci ayağında Yusuf, askerlik işlemleri için gittiği İzmir’de bir kitapçıda tanıştığı kıza sanki çok fena tutuluyor ama... (‘Ama’nın devamını film vizyona girdiğinde görürsünüz. Aslında yine yakında gösterime girecek olan ‘Sonbahar’ın iki ‘kayıp ruh’u da birbirlerine kitapçıda rastlıyorlar). Öte yandan Hugh Grant’la Julia Roberts’ın başrollerini paylaştığı ‘Nothing Hill’de de benzer bir durum vardı, öykünün kahramanları bir kitapçıda tanışıyorlardı (Hoş bu filmdeki aşkın erkek kanadı, zaten kitapevinin sahibiydi ya neyse). Gelelim meselenin ‘güncel’ ayağına; bugünden itibaren gösterime giren Çağan Irmak’ın son filmi ‘Issız Adam’ın iki ana karakteri Alper’le Ada’nın yollarının ilk kez kesiştiği mekân da bir kitapçı. Bu iki farklı hayat tarzının temsilcisini, Thomas Hardy’nin ‘Çılgın Kalabalıktan Uzakta’sı birleştiriyor. Film de zaten bu birleşmenin öyküsünün ve açmazlarının etrafında dolaşıyor.
Lakin her zaman olduğu gibi önce kısa bir özet: 30’lu yaşlarını süren Alper, Beyoğlu’nda ‘yeni dönem’ müşteriye hizmet eden cafe-restoranlardan birinin sahibidir. Kendisi de iyi yemek yapan Alper’in hayat çizelgesi bellidir; sabah kahvaltısını kendi mekânında yapar, öğleden sonra etrafta turlar, gece mutfakta müşterilerine maharetlerini gösterir, lambayı da genellikle para karşılığı seksle söndürür. Restoranındaki elemanlara ise ‘Uçana kaçana konar’ bir imaj çizer. Bir kitapçıda rastladığı ve peşinden sürüklendiği Ada’ya gelince; bir ara sinema çevrelerine takılmış, film ve dizilerde çalışmış ama iki yıllık deneyimi sırasında o hengâmenin içinde var olmak istemediğini anlamış genç ve güzel bir kızdır. Miniklere kostüm dikerek hayatını kazandığı küçük ve şirin bir dükkânı vardır. Alper’in ‘yoklamaları’na ise önce kayıtsız kalır ama ardından kendini, inandığı bir aşkın kollarına atıverir. Her şey çok çabuk gelişir, hatta bir arkadaşının düğününe katılmak için Tarsus’tan kalkıp gelen Alper’in annesi bile ilişkideki yerini alır. Ada, ‘müstakbel’ kaynanasıyla çok iyi geçinir, ‘çok özel’ bir çaba göstermeden yaşlı kadınla genç kız kaynaşır amma velakin...

Bir tekme de biz vursak
Çağan Irmak, tanımsız bir zaman diliminde ve ülkede geçen ‘Ulak’tan sonra, mekân ve zaman açısından çok daha ‘tanımlı’ ve net bir hikâyeyle karşımızda. ‘Issız Adam’, ilginç bir film. Etkileri açısından kuşkusuz yönetmenin en iyi işi olan ‘Babam ve Oğlum’u andırıyor. Hikâye, aslında ne aradığı konusunda kuşkuları olan, daha doğrusu bir ilişkiyi yürütme yolunda kendini zayıf ve inançsız hisseden Alper’in dertleri üzerine kurulu. Doğrusu hikâye hem Alper’i, hem de diğer karaktere Ada’yı tanıtma aşamasında, fazla ‘acaba’lar barındırıyor. Bu açıdan öyküyle kontak kurma aşamasında zorlanıyorsunuz. Bunun en büyük nedeni de, anlatım problemleri değil, bizzat Alper’in kişiliği. Bugün hemen her iş kolunda, her disiplinde çokça rastlayacağınız, özellikle gazetelerin Cumartesi-Pazar eklerinde ‘başarı öykülerini’ adım başı okuduğunuz ‘ahir zaman’ kahramanlarından biri Alper. Başarılı, ‘kentli’, kendine özgüveni had safhada ve bir o kadar da bireyci (bencil ya da egoist, kuşkusuz daha doğru tanımlamalar). Paraları var, görgüleri var, evet doğru pek okumuyorlar ama mesela müziğin eskisine bayılıyorlar. ‘Retro’ onlar için çok önemli. Eski 45’likler ellerinde, ağlarına düşüreceklerini böyle kandırıyorlar. Dolayısıyla zaten gerçek hayatta yeterince nefret ettiğiniz bu türden bir karakteri beyazperdede görmek, insanı fazlasıyla sinirli yapıyor. Bu açıdan ‘Issız Adam’a mesafeli başlamak ve giderek de kızmak mümkün. Çünkü ‘Alper gibilerin hikâyesinin neresine katlanacağım ki?’ diye düşünüyorsunuz. Hayatta karşınıza çıksa, düştüğü noktada ‘Bir tekme de ben vurayım’ diyeceğiniz cinsten biri o. Ama sinemanın bir avantajı var; sizi karanlık bir salona hapsediyor ve böylece ‘tezlerini dayatma fırsatı buluyor (Hoş, sinemayı daha çok DVD üzerinden takip edenler için böyle bir zorunluluk yok, bas ‘Pause’a, bitsin bütün dertler...).

Yıldız Kültür’e dikkat
Sözün özü, öykü boyunca sık sık ‘Yahu bu Alper gibiler mutluluğu hak ediyor mu?’ türünde hesaplaşmalar yaşıyoruz. Lakin Çağan Irmak, tıpkı ‘Mustafa Hakkında Her Şey’de olduğu gibi kahramanın derdini aktarmaya ve onu bile anlamamız gerektiği yolunda bir çabaya girişmiş ‘Issız Adam’da. Sonuç? Film, bence hem hedefine varıyor, hem de ‘İyiydi’ notunu hak ediyor. Aslında ‘Issız Adam’, yaşla ve hayat görgüsüyle birlikte daha çok sevilecek yapımlardan. Öngösterim sonrası genel hava karşımızdaki yapıtın daha çok genç eleştirmenlerin burun kıvırdığı, ortayaşlıların ise beğenip önemsediği bir film olduğuydu. Bilmiyorum, ‘kuşaklar üzerinden’ bu kadar kesin yargılara varmak doğru mu ama kendi adıma şunu söyleyebilirim; kimi yerlerdeki mantık zorlamalarına ve filmin neredeyse tamamına sinen ‘demode’liğe rağmen ‘Issız Adam’, benim çok hoşuma gitti. Ayrıca film sonrası bazılarımız, gözyaşlarımızı tutamadığımızı birbirimize itiraf ettik bile. Duygusallığını bir tarafa bırakırsak, mesela oyunculuklar açısından film bazı yerlerde tökezliyor. Buna oyunculardan çok kimi diyalogların uzunluğu ve gereksiz şiirselliği neden oluyor gibi. Ama yine de ‘Barda’daki performansını çok daha beğenmediğim Melis Birkan, bu kez ‘alkışı hak edecek’ biçimde rolünün üstesinden gelmiş. Alper’i canlandıran Cemal Hünel’e ilişkin sanırım doğru bir yargıda bulunmak için henüz erken ama bu film itibarıyla bazı diyaloglardaki gereksiz ‘şehirliliği’ ve abartmalı tanımları hariç, sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Anne Müzeyyen rolündeki Yıldız Kültür ise kısa ama harika oynuyor. Fakat onun da şöyle bir zaafiyeti var; yüzü ve ifadeleri çok şehirli ama karakteri taşralı (hatta Tarsus’u bilen arkadaşlar, “İyi de Tarsuslu biri bu çağda hâlâ insan alışveriş merkezlerine ve yürüyen merdivenlere hayret eder mi?” dediler). Yine de Kültür çok iyiydi.

‘Ada’m kireç tutmuyor
Alper karakteri üzerinden düşünmeye devam edersek, seks parasız olunca ‘teklemesi’, hep meselelerin kolayına kaçması, eskinin değerlerinden alabildiğine uzaklaşmak için çabalamasına rağmen iş müziğe gelince çark etmesi ve doğru dürüst bir ilişkiyi yürütmeye ‘paçası’nın yetmemesi, son derece güzel ayrıntılar olmuş. Ayrıca filmin ‘demode’likleri faslından ele alınacak kumsal sahneleri de, nedense bana çok arabesk ama çok da güzel geldi.
Sonuçta Alper’in derdi özel olarak neydi, tam anlayabildiğimi söyleyemem ama geçmişi, kendisini korkutan çok sayıda insan var bu topraklarda. Galiba mutsuzluğumuzun nedenlerinden biri de bu (fakirlik ve ekonominin eşitsiz dağılımı gibi ‘katı’ gerçekleri dışarıda tutarsak). Alper’in hikâyesine gelince; ona geçmişini en çok annesi hatırlatıyor (aslında Müzeyyen Hanım’la Alper’in ilişkisinde film, ‘Babam ve Oğlum’dan mülhem ‘Annem ve Oğlum’ tadına ulaşıyor). Ve bu aşamada da kurulu düzeni bozulmasın diye, herkesi hayatından kapı dışarı ediyor. Bu yeri geldiğinde annesi oluyor, yeri geldiğinde de sevgilisi.... Çağan Irmak, işte bu bencil adamın öyküsünden bana kalırsa modern zamanların Türk sinemasına bir ‘Love story’ hediye etmiş (Hoş, bizim ‘Love story’mize kanser damgasını vurmuyor ama zaten Alper gibiler de adamı kanser eder doğrusu).
Son olarak filmin müzikleri çok iyiydi. Bora Ebeoğlu’nu ama en çok Nil Burak’ı anmak, en azından bizim kuşağa iyi geldi. Sanırım, eskilere bu filmden sonra yeniden göz atmanın tam da sırası...

Tekin Sönmez’in Yaşar Kemal’le Uzun Bir Söyleşisi

30/10/2008 · Kategori: Soylesi

Tekin Sönmez’in Yaşar Kemal’le Uzun Bir Söyleşisi
29.5.1978

— Sanat çalışmalarına Çukurova yöresinde folklor derleme ve araştırmalarıyla başladığın biliniyor Yaşar Kemal. Bunun öncesi ve sonrasıyla ilgili bilgiler vermeni isteyeceğim ilkin.
— Daha okur yazar olmadan işe şiirle başladım, Karacaoğlan gibi olma niyetiyle olacak. Sonra okula gittim, ilkokulda yaşlı halk şairleriyle çakıştığımı anımsıyorum. Daha Kadirlide bu günleri anımsayanlar var. Gene benim ilkokul arkadaşım Aşık Mecit vardı, ikimiz ilkokulun son sınıfındaydık. O çok güzel saz çalardı, bense berbat. Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecitle çakıştırırlardı. Aşık Mecitle Kadirlide bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum.
— Bu konuda biraz daha söyleşelim.
— Kadirlideydim, beni bir eve çağırdılar. Elbistanlı Aşık Rahmi gelmiş, diye... Eve gittim, ev kalabalıktı. Ocağın yanında uzun boylu, kırçıl sakallı yakışıklı bir adam saz çalıyordu. Ben içeriye girince adam sazı, türküyü kesti. “İşte bu, bizim aşığımız da,” dediler beni eve getirenler. Aşık Rahmi ayağa kalkıp elimden tuttu, beni yanına oturttu, “hoş geldin aşığım, hoş geldin ustam,” dedi. Ben çok sıkılıyordum. On bir yaşında olacağım. Bunu anlamış Aşık Rahmi, beni okşar gibi sözler ediyordu. Bir de benim üstüme çok güzel bir türkü söyledi. Sonra sazını bana uzattı. “İstemem,” dedim. “Ben sazsız söylerim, anam saz çalmamı istemiyor,” dedim. Sonra geceyarısına kadar Aşık Rahmi ile atıştık. Benim sazımı da o çalıyordu. Geceyarısına doğru sazını kesti, ayağa kalktı, beni de kaldırdı, beni alnımdan öptü. “Benim köyüme gel, aşık kardeş,” dedi sonra da. “Sana ben saz öğretirim. Sana eski aşıklardan da türkü, türkülü hikaye öğretirim. Köroğlunu, Mayıl Beyi, Öksüzoğlanı öğretirim, saz da öğretirim. Eski aşıkları yutmayan, hazmetmeyen kolay kolay iyi bir aşık olamaz. Sen bunları bellersen, şu koca Anadolu, Urum, Şam, senden söz eder. Namın yayılır gider diyar diyar.” Sonra Aşık Rahminin kasabadan ayrıldıktan sonra bana dağlardan birkaç ay sonra dut ağacından değerli, sesi güzel bir cura gönderdiğini anımsıyorum. İlkokulu bitirir bitirmez ben ona gidecek, Aşık Rahminin çırağı olacaktım. Gidemedim, Aşık Rahmi yerine Adanaya ortaokula gittim. O zamanlar bizim Bozdoğan, Kadirli, Kozan Türkmeni okumaya önem veriyordu. Onun için Adanaya gittim. Yoksa şimdi, belki de elimde saz, şu anda bir kasabada köyde Köroğlu anlatıyor olurdum, olmadı işte. Arada sırada Aşık Rahmiye çıraklığa gitmediğime bir pişmanlık duyuyorum ki...
— Doğaçtan şiir söyleme dönemi ne kadar sürdü? O günlerden belleğinde kalan şiir örnekleri verir misin?
— Bu doğaçtan şiir söyleme huyum ne zaman bitti, şimdi hiç anımsayamıyorum. Söylediğim eski şiirlerden de aklımda hiç kalmamış. Sonra Aşık Mecit öldü. Daha doğrusu ben onun çırağı gibi bir şeydim. Ortaokuldan ayrıldıktan sonradır ki folklor derlemelerine başladım ve Adana Halkevi ilk kitabım Ağıtları 1943 yılında yayınladı. O ağıtları 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ve Toroslardan derlemiştim.
— Peki, böyle bir kaynaktan geliyorsun ya hikayelerinin romanlarının sözlü halk şiirimizle olan ilişkilerine geçelim.
— İlk hikayem uzun bir hikaye olan Pis Hikaye. İkincisi Bebek. Bana öyle geliyor ki Bebekin yapısı bir halk şiiri yapısı. Yazış biçimimde de halk şiirinin kokusunu bulmak güç olmasa gerek. Bende sözlü halk edebiyatının arınmış, çok deneylerden geçmiş biçimini, yalınlığını bulabilirsiniz desem, epeyce övünmek olur. Sağlıklı; halkla, halkın diliyle büyük bir alışverişi olmadan çağımızda bir söz sanatçısı bence kolay yetişemez. Söz sanatı kadim zamanlardan beri büyük kitlelerin sanatı olmuştur, İlyadayı halk, ozanlarla birlikte oluşturmuştur.
— Tekmil destanlar için söylenir mi bu?
— Bütün büyük destanlar, yitmiş ya da bugün elimizde bulunanlar ozanlarla birlikte halkın malıdır. Destanların büyük ustaları halklardır.
— Söz sanatlarının günümüzdeki durumu nasıl?
— Destan anlatımı, büyük önemini çağımızda yitirdi. Yoksa destanlar, öteki söz sanatları biraz da insanlıktı. On dokuzuncu yüzyılda bile söz sanatları roman, şiir, tiyatro biraz insanlıktı.
— Nedenleri...
— Bugün insanlık bütün değerlerinden uzaklaştığı gibi söz sanatlarından da uzaklaştı. Halklardan uzaklaştıkça söz sanatları güzelliklerini yitirdiler. Geniş insanlıktan uzaklaşıp bir bölüğün malı oldukça söz sanatları etkisini yitirdi, kanını kuruttu, cansız kaldı. Sınırına girdiği bölüğün kalıbına girdi. İlyadayı anımsar mısın, bilmem, orada doğa betimlemeleri vardır.
— İlyada, o dönem savaşlarının ve doğasının destanı.
— O doğa betimlemeleri bir ozanın malı olmadığı gibi, bir kavmin, haydi ulus diyelim, bir ulusun, bir topluluğun da malı değildir. O betimlemeler tüm insanların malıdır.
— Bizimkilere gelince...
— Bizim halk şiirimizdeki, destanlarımızdaki betimlemeler de öyle, insan ve doğa betimlemeleri... İlyadanın, ondan önceki ya da sonraki epopelerin sağlamlığı köklülüğünden geliyor. Bizim türküler de, Yunus da, Pir Sultan, Karacaoğlan da öyle.
— Senin romanlarına dönelim.
— Benim romanlarımda bütün bunlardan kokular olmaması olanaksız. Bunca yapay edebiyat, söz denizinde yüzdükten sonra, halktan böylesine uzaklaştıktan sonra benim romanlarımda bu kokulardan azıcığı bile kalması, kalabilmiş olması benim büyük mutluluğum olurdu. Bana birtakım aydınlar (haa, bunların arasında hikaye, roman, şiir çırpıştıranlar da var) bana masalcı diyorlar, yermek için... Yermek için olmadığını bilsem, sözlerinde azıcık doğruluk payı olduğunu sansam sevincimden deliye dönerim, şu edebiyatta benim de azıcık tuzum varmış, derim. Ama o adamların ne aklına, ne sanat anlayışlarına, ne de sanatçı güçlerine güveniyorum. Benim için en büyük mutluluk o gür ve sağlam kaynaktan gelmiş olmam. Ama o gür ve sağlam kaynağa layık olabildim mi olamadım mı bilmiyorum. Bence çağımızda bu iş zor... Nereden gelirsen gel, halka varabilme talihine ulaşmak zor. Şu insanlık böyle olmasaydı, böyle sömürücü, baskıcı, böyle birçok değerini köreltmiş, şu televizyon, radyo, sinema varken neler neler yapılmazdı! Şu kapitalizm var ya, insanlığı bütün ittirmesine karşın insanlığı iğdiş etti. Salt televizyondan dolayı insanlık birçok değerine yeniden, hem de daha güzelleştirerek kavuşur, bir mutlu, görkemli çağ yaşardık ki, sormayın.
— Söz sanatları mı tek başına...
— Salt söz sanatlarından dolayı mı, diyeceksiniz, ya ne sanıyorsunuz, söz insanlıktır. Söz sanatlarının değerini yitirdiği dünyada insanlık insanlığının büyük bir kısmını, mutluluğunu yitirmiştir. İnsanlık, değerleriyle bir bütündür. Değerlerini yitirdikçe mutsuzluğu da büyür, inanılmaz bir karanlıkta kalır, güneşini yitirir.
— Diyelim ki, söz sanatları senin kaynağın oluyor. Ya ötekiler?
— Yapıtlarımda halk şiirinde, epopelerde olduğu gibi insan değerlerinden kopmamaya çalıştım. Bir yanım toplum, bir yanım doğa, bir yanım da insan değerlerine dayalı olsun istedim. Bu çağda şu dediğim üç öğeye dayanmak her babayiğidin kârı değil. Bunu, günümüze gelinceye kadar ancak söz sanatını halkla birlikte yapanlar becerebilmişlerdir. Benimki, öyle sanıyorum ki sadece bir iyi niyet olarak kaldı. Bana masalcı diyenler bu dediklerine inanıyorlarsa, o kadar akılları, yetenekleri varsa, hem de dedikleri doğruysa ben bu işi azıcık da olsa becermişim demektir. Nerdeee, çağımızın bir yazarında öyle bir güç! Öyle mutlu olacağım ki bir masalcı olmaktan... Sonsuz mutluluklar duyacağım... Masalcı gücüne erişebildiğime, o yüce yazarlık makamına kavuşabildiğime...
— Neden masalcı olmak?
— Yazar masalcılık gücüne ancak büyük halkların yüzyıllar süren katkısıyla varabilir, varabilmiş. İlyadayı, Gılgamışı, Tevratı yüzyıllar boyunca büyük ustalarla birlikte halklar pişirip kotarmıştır. Hitit heykelleri, Yunan, Asur, Sümer heykelleri de öyle... Benim türkülere, masallara, epopelere erişmek istemem salt bir çabadır. Halkın dehasına varabilmek kişinin işi değildir, ne kadar yetenekli de olsa kişi...
— Halka, yakın olma işi mi bu biraz?
— On dokuzuncu yüzyıl yazarları, sanatçıları halklara bizden daha yakınlardı da, öyle çıktılar ortaya Tolstoylar, Dostoyevskiler, Çehovlar...
— Tolstoy, Dostoyevski, Çehov diyorsun. Ya tekmil sanatlar göz önüne alındığında tek bir ad söylemek istersen?
— Yalnız Şarlonun çağımızdaki macerası olağanüstü bir maceradır. Yalnız, çağımızda bir tek kişi halkların büyük sanatına, eski masalcılara has bir biçimde varabilmiş, o mertebeye ulaşmıştır, o da Şarlodur.
— Sana gelince...
— Bana gelince, beni yermek için de olsa “masalcı” deseler, ben haddimi bilirim, nerede durduğumun farkındayım. Yineleyeyim, benim halk masallarının, halk türkülerinin güzelliğine erişebilmem, onlardan yola çıkmam bir iyi niyet. Bana öyle geliyor ki, ben yolumu şaşırıp da ortaokula gidip bu tür sanatçılara karışacağıma, Aşık Rahmiye gidip onlara, halka karışsaydım, daha başarılı olurdum. Her zaman böyle düşünmüyorum ya, zaman zaman bir pişmanlıktır sarıyor beni. Burada bu aydınlar, aydın sanatçılar içinde insanlıkla, sanatçılıkla çok bağdaşmayan olaylarla, davranışlarla karşılaştım.
— Peki Yaşar Kemal, konuyu değiştirelim istersen. “Osmanlı edebiyatının dışında kalan edebiyatımız göçebe, Yörük kültürünün edebiyatıdır” demiştin, bir gün bana. Ona dönelim istersen..
— Uzun bir hikaye. Bizim temelimiz göçebeliktir. Günümüze kadar bile daha Anadoluda yerleşmiş değiliz. Ve göçebelik yerleşiklik kadar eskidir. Toprağa yerleşmişlerin ne kadar önemli, görkemli bir kültürleri varsa göçebelerin de öylesine önemli kültürleri vardır. Anadoluda bu iki kültür aşılanmıştır. Göçebe yerleşikle nasıl alışverişte bulunmuşsa ülkemizde kültür-dil alışverişinde de bulunmuştur. Bizim kültürümüz daha çok halk kültürüdür. Ancak o elimizde diri kalmıştır. Onun karşısındaki Osmanlı kültürü bir saray, bir azınlık kültürüdür, bugün bizi besleyen ana temel o değildir. Bizim kültürümüz bugün halktan kaynaklanıyor. Bu kültürün de temelinde göçebelik kültürü ağır basıyor. Ama Anadolunun kendine has bir kültür oluşumu var. Temelde Hitit, Yunan, Frig, Asur, Hurri, Urartu kalıntıları, sonra göçebeler, göçebeler... Sinanlar, Karacaoğlanlar, Yunuslar, Dadaloğlular, Nâzım Hikmetler... Dehşet bir karışım...
— Türkçemizin, dilimizin zenginliği üzerine söyleşelim. Örneğin, tekkeler, yerleşik kültür ve göçebe kültür sentezinin dilimizle etkileşimi üzerine...
— Göçebe sözlüdür, doğru, gene de Anadoluda bir ayrıcalık olmuştur. Cönkler sözlü edebiyata ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Yunus, Dedem Korkut, yüzlerce şair, destancı zamanlarında değilse de, birçokları hemen sonra, yazıya geçmişlerdir. Bundan da tekkelerin büyük yararları olmuştur. Tekkeler yüzyıllarca Anadolunun kültür koruyuculuğunu yapmışlardır. Güzin Dinonun dediği gibi, bizim bir kolumuz Belhde Ahmed Yesevi tekkesinde, bir elimiz de Hacı Bektaştadır. Diri bir kültür kaynağıdır tekkeler. Yunus tam bir Anadoludur. Hem bir göçebe, hem de yerleşik Anadoludur. Tekkeler göçebeyle yerleşiğin buluştuğu, kaynaştığı yer olmuştur.
Ha, yazılı büyük bir edebiyatı var Anadolu halkının, bu bir. Cönklere geçmiştir Anadolu. Yani dünyada ayrı bir özellik gösteriyor Anadolu toprağı. Nedir? Bektaşi tekkeleri var. Tekkeler, büyük bir halk edebiyatı kaynaklığı yapmıştır. Büyük kitapları var tekkelerin. Ve Yunus Emre belki çağında, belki de yaşadığından yüz sene sonra, yazıya geçirilmiştir. Karacaoğlanı cönklerde buluyoruz. Bütün bizim edebiyatımızı, gazavatnameleri şunu bunu biz cönklerde buluyoruz. Bir kere, bir yazılı edebiyat teşekkül ediyor ki bu yazılı edebiyat, dilin zenginleşmesine, gelişmesine yardım ediyor bu bir. İkincisi, göçebe halkın, Anadolunun başka yere göre özelliğinin sebeplerinden birisi de göçebe halkın bir dili var. Bu dilde bir doğal zenginlik var. Çiçeklerin adları çok, bu dilde. Hayvan adları, hayvan hareketlerinin, hayvan seslerinin adları sonsuz zenginlikte. Şimdi bakın söyleyeyim. Bir deve. İşte biz deve diyoruz. Devenin bir yaşındakine de deve diyoruz, altı yaşındakine de deve der İstanbul insanı, deve yavrusu der en azından. Oysa, bir deve dört yaşına kadar yedi isim alıyor. Örneğin, hayvan sesleri üzerine ben İstanbullunun bir tanesinden duymadım: At sesi diyorlar, at sesi değil, at kişnemesidir. Öküz sesi değil, öküz böğürmesidir. Çakal sesi değil, çakal pavkırmasıdır. Şimdi hayvan ve doğaya ait çiçek, bulut, kuş, yağmur, yağmurun bir sürü, karın bir sürü adı var.
Biçim biçim. ‘Çıvgın’ diyoruz örneğin. Şimdi böyle zengin bir doğa, insan, hayvan adlarıyla, sözcükleriyle, zenginlikleriyle, deyimiyle, atasözüyle böyle bir kavim geliyor Anadoluya. Burda kimi buluyor? Yerleşik bir kültür buluyor. Onların da sözcükleri toprağa ait hepsi, yerleşik kültüre ait. Kapı var, evlek var, dönüm var, saban var. Anadoluda Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Çerkesler... Bir de tabii, kadim kültürlerden kalan sözcükler var gene. Bu yerleşik kültürde, Frikya, Mezopotamya burnunun ucunda, kadim Mısır burnunun ucunda. Böylesine karmaşık sözcüklerle büyük bir zenginlik göstermiş Türk halk dili. Bir: Edebiyatı var. İki: Yazılı edebiyatı var, Anadolu halkının. Üç: Dehşet bir hareket halinde Anadolu. Kervanlar geçiyor boyuna, o da dil zenginliğini yapıyor. Büyük uygarlıklar üstüne oturmuş, o kalıtla yerleşik bir halkla birleşerek kendi dilini aşılamış.
Somut olarak bunu dilimizde görebiliriz. Tarıma, toprağa, şehirlere ait olan sözcükler yerleşik Anadolu dillerinin sözcükleridir çoğunluk. Ya da onlardan bozulmuşlardır. Doğaya, hayvancılığa, konup göçmeye, bütün bunların içeriği üstüne olan sözcükler de göçebe halkın sözcükleridir. Türkçe, yerleşik Anadolu dillerinden aşılanmıştır. Bu iş üstünde araştırmalar yapılırsa Türkçenin niçin bu kadar zengin bir dil olduğu ortaya çıkar. Anadolu Türkçesinin demek istiyorum. Kültürümüzün bütününe de bu gözle bakabiliriz. Eğer halktan kopmasak, onunla, onun içinde yaşayabilsek çağımızda söz sanatlarına büyük katkılarımız olabilir. Dünya edebiyatını daha sağlıklı etkileyebiliriz. Nâzım Hikmet bu büyük gelişime en büyük kaynak, örnek olabilir.
— Nâzım Hikmet diyorsun...
— Nâzım Hikmetle konuştum: “Sen hapisanede büyük şair oldun,” dedim. “Yok,” dedi. “Ben hapisanede bu kadar uzun zaman kalmasaydım benim şiirim bambaşka olabilirdi. Daha ötelere götürebilirdim şiirimi,” dedi.
Neyse, uzun bir tartışma oldu. Ben onun biraz düşüncelerini kabul ettim, o benim bir miktar düşüncelerimi kabul etti. Fakat gerçek olan üstünde durduğumuz nokta, Nâzım Hikmetin bütün bu yetenekleri ve kültürüyle hapisaneye girip halk aşısı olmasındaydı. Halk aşısının şiirini Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi örmesiydi. Halkla beraber, halk içinde örüyordu şiirini. Ve çalışması da Karacaoğlan çalışması gibi. Karacaoğlan türküsünü yapıyor, büyük kitlelere okuyor. Nâzım da şiirlerini yapıyor, bütün hapisaneye okuyordu. Yani yaşayışı da benziyordu, şiir çalışma biçimi de benziyordu. Onun için büyük halk şiirimizin, yani sözlü edebiyatımızın en büyük halkalarından biri oldu Nâzım Hikmet. Ve ilk hapise girip birkaç yıl yattıktan sonra, Bedreddin gibi büyük bir destan çıktı. Şaheser bir destan çıktı.
— “Edebiyat halkla birlikte yapılır” sözü senindir.
— Öyle. Her toplum kendi koşullarınca dilini yaratır. Göçebe kültürü diyoruz. Göçebede hep taşınırlar sanat olmuştur. Göçebede kilim, halı, keçe, kıl kara çul... Bunlardaki sanat, güzellik erişilmezdir. Kültürü de içinde bulunduğumuz doğa ve devinim biçimimiz belirler, davranış biçimimiz belirler. Göçebe ayrı gökler ayrı ayrı topraklar, ayrı ayrı insanlardır. Bunlar o kültürü yapar, belirler... Ve göçebe hayvanlarıyla doğanın ortasında, gözündedir. Edebiyat halklarla birlikte yapılır derken, Homerosu, Yunusu, öteki büyük ustaları düşünmüştüm. Örneğin İlyadayı yalnız Homerosun yaratmadığını, Homerosların yarattığını, Homeroslarla birlikte büyük halk kitlelerinin bu işi yaptıklarını biliyordum.
— Peki, Karacaoğlan...
— Karacaoğlanı yapanın Karacaoğlan olduğunu, sonra Karacaoğlana kişi olarak yüzlerce Karacaoğlan selinin katıldığını da, bu sellerin de halktan kaynaklandığını da kesinlikle biliyordum. Bugün koşullar değişti ya, gene de halkın içinde, halkla birlik olmaktan başka çare yok. Sanat benim içindir diyen sanatçıya inanmayın. Sanat her zaman halk için olmuştur.
— Epopenin işlevi...
— Epope çağlar boyunca çağın gazetesi olmuştur. Ve bu gazetedeki sanatı da sanatçılar halkla birlikte oluşturmuşlardır. Yoksa halk onları, bu yapıda çamuru olmasaydı, kabul etmezdi çağlar boyunca. Bugün de sanatı halklarla birlikte oluşturmanın yolu bulunabilir.
— Bulunabilir elbet...
— Televizyon, radyo, sinema bu işi dünden daha iyi yapmanın olanakları... Ama gelin görün ki günümüzde her şey sömürücü, haksız bir sınıfın adına kullanılıyor, bu sınıf bizi, herkesi büyük halklardan koparıyor, sanatla birlikte bütün insanlık değerlerini yozlaştırıyor.
— Osmanlı diliyle, edebiyat ilişkisine değinelim biraz da.
— Bu dilin nüansları vardı, zengin nüanslı bir dildi bu; kavramları vardı, zengin kavramlı bir dildi bu. Ondan sonra, bu dilin atasözleri deyimleri vardı. Yani Osmanlı İmparatorluğuyla beraber bir Osmanlı kültür dili oluşmuştu. Osmanlı imparatorluğu çökmeye yüz tutarken, Milliyetçilik akımıyla birlikte bir Türkçeye doğru, yalın Türkçeye doğru gidildi. Gerçekte yalın Türkçe olmadı bu. Edebiyat dilinde Osmanlı deyimlerini, atasözlerini atınca, bir edebiyat dili olamayacak kadar zayıf bir dil kaldı ortada. Birtakım şanssız insanlar da bununla edebiyat yapmaya çalıştılar. Gerçekten büyük yeteneklerdi bunlar. Örneğin Faruk Nafiz benim için çok büyük bir yetenekti. Fakat o kadar zayıf bir dille yazıyordu ki... Hececilerin dilleri o kadar zayıftı ki. Bir Ömer Seyfettin’e bakın. Ömer Seyfettin’in dili bile artık bir edebiyat dili değil. Bugün, bu dille, hala edebiyat yapmaya çalışanlar var.
— Yapay bir dilin tükenişi midir bu?
— Osmanlı dilini yapan bir bölük. Bölükler her zaman ortadan silinebilirler. Ama Türk dilini yapan Anadolu halkı. Halklar ortadan silinmedikçe dillerinin silinmesi hemen hemen olanaksız. Osmanlı dili imparatorluğun yarattığı yapay bir dildi. İmparatorluk ortadan kalkınca o da ortadan kalktı. Türk dilini Anadolu halkı yaptı, Anadolu halkı sürüp gidiyor. Bugün Osmanlıca ölü bir dildir, ölü bir kültürdür Osmanlı kültürü. Elbette bu ölü kültürden, dilden de faydalanacağız. Sekiz yüzyıl bizi yöneten, bizden çıkan Osmanlının bizi etkilememiş olması olanaksız. Biz bugün yalın, katıksız bir Türkçeyle Türkiye insanını yazıyoruz.
— Dilin evrimi, dilin zenginleşmesi açısından bir sentez gerekiyor mu diyorsun sen?
— Şimdi biz, bölgesel dilin değil, biz Türk edebiyat dilinin kalıtımcısıyız, o dile olanaklar getirdik: Anadolu dilinden, büyük olanaklar getirdik. Nâzım Hikmetten başlayarak, bizim kuşağımız, edebiyat diline, sözlü edebiyattan, Anadolu halkından büyük olanaklar, büyük zenginlikler getirdi. Bizim kuşağımıza gelinceye kadar, bizim çapımızda okunan insan olmadı. Bir Orhan Kemal çapında, bir Fakir Baykurt çapında, bir Ahmed Arif çapında... Böyle bir kuşak olmadı Türk dilinde. Türk halkının bu kadar az okur-yazar olmasına karşın, Türk halkının bizi bu kadar okuması, olağanüstü bir şey. Türk halkının bu kadar çok roman, edebiyat okuması şaşılacak bir şey. Neden? Halkın dilini yazıyoruz ve yeni bir dil yazıyoruz. Örneğin benim dilim, Çukurovanın dili değildir. Çukurovanın dilinden faydalanmış bir dildir. Örneğin Demirciler Çarşısındaki dili ben yaptım, kimse yapmadı. Bir yazarın dilidir o, edebiyat dilidir, yazın dilidir o, Çukurova Türkmeninin dili değildir. Çukurova Türkmeninin dilinden faydalanılmış bir dildir o. Başka nereden faydalanılmış, Türk edebiyat dilinden de.
Kişiliği olan bir yazar kendi dilini yapar. Yoksa, Çukurova dilini alıp yazmışsın, o mesele değil. O taklittir, mekanik bir şeydir. Yazar dil yaratır. Başka çaresi yok, bir senteze varacaksın. Yani biz romancı olarak da buna parmak basmak zorundayız.
— Halk edebiyatımızın dilini sağlıklı bir kaynak olarak görüyorsun.
— Halk edebiyatının dilinde ölüm değil, hastalık bile yok. Bugünkü edebiyatımızda halk edebiyatımızın dili var. Bu dil aşılamayacak demek yanlış olur. En son aşamada bile bizim kaynağımız, ne kadar uzakta kalırsa, halk edebiyatımızın dili olacaktır. Diller yozlaşmadan yollarından sapmazlar. Uzun, düz bir çizgi üstünde gelişerek giderler. Bizim dilimiz en büyük aşıyı Anadolu yerlileriyle karışınca almıştır, ama gene yolunu şaşırmamış, üstelik bu aşıyla zenginleşmiştir.
— Bugün Osmanlıcayla roman yazılır mı?
— Bugün Osmanlıcayla roman yazılır mı, niye yazılmasın? İsteyen eski Yunancayla da roman yazabilir. Bizde bir kısım yazarlar, eski Osmanlıcayla, daha doğrusu son yılların Osmanlıcasıyla romanlar, şiirler yazıyorlar, eh, pekala da bir şeylere benziyor yazdıkları. Bunlar hünerli kişilerdir. Böylesi bir sanat göstermelik bir sanat olabilir. Ölmüş bir dille yazmak hünerini gösterenleri alkışlayabiliriz. Kaldı ki bugün Türkiyede bunların birçoğunu da alkışlıyoruz. Böyle bir hüner az bir şey mi, saygı duymamak elde mi bu ölmüş dille yazanlara? Bunlardan, son Osmanlıcayla yazı yazanlardan bir romancı vardı, adı Abdülhalk Şinasi Hisar, uzmanların dediklerine göre Osmanlıca, Fransızca kırması bir dille yazarmış romanlarını, yazılarını. Bu adamı yıllarca bizim aydınlarımız baş tacı etmediler mi? Sait Faik, Hisarı okuyorum diye bana o kadar öfkelendi ki, bir on beş gün benim yüzüme bakmadı.
— Ya senin durumun?
— Tükenen bir çağı yazıyorum, değişen insanla birlikte. Değişen bir dille de yazma çabasındayım. Değişimin acısı, sancısı, yok oluşun yeni patlamalarıyla birlikte... Seyretmiş değil, ülkemin insanlarını yaşamış bir kişiyim, dilini de, doğasını da... Ülkemiz dehşet bir değişme süreci içinde... Bunu gözden kaçıramayız. Sanatçı biraz da güncelin adamıdır. Ülkemizin en güncel sorunu bugünlerde sonsuz bir değişmede olma sorunudur.
— Göçebe Türkmen toplumu ile Osmanlının ilişkisini söyleşelim.
— Göçebe Türkmen toplumu Osmanlı İmparatorluğunu kurandır. Osmanlı ondan çıkmıştır, ama o olmamıştır. Olamazdı da... Osmanlı sarayı herhalde Türkmenlerden daha çok Bizanstı. Bu da araştırma isteyen bir konu. Belki de yanılmışımdır, belki de Osmanlı has Türkmendir. Elimizde araştırmalar yok ki... Bana Osmanlı daha çok Bizans gibi geliyor. Bizans yaşasaydı, tıpkı Osmanlı niteliklerini göstermez miydi acaba? Yani Osmanlı kadar Türkmen olamaz mıydı, Anadoluya bu kadar çok Türkmen gelmişken... Bilemiyorum. Başımdan büyük de işe kalkışmak istemem.
— Peki ya Türkmenlerin iskânı konusu...
— Osmanlının Anadolu göçebe halkını yerleştirmesi, taa on altıncı yüzyıldan bu yana Osmanlı politikasının bir yanıydı. Çünkü çok menfaatineydi. Fakat gücü yetmiyordu. Şimdi niye yerleştirmek istiyor. Osmanlı bunları: l- Asker alacak. 2- Vergi alacak. 3- Zaptu rapta alacak. 4- Örneğin Çukurovayı ele alalım. Anadoluyu, aşağıdan gelen istilalara karşı, ordulara karşı (ki Mehmet Ali Paşa deneyimini geçirmiş Osmanlı. İbrahim Paşa önünde hiç kimseyi göremeyince, ta Kütahyaya kadar ilerlemiş) kalkan olarak kullanacak. Şimdi bir halk kalkan olmaya karşı koyarsa, bir halk sömürüye karşı koyuyorsa, bir halk dokuz yıl on yıl asker olmaya karşı çıkıyorsa, bu gericilik değildir. Dadaloğlu başkaldırmanın şairidir. İlericilik gericilik olarak da düşünülmez bu. Türkmenin düzenini bozmaya kalktığın zaman başkaldırıyor. Bu gerici başkaldırma değil, dışardan müdahaleye başkaldırmadır. Onun için bunun şairi eğer başkaldırıcı şair oluyorsa, insanlığın başkaldıran şairidir. Çağlar tutuyorsa bunu, şimdi, Ferman padişahın, dağlar bizimdir sözü, bugüne de cevap veriyorsa, bugünün de şairidir. Pir Sultan ölür, dirilir diyorsa, bir başkaldırı adımının ebediliğini türküsünde söylüyorsa ve bu çağda delikanlımız Taksim meydanında bağırıyorsa, “birimiz ölüp, birimiz diriliriz” diyorsa, Pir Sultan buna cevap veriyorsa, o bu çağın şairidir.
— Romanlarındaki bazı tipler, tükenip gidenleri mi yansıtıyor?
— Öleni ve doğanı... Ölenin ve doğanın arasındayım.
— “Doğanın ve ölenin arasındayım” diyorsun ya, doğayı da öldürüyorlar...
— Doğa öldürülüyor. Bu bir sömürü düzeni sorunudur. İnsanoğlunun yaratıcılığını sömüren, her şeyini yok eden kapitalist sınıf elbette doğayı da onunla birlikte sömürüp yok edecekti. Şimdi kapitalist sınıf doğayı sömürüp insanlık gibi ediyor. Nasıl insanlığın bütün değerlerini yıkıma uğratmışsa, doğasını da ona benzetecekti. Yıkım bir bütündür, sömürü bir bütündür. İnsanlığı yıkıma uğratan kapitalist sınıf bizi yaratan doğanın da gözünün yaşına bakmayacaktır. Öyle de oldu. Ben romanlarımda bu iki korkunç yıkıma, sömürüye karşı çıkmak istiyorum. Bu iki korkunç ölümü, yıkımı ta yüreğimin başında duyuyorum.
— Sen buna tanık oldun.
— Ben Adanada buna tanıklık ettim... İki yok oluş beş aşağı beş yukarı aynı günlerde de oldu. Başkası da olamaz. Bu bir ekonomik oluşumdur.
— Bu değişen çevreyi ve bu tipleri de biliyorsun.
— Nedir bu tipler? Hangi çerçevenin içinde? Büyük bir savaşımın içinde Çukurova insanı. Ve bu ekonomik savaşımın içinde, bu doğa parçası üstünde, bütünüyle bir dünyayı romanda yaratmadan insan eksik kalıyor. Elbette romancının işi, insan psikolojisinin en derinine varmaktır. İnsan psikolojisi de sonsuzdur. Tolstoyda bitmez. Homerosta bitmediği gibi, Çehovda bitmez, Charlie Chaplin’de bitmediği gibi. Sonsuz aşamalar vardır insan psikolojisinde, onu da sanatçı yaratır. Sonsuz bulgular olacak. Nasıl dünyada her yeni şeyi keşfediyorsak, doğayı yeniden keşfediyoruz, atomlarıyla, uranyumlarıyla, bilmem neleriyle daha kim bilir, bizim doğada bilmediğimiz ne büyük olanaklar var. İnsan psikolojisinde de sonsuz olanaklar var. Ama bu psikolojiyi doğru saptayabilmek için, o çerçeveyi çok çok iyi bilmek gerek.
— Değişimden önceki doğayı da iyi biliyorsun sen.
— Şöyle bir doğa parçası, çok somut söyleyebilirim: Binlerce dönümlük kamış, göz alabildiğince. Binlerce dönümlük karaçalılık. Çukurovanın içinde dokuz, on tane büyük göl kadar bataklık. Bataklıkta sazlıklar. Ve bataklıkta pembe pelikanından tut, bir kuş meşheri. Kazı, ördeği, göçmen kuşlarıyla... Sonsuz... Kartallar doluydu Çukurovada...
Kartallar bütün Çukurovayı yemek için oraya yığılışıyorlar. Kuşlarıyla, Toroslarıyla, keklikleriyle bilmem neleriyle. Örneğin Çukurovaya binlerce ceylan geliyordu güneyden. Adana yakınına kadar ceylan gelmiş... Hele bizim Osmaniye tarafları ağzına kadar. ‘Atı yeğin ceren kovar’ diye türküler var. Ve türkülere geçiyor cerenle insan ilişkisi. Şimdi bütün bu Çukurovanın feodal düzeni, örneğin (1950’lerde, kapitalist ilişkiler geldiği zaman) Akçasaz bataklığının kurumasını biliyorum. Herif vurdu eksberötürü, yemin ediyorum, üç ayda bir damla su bırakmadı. Akıttı Ceyhan ırmağına gitti. Bataklıklar, kamışlıklar kalmadı, hepsi tarla oldu. Traktörler gece sabahlara kadar kök söktü. Sular değişti, ağaçlar değişti. Şimdi sonuç ne biliyor musun, Çukurovada hiçbir böcek kalmadı, tarım ilaçlarını attılar, ne böcek, ne karınca kaldı. Apayrı bir yozlaşmış sinek türü çıktı. Ak sinek, beyaz sinek. Şimdi, sınıf değiştikçe doğa da birlikte değişir.
— Romanlarında anlattığın ocaklar da vardı...
— Binboğalar Efsanesindeki demirci ocağını söylemek istiyorsun herhalde. Ben ocakların sonuna yetiştim. Her hastalığın bir ocağı vardı. Birçok zenaatin de ocakları vardı. Örneğin yılancık ocağını biliyorum. Yılancık çıkaranlar ocağa giderler, orada hastalıklarını iyileştirmeye çalışırlardı. Bu yüzyıllardan bu yana o ailenin uzmanlığıydı. Son yıllara kadar Anadoluda dolaşan bir Kırlangıç Oğulları ocağı vardı. Bu ocaktan kişileri ben de tanıdım. Bunlar katarakt ameliyatı yaparlardı. Dini ocaklar tekkelerdir. Doğu Anadoluda destancı ocakları son yıllara kadar yaşamıştır. Müzik ocakları da vardı. Örneğin Aptal dedikleri davulcular da bir ocaktırlar... Çalgıcı ocaklarıdır bunlar. Bütün bu ocaklar kuşaktan kuşağa el vererekten gelişmişlerdir. Birinci kuşağın deneylerine ikinci kuşak kendi deneyimlerini katmıştır. İnsanlık böyle yaşamıştır, bugüne dek böyle gelmiştir. Günümüzde şair ocakları kalmadı sanıyorum. Babadan oğula geçen şairlik... Çukurovada böyle bir aile vardı, Tamdoğan ailesi... Dadaloğlu, Dadaloğlunun torunu Aşık Yusuf, Aşık Yusufun oğlu Aşık Hakkı... Aşık Hakkı da son... Sanırsam oğlunun birisi şimdi Adanada doktor...
— Kapitalist ilişkiler içindeki makina, doğayı öldürüyor.
— Makinayla doğayı öldürmek, ormanları sökmek, suları kurutmak, otları, böcekleri, hayvanları öldürmek daha kolay oldu. Feodal düzenin doğasıyla kapitalist düzenin doğası ayrı ayrı şeyler oldular. Feodal düzenin doğası daha az sömürülüyor, daha az öldürülüyordu. Kapitalist düzen makinaları, tarım ilaçlarıyla doğayı daha çabuk öldürüyor, değiştiriyor, daha çok sömürüyor, sömürdüğü işçi gibi ona da ancak yaşayacağı kadar bir şeyler veriyordu. İşçiye yaşayacağı kadar bir şeyler bırakmak zorunda olan kapitalist düzen, bunu da doğadan esirgiyor, doğayı salt hiçbir şey vermeden sömürüyordu. İşte dünyamız da böylesine bir ölüm, yıkım karşısında kaldı. Bu acı, benim romanlarımın ana konusu. Bundan başka da konuya el uzatacağımı sanmıyorum. Bu öldürülen dünya karşısında da salt ağıtçılık yapmak da istemiyorum.
— Peki, ne yapmak istiyorsun Yaşar Kemal?
— Savaşıma girmek istiyorum ya, Türkiyede iyi niyetli insanlar akılsızcasına bin parçaya bölünmüşler. Dünyada da en çok yurdumuzun doğası öldürülüyor. Çünkü dünyada da en çok sömürülen ülke yurdumuz. Yurdumuzu bütünüyle ölümden ve yıkımdan ancak sosyalistler kurtarabilirler. Uydurma sebeplerle de yurdumuzdaki sosyalist gücü bin parçaya ayıranların, bu ahmaklığı yapanların Allah bin belalarını versin. Bunu da içimde ölüm acısı gibi duyuyorum. Bu akılsız, bu sebepsiz bölünmelere akıl erdiremiyorum. Aralarındaki sözümona düşünce ayrılıkları en küçücük incir çekirdeğini bile doldurmaz. Bir gün bu küçük burjuva davranışlı sosyalistler arkalarına baktıklarında, bir yıkımla karşılaşacaklar... Kültürümüz ölmüş, doğamız ölmüş, insanımız yozlaşmış, yabancılaşmış... Ve aralarında incir çekirdeğini doldurmayan sözümona düşünceler... Ve ondan sonra biribirlerinin yüzüne, insanlığın yüzüne nasıl bakacaklar, çocuklarının yüzüne bakabilecekler mi? İşte bir gün bu insanları da yazmak isterim.
— Başka neler yazacaksın?
— Feodal düzenden kapitalist düzene geçerken olanı biteni, doğanın da sınıflarla birlikte değiştiğini Demircilerde yazdım. Demircilerin üçüncü cildinde de bu işte daha derine ineceğim sanıyorum.
Kırmızı Leylekte, bu daha iyi görülecek. İnsanoğlunun alınterini sömüren bir düzen, doğanın da gözünün yaşına bakmaz, doğayı da aynı biçimde sömürür ve yokluğa, ölüme mahkum eder.
— Bu en büyük güncel bir sorunumuz...
— Yeryüzünün bir tek güncel şeyi var şu anda, bütün insan soyunun büyük sorunu sömürü. İnsanoğlu insanoğlunu sömürüyor, bundan daha güncel bir şey olamaz. İkinci büyük güncel şey, insanoğlu doğayı da öldürüyor. İçinde yaşadığı, kendisini var eden doğayı bütünüyle öldürüyor. Doğayı öldürürken ne oluyor, bir gün delilikler romanı yazarsam şaşmayın. Hepsi deli insanlardan bir roman yazarsam şaşmayın. Çünkü doğanın dengesi bozulduğu zaman insanın iç dengesi, psikolojik dengesi de bozuluyor.
— İzin verirsen başka bir konuya geçeceğim. Ceyhun Atuf Kansu, senin için şöyle seslenmişti:
“Yaşar Kemal yaylaların sözlüğü
.....................
Ki sen doğadansın çiçekçedir ana dilin.
.....................
Kalkıp bir gün Binboğanın dağlarından
Türkçeyi bir çam ağacı gibi taşıyan değil misin
Başkaldırının yaz ateşine, sevinin nar gölgesine
Ya bir kekikli kaya değil midir
Ardında tüter Dadaloğlunun barutu
Karışır sendeki özlemlerin yarpuz kokusuna. “
— Ceyhun Atuf Kansu büyük bir ozandır. Bütün büyüklerin saflığı, çocuksuluğu onda da vardır. Gençliğimde sevdiğim saydığım arkadaşlarımdandı. Beni sevdiğini bilirdim. Ortadirek romanım için, benim için en güzel yazılardan birisini o yazmıştır. Ceyhun gibi büyük, yürekli, görkemli bir ustanın bana böylesine seslenmesi, benim ömrümün en büyük mutluluğudur. Böyle büyük bir ustanın yüreğinde bir yer bulabilmek, halkın yüreğinde yer bulabilmektir benim için. Ceyhun Ustadan bir sevgi çiçeğinin bana gelmesi, benim övünç payımdır.
— Ceyhun Atuf Kansu’nun değeri yaşarken anlaşıldı mı dersin?
— Ceyhun Usta, değeri anlaşılamamış yalın bir destancıydı. Ceyhun Atuf Kansuyu yaşarken de, öldükten sonra da hiçbirimiz gereğince değerlendiremedik. Değerlendiremezdik de... O kadar halktan uzağız ki. Ceyhunun yanında, yüreğinin sıcağında olamazdık. Biz böyle halktan uzak durdukça, daha da uzaklaştıkça daha çok Ceyhunlar anlaşılmadan gideceklerdir.
— Tekmil bu söyleşimizden sonra, neyin savaşımını vermeli, neyi kurtarma çabasında olmalı sanatçı?
— Bizim savaşımız, yani sosyalist edebiyatçının, sosyalist militanın, sosyalist insanın savaşımı şöyle olur: Bu bütün bir savaştır, bir dünyayı kurtarma savaşıdır. İnsanoğlunun alınterini kurtarmaya, insanoğlunun insanlığını, insanoğlunun insani değerini kurtarmaya çalışırken insanoğlunun üstünde yaşadığı doğayı da kurtarmaya çalışıyoruz.

Nail Çakırhan’ı Kaybettik

28/10/2008 · Kategori: Haber-Izlenim

Nail Çakırhan’ı kaybettik

image

Uluslararası Ağa Han mimarlık ödülü sahibi mimar, şair ve edebiyatçı Nail Çakırhan (Nail V.) 98 yaşında hayata veda etti.

soL (HABER MERKEZİ) Can Yücel’in, “yüksek mimardan geçilmeyen bu ülkede yüksek olmayan mimar bir tek Mimar Sinan var, diyordum. Bir ikincisi var yüksek olmayan bir mimar, Nail…” sözleriyle anlattığı ödüllü mimar, şair ve edebiyatçı Nail Çakırhan, Muğla Özel Yücelen Hastanesi’nde on altı gündür mücadele ettiği kolon kanserine yenik düştü. 98 yaşında hayata gözlerini yuman Çakırhan, şiirlerinde kullandığı Nail V. adıyla da tanınıyordu.

Davalı şiirlerin mimarı Nail V.
1910 yılında Muğla’nın Ula ilçesinde doğan Çakırhan, Konya Lisesi’nde okumaya başladığı yıllarda şiirle tanıştı. Henüz öğrenciliği sırasında yazdığı bazı şiirler nedeniyle gözaltına alındı, hakkında davalar açıldı ancak hepsinden beraat etti. Konya Lisesi’nde yazdığı davalı bir şiiri, “Resimli Ay” dergisinde çalışmakta olan Nazım Hikmet’in dikkatini çekti. Şiiri çok beğenen Nâzım, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin çıkarmakta oldukları “Hareket” dergisinde yayınlattı. Bu defa İstanbul’da aynı şiir nedeniyle dava açıldı. Altı ay ceza aldı. Ancak, temyiz bu kararı resen bozarak beraat kararı verdi. Nâzım Hikmet’le bu olay dolayısıyla tanıştılar.

1+1=Bir
Çakırhan bu yıllarda İstanbul’da hukuk ve tıp fakültelerinde kısa sürelerle okuduktan sonra ayrıldı ve Nâzım Hikmet’in önerisiyle basında çalışmaya başladı. Bir yandan Cumhuriyet gazetesinde düzeltmenlik yaparken, bir yandan da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam etti ve şiir yazmaya başladı. Şiirleri “Resimli Ay”da yayınlandı.

1930’da Nâzım Hikmet’le ortak yapıtları “1+1=Bir”i çıkardılar. Bir dönem Nâzım Hikmet’in babasının evinde birlikte kaldılar ve iki yıl sonra da “komünist teşkilatı kurmaktan” gözaltına alındılar. Bu kez Bursa Cezaevi’nde Nâzım’la aynı koğuşu paylaştı. 1933’te, Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle çıkarılan genel aftan yararlanarak serbest bırakıldı. Cezaevi döneminden sonra, Yunus Nadi’yle görüşerek Cumhuriyet gazetesiyle birlikte Hayat Ansiklopedisi’nin düzeltmenliği görevlerini üstlendi.

Moskova yılları
Sosyalist birikimini geliştirmek için sosyalizmi yerinde görmek ve eğitim almak isteyen Çakırhan, 1934’te Moskova’ya gitti. Üç aylık Rusça eğitiminden sonra Moskova Doğu Halkları Üniversitesi'ne (KUTV) girdi. İki buçuk yıl sosyalizm ve ekonomi gördü. Stalin, Tito, Hoşimin, Kurşçev, Dimitrov gibi önemli bazı siyasetçilerle tanışma fırsatı buldu. Sosyalizm uygulamalarını yakından görmek istedi ve Moskova yakınlarında bir tekstil fabrikasında bir süre çalıştı. Orada evlendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine 1937 yılında Türkiye’ye döndü.

Tan Gazetesi, sosyalist siyaset ve yine cezaevi
Türkiye’ye döner dönmez ihbar üzerine tutuklanan Çakırhan’ın, pasaportsuz yurtdışına çıkmak dışında bir suçu bulunamadığından tecil edildi. 1938’de Tan gazetesinde çalışmaya başladı. 1945'te Sabiha ve Zekeriya Sertel’in çıkardıkları “Görüşler” dergisi sekreteri oldu. O güne kadar görülmedik bir rekor kırarak ilk sayısı 55 bin satan dergi, 4 Aralık 1945’te Tan Matbaası yakılınca görkemli başladığı yayın hayatına veda etti.

1946’da kurucuları arasında yer aldığı Türkiye Sosyalist Emekçi Partisi'nin kapatılması üzerine tutuklanan Çakırhan, dört yıl yattıktan sonra 1950 affından yararlanarak serbest kaldı.

Mimaride Çakırhan imzası
Çakırhan bir süre yurtdışında kaldıktan sonra, Türkiye’ye dönerek, Adana Karatepe’de arkeolojik kazıda çıkan buluntuların restorasyonu, korunması ve sergilenmesi için geniş bir alanın saçaklıkla örtülmesi işini aldı. Projeyi, mimarı Turgut Cansever’le birlikte yürüten Nail Çakırhan, Türkiye’nin ilk açık hava müzesini ve ilk geniş saçaklı “çıplak beton” uygulamasını gerçekleştirdi.

Kazı evi, karakol, orman bölge şefliği binaları, bölge yatılı okullarının inşaatını, 1963’te Ankara’da, projesi yine Turgut Cansever’e ait olan Türk Tarih Kurumu binasının inşaatı takip etmiştir. Alman Lisesi’nin inşaatından sonra sağlığında sorunlar başlayan Çakırhan, 1970’te, doktor tavsiyesine uyarak eşi Halet Çambel ile birlikte Akyaka’ya yerleşti. Buradaki evlerini inşa ettikten sonra çok beğenilince, Çakırhan için ödüllü mimari eserler dönemi de açılmış oldu.

1983’te, dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden Ağa Han Uluslararası Mimarlık Ödülü’ne layık görülen Çakırhan, mimarlık eğitimi almamış olması, mimarlıkta alaylı-mektepli, geleneksel-çağdaş tartışmalarının çıkmasına neden oldu. Çakırhan’ın çeşitli otel inşaatlarının yanı sıra Letonia, Montana gibi büyük tatil köyleri de eserleri arasında yer alıyor.

http://haber.sol.org.tr/

TAŞKÖPRÜ'DE BASIN

19/10/2008 · Kategori: A_ Ali SAHIN _A_ Alsah_ Yazilari

Numan__Ozdemir.jpg

numanozdemir_taskoprununsesi.jpg

FOTOĞRAFLAR:

Numan ÖZDEMİR
ve
TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ
Gazetesi)


TAŞKÖPRÜ'DE BASIN

ALİ ŞAHİN
______________________________________________

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete.Tek Sayı / 30 Ağustos 1950. İlk sayısından sonra çıkmamıştır. Sahibi ve Mesul Müdürü: Şem'i DALAY; Mücadele Matbaası. Kastamonu. İlçenin ilk gazetesi. Başlık altında: "Halkın Dili, Hakkın Dili" Çarşamba günleri çıkar siyasi gazete olduğu yazılıdır.28x41 ebadında, fiyatı 5 kuruş.

TAŞKÖPRÜ: Haftalık gazete. (6 Mart 1959- 22 Nisan 1960) Sahibi ve Mesul Müdürü: Ergin TÜFEKÇİ; Doğrusöz Matbaası. Kastamonu. Çarşamba günleri çıkar. 28x41 ebadında, 4 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 5 kuruş.

TAŞKÖPRÜ'DE UYANIŞ: (5 Mart 1969- 5 Mayıs 1969) Sahibi: TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) adına; A. Cahit ARIKAN, Yazı İşleri Müdürü: Zeynel YURTSEVEN. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Genç fikirli demek, gerçek fikirli demektir. K. ATATÜRK" yazısı bulunmaktadır. 41x57 ebadında, 6 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

GÖKIRMAK: Haftalık gazete. (13 Mart 1970- ../.. 1974).Sahibi: Mahmut ESKİ, Ziya SEZEN(Kısa bir süre sonra ayrılmıştır); Mesul Müdürü: Halit TERZİOĞLU. Yenises Matbaası. Kastamonu. Başlık altında: "Haftalık Siyasi ve kültürel gazete" yazısı bulunmaktadır. 35x50 ebadında, 5 sütunlu, 2 sayfa, fiyatı 25 kuruş.

TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ: 15 Günlük gazete. (1 Ağustos 1975- ../../ 1988) Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Numan ÖZDEMİR. Yeni Kastamonu Matbaası. Kastamonu. Başlığın altında: "Siyasi ve Kültürel gazete. 15 günde bir Cuma günleri çıkar" yazılıdır. 308. sayıdan itibaren gazete el değiştirmiş, Numan ÖZDEMİR, gazeteyi Eczacı Metin BAKIRCI'ya devretmiştir. İlçenin en uzun ömürlü gazetesi olma özelliğini taşıyan TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ gazetesinin bütün sayıları tam olarak Taşköprü İlçe Halk Kütüphanesinde mevcuttur.

GÖKIRMAK: (Taşköprü Belediyesi). 1993 Sahibi: Taşköprü Belediyesi adına: Hasan ALTAN. Genel Yayın Yönetmeni: Muzaffer YILDIZ. Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ersin TABAKER. Damla Grafik Tesisleri. Başlık altında "Taşköprü Belediyesi'nin Yayın Organıdır" yazılıdır.

Kaynaklar: 1. Hazma ÇİÇEK, Taşköprü İncelemesi (Basılmamış İnceleme. Taşköprü Halk Kütüphanesinde mevcut olup öğrenciler ve araştırmacılar için önemli bir kaynaktır.). (Hazma ÇİÇEK: Emekli. Taşköprü Halk Kütüphanesi eski Müdürü)
2.Aziz DEMİRCİOĞLU: Yüz Yıllık Basında Kim Kimdir?

Ali ŞAHİN



____________________________________________

EKLER:

____________________________________________

TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ:
______________________________________________

15 Günlük gazete. (1 Ağustos 1975- ../../ 1988) Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Numan ÖZDEMİR. (*) Yeni Kastamonu Matbaası. Kastamonu. Başlığın altında: "Siyasi ve Kültürel gazete. 15 günde bir Cuma günleri çıkar" yazılıdır. 308. sayıdan itibaren gazete el değiştirmiş, Numan ÖZDEMİR, gazeteyi Eczacı Metin BAKIRCI'ya devretmiştir. İlçenin en uzun ömürlü gazetesi olma özelliğini taşıyan TAŞKÖPRÜ'NÜN SESİ gazetesinin bütün sayıları tam olarak Taşköprü İlçe Halk Kütüphanesinde mevcuttur.
______________________________________________

(*) KENDİ KALEMİNDEN NUMAN ÖZDEMİR
______________________________________________

"BEN NUMAN ÖZDEMİR

Doğum tarihi : 05/04/1921
Ölüm tarihi : 01/01/2003

Kastamonu ili, Taşköprü ilçesi Aşağıçayırcık köyünde 1921 yılında doğdum. Anam ben 10 yaşındayken rahmete kavuşmuş HANIFE, babam çiftçi HÜSEYİN ÖZDEMİR. Taşköprü ilk okulunu bitirdikten sonra gedikli hazırlama orta okuluna girdim. 1941 yılında istihkam gedikli çavuş olarak ordudaki hizmetime başladım.

Hizmetimin son yıllarında Ankara Ticaret lisesi akşam kurslarında daktilografi ve stonoğrafi öğrendim. 1950 de karayollarında başlayan sivil hayatımda daktilografi bilmemin yararı oldu. 1954 yılında TBMM'nde ikinci kez stonoğrafi öğrendim. 1959 dan 1967 ye kadar stonoğraf olarak çalıştım. 1967 de İstanbul belediye meclisi stonoğraflığına nakil edildim. TBMM'nde stonoğraf arkadaşlarıma 10 parmak daktilografi öğrettim. Bu arada kendimde standart Türk klavyesini öğrendim. İstanbul belediye meclisine nakil edildikten sonra yazılı öğretim denemesi yaptım. Nihayet 25 yıllık yazma 10 yıllık da öğretim tecrübesine güvenerek KENDİ KENDİNE 10 PARMAKLA DAKTİLOĞRAFİ kitabını 1971 yılında yayınlamaya karar verdim."

(NUMAN ÖZDEMİR, KENDİ KENDİNE 10 PARMAKLA DAKTİLOĞRAFİ, 1971, Arka kapak yazısından alınmıştır.)
______________________________________________

http://www.blogcu.com/alisahin37/388026/

Kedilerin Farkı... Orhan Erinç - Geçmişten Geleceğe

19/10/2008 · Kategori: Fikra

Orhan Erinç   - Geçmişten Geleceğe

Kedilerin Farkı...

Pazartesi günü çıkan Sansür Yok Ama Mantığı da Yok mu?” başlıklı yazıda, sansürü kapsamlı biçimde tanımlayan bir belgeyi aktarmış, günümüzle benzerliğini irdelemeyi de okurlarımıza bırakmıştım.

Bir arkadaşım benzerlik olmadığını söyledi. Gerekçesi de gayet tutarlıydı:

O dönemde sansür vardı. Yasaklanan haberler ve sözcükler kapsamında olanlar sansür görevlileri tarafından çıkarıldığı için sorun yaşanmıyordu. Olsa olsa gazetenin ya da yazarının sabıkasına bir çentik daha atılıyordu.

Şimdi öyle mi? İhbarcılar kol geziyor. Siyasetçiler de suçlama fırsatını yakalamanın öfkeli mutluluğuyla demediklerini bırakmıyorlar. Hedef gösteriyorlar ve genelde de başarılı oluyorlar. Hafiyelik bile modernleşip telekulak oldu.” “Haklısın demenin dışında, itiraf edeyim ki yanıt bulamadım.

***

Bugün de Orhan Veli Kanıkı (1914 - 14 Kasım 1950) misafir ediyorum. Kedi muhabbetine katkısı da cabası...

Önce Kuyruklu Şiir”:

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

Benimki aslan ağzında;

Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim;

Kolay değil hani;

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Sonra da ölümünden 10 ay önce Yaprak dergisinde yayımlanan Cevapşiiri.

Açlıktan bahsediyorsun;

Demek ki sen komünistsin.

Demek bütün binaları yakan sensin.

İstanbuldakileri sen

Ankaradakileri sen...

Sen ne domuzsun, sen!”

Yine benden bu kadar. Gazetelere bakıp günümüzle karşılaştırarak irdelemek sizlere düşüyor.

***

Terör ve teröristlerle mücadele etmek, Türkiyenin de kabul ettiği uluslararası belgelere göre devletlere ana sütü gibi helal bir hak.

Ama demokratik hukuk devleti tanımı bizdeki gibi kitapta kalakalmış olmayan ülkelerde uygulanan biçimiyle...

Bizde de terörle mücadele için çıkarılmış yasalar var.

O yasalara göre, aralarında gazetecilerin de yer aldığı çeşitli mesleklerden yurttaşlar da terörist tanımı kapsamında.

Kürt asıllı yurttaşlarımızla ayrılıkçı teröristleri aynı kaba koyanların mantığını yansıtan tasarılar, sıradan yurttaşları da kapsayacak biçimde yasalaşıveriyor.

Türkiyenin iç ve dış güvenliğinden sorumlu tutulan kurumlar (asıl sorumlunun siyasi iktidar olduğunu unutmayalım) gözaltı süresinin uzatılmasını istiyorlar.

Gerekçeleri de açık.

Kuş uçmaz kervan geçmez yalçın dağların tepesinde yakalanan ya da teslim olan teröristleri cumhuriyet savcılarına götürmek, hem görevlilerin sayılarının azalmasına neden oluyor hem de belirlenmiş olan süre yetmiyor.

Ne yapmak gerekli? Doğal olarak süreyi uzatmak.

Ama bizim siyasetçilerin aklına isteğin sınırlı gerekçesi yatmıyor. Bir başka deyişle, fırsatını bulup kendilerinin terörist konumunda tanımladıkları kişileri de kapsam içinde bırakmama yollarını arıyorlar.

Ortam zaten müsait ve kendi yandaşlarına dokunacak bir yanının da şimdilik bulunmadığını düşünüyorlar.

Fikir suçuna hapis yetmiyor ki gözaltı sürelerini arttırarak hoşlanmadıklarını daha kolay kodese atmanın yollarını bulmanın mutluluğunu yaşıyor olabilirler.

Ama Türkiyeyi her gün biraz daha zor yaşanır duruma getirdiklerinin ayırdında olmadıkları da ayrı bir gerçek...

oerinc@cumhuriyet.com.tr

17 Ekim 2008 - Cumhuriyet

50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı

30/9/2008 · Kategori: Fikra

 

50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı


50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı

AVNİ ÖZGÜREL
YORUM / 28/09/2008

Geçtiğimiz hafta Türkiye TV ekranları önünde bir tartışmaya kilitlendi: Kılıçdaroğlu- Fırat tartışması...
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın muhatap olduğu yolsuzluk, kaçakçılık, nüfuz suistimali gibi ağır suçlamaların ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkmasına basının ‘düello’ denilmesi elbette sebepsiz değil; zira siyasi tarihimizde böylesi bir tartışmanın örneği yok... Geçmişte olanlar yazılı basında süren demeç savaşı ya da Turgut Özal’la Necdet Calp’in televizyonda Boğaz Köprüsü gelirlerine dayalı pay senedi satışı yapılıp yapılamayacağı örneğinde olduğu gibi hizmet tartışmalarıydı.
Siyasi tarihimizde bana göre en sert ve sonuçları bakımından da önemli olan tartışma konusu İspat Hakkı meselesiydi.
1950’de ve 1954’te ardı ardına iki seçim kazanmış olan Demokrat Parti ve Başbakan Adnan Menderes’in siyasi hayatında dönüm noktası olan ‘ispat hakkı’ ekonomik daralma
sebebiyle hükümetin kurduğu ‘Döviz Tahsis Komisyonu’nun çalışmalarından kaynaklandı.

Yolsuzluk suçlaması yasaktı
Demokrat Parti’yi bölünmeye sürükleyen gelişmelerin temelinde eski Ceza Kanunu’nun 481. maddesi yatıyordu. Buna göre gazeteler bir kimseyi yolsuzluk, hırsızlık v.s. sebeplerle suçlama hakkına sahip değillerdi. Bu iddialarını kanıtlayacak belgelere sahip olsalar bile bunların yayımlanması mümkün değildi. Tek parti döneminde toplumda infial doğurması muhtemel skandalların önünü kesmek amacıyla çıkarılan yasanın istisnası devlet memurlarıydı. Memur ve müstahdemler hakkında bir suçlama söz konusu olduğunda iddianın ispatı, delillerin ibrazı mümkündü. Siyasetçilere gelince 1949’da Yargıtay onların devlet memuru sayılamayacağına dair verdiği kararla siyasetçileri ‘hakkında belge açıklanamayacak kişiler’ sınıfına sokmuştu...
Döviz Tahsis Komisyonu konusunda ise talepte bulunan ama tahsis alamayan iş adamlarının ihbarları, bu konuda elde edip sundukları belgeler vardı elde. Beş bakandan oluşan komisyonda görevli bazı bakanların tahsislerden yüzde 10’a varan oranda komisyon aldıkları söyleniyordu. Demokrat Parti’nin hırçınlığı iddiaları gündeme taşıyan gazeteleri hatta bu gazeteleri basan matbaaları kapatmaya kadar vardı. Başbakan ve çevresindeki kadro milletvekili ve bakanların sıradan devlet memuruyla aynı şekilde mütalaa edilmesine karşıydılar. Menderes ‘Buna izin verdiğimiz takdirde hakkında suçlamada bulunulan bir siyasi iddialar asılsız çıksa dahi lekelenmiş olacaktır Zira delillerin toplanıp değerlendirilmesi bir-iki günde yapılacak iş olmadığından, gerçek ortaya çıkana kadar suçlanan kişi zan altında kalacaktır..’ diyordu.

Demokrat Parti’li basın
Bilinen o ki 1949’da Zafer Gazetesi’nin yayına başlamasına kadar Demokrat Parti kendisini destekleyen bir yayın organına sahip değildi. Sadece bazı gazetelerin ya da gazetecilerin münferit desteğine dayanıyordu.
Menderes’i kendisine yakın bir basın ortamı oluşturmak konusunda kararlı hale getiren sebep de CHP’nin resmi yayın organı olan Ulus Gazetesi’nde karikatürist Ratip Tahir Burak’ın hükümet üyelerini dansöz, muhtelif hayvan ve yaratıklar şeklinde gösteren çalışmalarıydı. DP iktidarının ilk gününden itibaren başlayan bu üslup Menderes’i yeni bir basın kanunu hazırlamaya sevk etti.  Buna göre gazete sahipleri, başyazarlar, yazıişleri müdürleri, makale yazarları ve siyasi muhabirler için yüksekokul mezunu olma şartı getirildi. Gazeteciler eğitim durumlarını gösterir belgeleri ilgili mercilere vermek zorunda bırakıldılar..  Daha sonra bu da yetmedi gazete kâğıdına büyük oranlarda zamlar yapılmaya başlandı. Menderes 1957 seçimlerinde partisinin oy kaybını basının aleyhte tavrına bağlıyordu zira.  Gazeteler ebat ve sayfa sayısını sınırlamak zorunda bırakıldı, seçim dönemlerinde muhalif basın kâğıt ve mürekkep bulmaz hale geldi. Nihayet o dönemde gazeteleri ayakta tutan tek sağlam gelir kaynağı olan resmi ilan hükümet yetkisine alındı. İktidar istediği gazeteye ilan musluğu açıp istemediğine kapatır konuma geldi.

‘Kaderimi ellerinize bırakıyorum’
Rahatsızlık o boyuta tırmandı ve tutuklanan gazeteciler meselesi öylesine dal budak sardı ki Demokrat Parti içinde bazı milletvekilleri hükümeti, hatta doğrudan Başbakan Adnan Menderes’i suçlamaya başladılar. İstedikleri ‘hükümetin manevi şahsiyeti aleyhine’ suç işledikleri iddiasıyla mahkûm edilen gazeteciler için ispat hakkı istemekti. Ancak Menderes bunu kabul etmedi.. İspat hakkı isteyen milletvekillerinden dokuzunu partiden ihraç etti. Bunun üzerine 10 milletvekili istifa ettiler. Ancak krizlerin ardı arkası kesilmedi. Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı hakkında verilen gensoru DP Meclis Grubu’nu patlama noktasına getirdi. Bütün kabine toptan istifa etti. Ve Menderes kürsüye çıkarak ‘ Siyasi kaderimi sizin oylarınıza terk ediyorum’ şeklinde dramatik bir konuşma yaparak durumu toparladı. Onun teşekkür için kürsüye çıktığında heyecan içinde aşırı sözler sarf ettiği ‘Dilerseniz hilafeti bile getirebilirsiniz dediği’ ünlü konuşma budur.

Dullar ve Reçeller

12/9/2008 · Kategori: Roman Inceleme

Dullar ve Reçeller

Kenan Biberci'nin yeni hikâye kitabı Dullar ve Reçeller (Kanat Kitap, Mayıs 2008), aynı adlı hikâye ile başlıyor. 'Bir kilo çilek, bir kilo şeker, bire bir' diye anlatıyor kadınlar birbirlerine reçel tariflerini. Onların tariflerini dinlerken dünyalarına giriyoruz. Diyaloglara kulak misafiri olmak zorunda kalan delikanlının aracılığıyla kıt kanaat geçinen, bu yoksul kadınların dünyasına...

Metin Celal

Cumhuriyet / Kitap- İkinci hikâye 'Eşya Tabiatı Gereği Eskiyor'da dürüst ve kuralcı işadamı Sadullah Bey'in bir bayram günü yaşadıkları, yetiştirdiği elemanların ziyaretine gelmesi evdeki eskimiş mobilyadan yola çıkılarak anlatılıyor. Sadullah Bey'in günümüz ticari ilişkilerine hiç uymayan dürüstlüğü gibi evdeki mobilyalar da bugünün modasına uymuyor. Üçüncü hikâye 'Kapalı Aralık' haylaz bir öğrencinin bir ders boyu sınıfta yaşadıklarını, gözlemlediklerini aktarıyor. 'Nosyon, Formasyon, Uydurmasyon' ise yeni bir iş arayan fabrika çalışanı ile parktaki heykeline bakan heykeltıraşın söyleşileri ekseninde gelişiyor. Kitabın ana teması olan yoksulluk, yoksulların hayatına içeriden bakış da bu hikâye ile iyice belirginleşiyor. Dullar ve Reçeller, yoksulluk ana temasını taşısa da sadece bu temayı işleyen bir kitap değil. Ana eksenden kopan hikâyeler de var. Sanırım belli bir dönemde yazılan hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşturulmuş kitap. Sadece yoksulluk temasını işleyen hikâyelerden oluşsaymış sanırım etkisi daha güçlü olurmuş. Kenan Biberci, günlük hayatın küçük ayrıntılarını iyi gözlemliyor. Yalın anlatımını bu ayrıntılar renklendiriyor, derinlik kazandırıyor. Büyük şehirlerde tutunmaya çalışan, hayatta kalmaya uğraşan yoksul insanların hayatlarını anlatırken bu ayrıntılar önemli işlevler görüyor. Hikâye kahramanları elle tutulur hale geliyor. 'Pinokyo'lara Çarpmamak Lazım''dan başlayarak kitap yoksulluk temasını iyice kavrıyor. Anlatımdaki çok boyutluluk arayışı, hikâye içinde kahramanların bakış açılarına göre değişen anlatım yapısı son üç hikâyede iyice kuvvetleniyor. Anlatım ve konunun çeşitlenip çok boyutlanması açısından kitabın en etkileyici hikâyeleri bunlar. Son dönem hikâyecilerinde gerçekçilik eğilimi, yoksulların, alt ekonomik sınıfların, kaybedenlerin hayatlarına yoğunlaşma eğilimi Kenan Biberci'de de gözlemleniyor. Bence bu eğilim olumlu, Türk hikâyeciliğine yeni bir ufuk katacak nitelikte. Burada sorulması gereken tek soru, ayna tutarcasına toplumun bu kesimlerinin hayatlarından, günlük yaşamlarından parçalar anlatmak yeterli mi?

Paramparça aşklar, hayatlar

Zeruya Şalev, günümüz İsrail edebiyatının önemli adlarından. Romanları yirmiden fazla dile çevrilmiş, Avrupa'da çok satanlar listelerine girmiş. Çok satanlar listelerinde olması ve Türkçede yayımlanan ilk iki romanının 'Aşk Hayatım' ve 'Kadın ve Kocası' (Doğan Kitapçılık) adlarını taşıması başlangıçta beni biraz kitaplarından uzak tuttuysa da boş bir zamanımda okuduğum Aşk Hayatım, hiç de sıradan bir çoksatar yazarı ile karşı karşıya olmadığımızı kanıtlıyordu. Hemen, Kadın ve Kocası'nı da alıp okudum. Doğan Kitapçılık, beş yıl aradan sonra Şalev'in Paramparça Aşklar, Hayatlar'ını da (Çeviri: Çiğdem Canan Dikmen) dilimize kazandırdı. Böylelikle yazarın modern aşk üçlemesini de tamamlamış oldu. Zeruya Şalev, Paramparça Aşklar, Hayatlar'da biten bir evliliği anlatıyor. Daha doğrusu, kocasıyla bitmek bilmeyen tartışmalardan, kavgalardan bunalmış bir kadının evliliğini bitirme çabalarını. Çocuğuyla yalnız bir hayat kurmayı tasarlarken anne-babasının, arkadaşlarının, çevrenin ona karşı takındığı tavır, ayakta kalma çabaları romanın ana eksenini oluşturuyor. Evlilikten kaçarken yeniden âşık olması, yeni bir aile kurmaya doğru yönelmesi de işin cilvesi. Bu kez birbirlerini tanımayan üç çocuk, ikisi de evliliklerini bitirmek üzere olan bir kadın ve bir erkek aynı evde yaşama mücadelesi veriyorlar. Bu birliktelik belki de bir evliliğe son vermekten daha güç. Ama asıl önemlisi Şalev'in kendine has anlatımı. Şalev, anlatıcısının içinden geçenleri aktarıyor bize. Cümleler bitmiyor, sürekli birbirine bağlanıyor, aynı cümle içinde konudan konuya geçiliyor. İlk bakışta okuması güç görünse de yazarın üslubuna alıştıktan sonra anlatım sizi kendine çekiyor, bağlıyor. Şiirsel, ama akıcı bir dille insan ilişkilerinin ayrıntılarına dalmakla kalmıyor, görünenin ardındaki gerçek ruh hallerini de gözler önüne seriyor. İnsanların dünyanın neresinde olursa olsunlar modern hayatın içinde, ailenin, arkadaşların ve toplumun dayatlamalarına rağmen birey olma, istediği gibi yaşama, geleceğini belirleme çabasını çok ustaca anlatıyor.

Hep genç kalacağım

Sabahattin Ali, eşine yazdığı bir mektupta 'ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım' diyor. Sürekli izlendiği için yurtdışına kaçmak isterken Kırklareli yakınlarında öldürüldüğünde 41 yaşındaymış. Hep genç kalacak kadar kısa olan hayatı oldukça hareketli ve verimli geçmiş. Hayattayken yayımlanmış dokuz kitabı var. Çeviriler yapmış, Aziz Nesin'le birlikte ünlü Markopaşa dergisini çıkarmış. Bir yandan da ailesini geçindirmek için öğretmenlik, memurluk gibi işlerde çalışmış. Kısa süreler cezaevinde yatmış. Memurluktan atılınca yaptığı son iş kamyonculuk. Hep Genç Kalacağım'da, Sabahattin Ali'nin yazdığı ve ona gelen mektuplar derlenmiş (Yapı Kredi Yay. Ağustos 2008). Sevengül Sönmez'in derlediği kitapta 1922 ile 1948 yılları arasında yazılmış mektuplar yer alıyor. 560 sayfalık bu eserden Sabahattin Ali'nin mektup yazmayı da, almayı da sevdiği anlaşılıyor. Hapislik zamanları bir yana işleri gereği sürekli ailesinden ve sevdiklerinden uzak kalan Sabahattin Ali için mektupların öneminin büyük olduğu anlaşılıyor. Eşi Aliye Ali'nin sakladığı bu mektuplarda öncelikle Sabahattin Ali'nin hayat hikâyesinde eksik kalan ya da bilinmeyen yönleri aydınlanıyor. Öğrencilik yıllarında arkadaşlarıyla kurduğu dostluk, gönül ilişkileri' Öğretmenlik yıllarında öğrencilerinin ona duyduğu derin sevgi ve bağlılık' Edebiyat ve siyaset hayatında geçirdiği evreler, kararsızlıkları' Nihal Atsız ve Nâzım Hikmet'le ilişkileri' Cami Baykurt'la ve Aziz Nesin'le birlikte gazete çıkarırken yaşananlar' Tüm bu olaylar mektuplarda anlatılıyor, tartışılıyor ve kafamızda Sabahattin Ali portresinin daha da belirginleşmesini sağlıyor. Diğer yandan da Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak 1948'e kadar geçen dönemde yaşananların bir panaroması da ortaya çıkıyor. Türkiye'de bir yazar, bir aydın olarak yaşamanın, düşünmenin, hele eser vermenin ne kadar güç olduğunu, sürekli hapis ya da işsiz kalma tehdidine rağmen Sabahattin Ali gibi insanların nasıl mücadele verdikleri de küçük olaylarda, ayrıntılarda örnekleniyor.

Yitik kent Ankara

Heyamola Yayınları, ilginç bir proje başlatmış. Türkiye'nin kentlerini oralı şairlere, yazarlara yazdırıyor. Dizinin ilk kitaplarından biri de Ankara hakkında. Şair Gültekin Emre'nin Yitik Kent Ankara'sı. Gültekin Emre, Konya doğumlu olmasına rağmen hayatının önemli bir bölümünü Ankara'da geçirmiş. Bu nedenle kendini Ankaralı hissediyor. 1956 - 1980 yılları arasında kendi hayat hikâyesine koşut olarak Ankara'nın bir monografisini oluşturuyor. Önsöz'de belirttiği gibi şairin hayat hikâyesi ile Ankara'nın monografisi iç içe geçiyor. Zaman zaman da biri öne çıkıyor. Gültekin Emre aynı zamanda 50'li yıllardan başlayarak 80'lere dek Türkiye'de yaşanan siyasi ve ekonomik değişimin de hikâyesini anlatıyor.Gültekin Emre, aile albümünden fotoğrafların izini sürüyor. Konya'nın Kongul köyünden kalkıp Ulus Hamamönü Mahallesi'ndeki eve yerleştiklerinde beş yaşında. Kitapta o günden başlayarak gördüğü, tanıdığı Ankara'yı anlatıyor. Ankara'da var olma çabaları, yoksul hayatları, günlük yaşamları ile birlikte Ankara'yı tanıyoruz. Anlatımını Çağdaş Türk şiirinden örneklere destekliyor. Ankara hakkında yazılmış edebiyat eserlerinden yararlanıyor. Gültekin Emre'yle birlikte Ankara'da dolaşırken rastladığımız yapılar, yerler hakkında kısa ve öz, ansiklopedik bilgiler alıyoruz. Semt semt gezdiriyor bizi şair. Ankara hakkında hemen hiçbir bilgiyi kaçırmamaya, yazılmış hiçbir kitabı, yazıyı atlamamaya çalışmış gibi. Biraz fazlası var ama iyi çalışılmış, güzel anlatımlı bir kitap Yitik Kent Ankara.

5 Eylül 2008

"12 Eylül, hükümeti elimden aldı"

12/9/2008 · Kategori: Soylesi

"12 Eylül, hükümeti elimden aldı"

12 Eylül'ün yıldönümde, DYP'li partilileri evinde ağırlayan Süleyman Demirel "Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki sorunlarını artık darbeyle çözmeyecektir." dedi. Konuşmasının devamında, Türkiye Cumhuriyet'inin değişmez ilkelerine atıfta bulunan Demirel, gündemdeki polemiklere girmekten kaçındığını "Ben daha çok günceli aşan şeyler söylemek isterim." diyerek belirtti.

AA

Ankara- Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, ''Büyük Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin hiç kimse altını oyamaz, onun kurduğu düzeni çökertemez, hiç kimse laik, demokratik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin birliğini, dirliğini bozamaz'' dedi.

"Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki sorunlarını artık darbeyle çözmeyecektir, sorunlarını tartışarak çözecektir'' diye konuştu.

DYP Genel Başkanı Çetin Özaçıkgöz, 12 Eylül askeri müdahalesinin yıl dönümü nedeniyle beraberinde bazı partililerle Demirel'i, Güniz Sokak'taki evinde ziyaret etti.

Demirel, kabulde yaptığı konuşmada, darbelerin genellikle hükümetlerin değiştirilmesini öngördüğünü ancak Türkiye'deki darbelerin sadece hükümetleri değil Meclisin, siyasi partilerin, Anayasa'nın değiştirilmesiyle neticelendiğini ifade etti.

''Halkın seçtiği Meclisi kapatırsanız, bir süre sonra müsaade etseniz dahi o Meclis gücünün büyük kısmını yitirmiştir'' diyen Demirel, ''Darbeler güncel birtakım sorunların çözülmesine yardımcı olsaydı, ondan sonraki süreç içinde yeniden darbeyle karşılaşılmazdı. Demek ki o sorunların çözülmesi mümkün olmamıştır. Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki sorunlarını artık darbeyle çözmeyecektir, sorunlarını tartışarak çözecektir'' değerlendirmesinde bulundu.

Memleketin bunaldığı zamanlar olacağını ancak ilk akla gelecek şeyin ''darbe'' olmaması gerektiğini ifade eden Demirel, ''Halkımızın bir kısmı sistem dışı birtakım arayışlar içine girmemelidir. O sistem dışı arayışların içine girerse kendisine destek bulur veya devletin kurumlarından kendisine destek bulur. O zaman sistemin dışına çıkılır'' diye konuştu. Demirel, şunları kaydetti:

''Darbe, sadece devletin bir kurumunun yaptığı bir iş değildir. Nitekim Türkiye'de darbeler halkın bir kısmı tarafından alkışlanmıştır. Neticede 1961 ve 1982 anayasaları, darbeden sonra yapılmış anayasalardır ve halkın çoğunluğu oy vermiştir. Darbeyi halkımız tedbir olarak düşünmemelidir. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun 'yıkılıyoruz, çöküyoruz' gibi birtakım korkular içinde olmamak lazım. Büyük Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti devletinin hiç kimse altını oyamaz, onun kurduğu düzeni çökertemez, hiç kimse laik, demokratik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin birliğini, dirliğini bozamaz ama bu istikamete yönelmiş birtakım tehditler vardır. Bunlar hiçbir zaman tehlike haline gelmez. Çünkü millet fevkalade şuurludur. Milletin bu sükunetini kimse yanlış değerlendirmemelidir.

Türkiye, hem birliğini, beraberliğini muhafaza edecektir hem geleceğe büyük Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in bütün özelliklerini koruyarak gidecektir. Bundan kimse tereddüte düşmemelidir. Tereddüte düşüp bunları 'kurtaralım' diye sistem dışı birtakım hareketlere girmek yanlıştır. Sabırlı olalım. Bugün beğenmediğimiz şartlar düzeltmenin yolu her gün sabah aklımıza geldikçe hükümet değiştirmekten geçmez. Usul sandıktır. Sandıkla gelinecektir sandıkla gidilecektir. Parlamento, partiler, Anayasa ortadan kaldırılıyorsa bundan daha büyük bunalım düşünebilir mi?

Dikkat etmek lazım devleti yeniden eskitmeyelim. Hükümet şapka gibidir, devlet baş gibidir. Başı eskitirseniz işiniz zordur. Biz devleti 60 sene içerisinde bir hayli hırpaladık.''

 

Sorular

Demirel, bir gazetecinin, ''Doğan Medya Grubu ile Başbakan Erdoğan arasındaki tartışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?'' sorusuna, ''Onlar yürürlükte olan şeyler. 3 gün sonra başka istikamete girer. Benim onlara müdahil olmam, bu tartışmada yer almama gerek yoktur. Günceldir. Ben daha çok günceli aşan şeyler söylemek isterim. Onun tarafları var, ayrıca tarafa ihtiyacı yok'' karşılığını verdi.

Demirel, bir başka soru üzerine, 12 Eylül askeri müdahalesini kastederek, ''O harekat halkın bana verdiği hükümeti, parlamentoyu elimden aldı. Beni bu odada 7 sene oturttu. Ömrümün en iyi zamanında oturttu. Bunların hepsi demokrasiyi ayakta tutmak için ödenmiş faturalardır. Öyleyse gelin bunlar dahil bizi hiçbir şey ülkemizin geleceğine olan ümidimizden, inancımızdan caydırmasın'' dedi.


''Sessiz basın istemiyoruz, sessiz Türkiye de istemiyoruz'' görüşünü belirten Demirel, kendisini, bulunduğu odadan ''Konuşan Türkiye'' sloganının çıkarttığını söyledi. Demirel, ''Pervasızca herkes düşüncesini söyleyebilmeli. Ülkemizde birtakım tartışmalar cereyan ediyorsa, bunları şekli, şemali belki sevimli olmayabilir. Olmasa daha iyi ama eğer bunlar hür ve serbest rejimin eserleriyse, tartışılabiliyor olması bir nimettir'' değerlendirmesinde bulundu.

12 Eylül 2008

"ŞERİAT DEVLETİNE GİDİŞİN AÇIK KANITLARI VAR"

11/6/2008 · Kategori: Makale

"ŞERİAT DEVLETİNE GİDİŞİN AÇIK KANITLARI VAR"
İŞTE YARGITAY BAŞSAVCISI YALÇINKAYA'NIN ZEHİR ZEMBEREK MÜTALAASI

31.05.2008 02:55
 

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP’nin kapatma davası hakkındaki mütalaasını Anayasa Mahkemesi’ne verdi. Başsavcı mütalaasında
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek temelli kapatılmasına, davalı partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başlamak üzere iddianamede isimleri sayılanlara beş yıl süreyle siyasi yasak getirilmesi istedi.
Başsavcılığın mütaalasında, AKP’nin ön savunmasında, iddianamenin “delil niteliği olmayan siyasi ve subjektif olgular ve değerlendirmeler esas alınarak, korku ve vehimlerden hareketle geleceğe yönelik spekülatif öngörülere yer verilmek suretiyle düzenlendiği”nin savunulduğuna işaret edildi. Mütalaa’nın “Davalı Partinin Eylemlerinin ve Ön Savunmasının İrdelenmesi” başlıklı bölümünde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin köhnemiş idari ve siyasi yapısı ile çağının gerisinde kalan, başında dinin en yüksek temsilcisi ‘halife’ sıfatını taşıyan, teokratik Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğduğu, bağımsızlığını canı ve kanıyla kazanarak, gasp edilen egemenliğini sultanın elinden aldığı belirtilerek şöyle denildi:

“Ulus egemenlik yetkisini ilahi bir güçten değil, bizzat kendisinden alır. Ulus egemenliğinin ilahi bir kaynağı yoktur ve bu nedenledir ki laiklik, cumhuriyetin temel karakteristiğidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ulus'un kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşları, kışkırtıcıları, tertipçileri, bu din taciri molla, şıh, şeyh ve derviş takımıdır. Bin yıllık Türk yurdu Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan Ordularını, İslamın ve Halifenin koruyucusu olarak gösteren ve öven de bu işbirlikçi mürteci zihniyettir. İrticanın kendi ulusuna ihanetleri, Kurtuluş Savaşı dönemi ile de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Sait’ler, Derviş Vahdeti'ler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat devleti-hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşlerdir.”

TOTOLOJİLİ SAVUNMAYA TOTOLOJİLİ YANIT

Mütalaada, Cumhuriyetin temel karakteristiğinin laiklik olduğu defalarca vurgulanırken, AKP’nin ön savunmasında da yer alan “Totoloji”yle ilgili ifadelere ise şöyle yanıt verildi:

“Cumhuriyetin temel karakteristiği laikliktir. Çünkü cumhuriyetin temelindeki Kurtuluş Savaşı sadece yabancı işgalcilere karşı değil, onun içteki işbirlikçisi irticaya, din istismarcılarına karşı da verilmiştir. Cumhuriyetin temel karakteristiği laikliktir. Çünkü ulusal egemenliğin kaynağı ilahi kudret değil, bizzat ulusun kendisidir. ‘Totoloji’ kaygısı, varlığını Cumhuriyete ve onun devrimlerine borçlu olanları bu gerçeği defalarca ve ısrarla vurgulamaktan alıkoyamayacaktır.”

“FAZİLET PARTİSİ’NDEN AYRILAN BİR EKİP TARAFINDAN KURULMUŞTUR”

İrticanın ilk defa 26 Ocak 1970 tarihinde bir siyasi parti olarak örgütlenerek Milli Nizam Partisi adıyla Türk siyaset sahnesine çıktığı vurgulanan mütalaada, Milli Nizam Partisi ve onun devamı niteliğindeki diğer parti örgütlenmeleri olan Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığına işaret edildi. Mütalaada şöyle denildi:

“Davalı parti laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Fazilet Partisinde liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı partilerin geçmiş siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına, açık bir eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı hedeflemiştir. Örtülü programını gerçekleştirirken, olası tepkileri bertaraf etmek için demokrasi, insan hakları, din ve vicdan, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi evrensel değerleri kullanmaya başlamıştır.”

“ILIMLI İSLAM DEVLETİ’NE GİDİŞİN AÇIK KANITLARI”

Başsavcı’nın mütalaasında davalı partinin, 14 Mart tarihli iddianamede yer alan eylem ve söylemlerinin ‘ılımlı İslam devleti’ adı altında bir şeriat devletine gidişin açık kanıtları olduğu kaydedildi. İktidar partisine karşı kapatma davası açılamayacağına ilişkin savunmanın hukuki temele dayanmadığı ifade edilen mütalaada, “siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğunda kuşku yoktur. Ancak, bu onların faaliyetlerinin sınırsız olduğu, demokratik yöntemleri kullanarak demokrasiyi ortadan kaldırmalarına geçit verilebileceği anlamına gelmez. Siyasi partiler çoğulcu demokrasinin temel ilkelerine uygun davranmak zorundadır. Siyasi partilerin faaliyetlerine sınır çizilmesi, bazı eylemleri nedeniyle yaptırım uygulanması, özgürlükçü demokratik düzenin korunması amacına yöneliktir”denildi.

“DEMOKRASİ VE LAİK CUMHURURİYETİ KORUMAK GÖREVİMİZ”

Mütalaada, demokratik ve laik cumhuriyeti korumanın, Yargıtay Başsavcılığı’nın Anayasa ve yasalar ile belirlenmiş temel görevleri arasında olduğu belirtildi. Egemenlik yetkisinin kullanılmasında kuvvetler ayrılığının esas olduğu ve yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanıldığı belirtilen mütaala da, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu davayı Anayasada yazılı yetki ve esaslar çerçevesinde ‘ileri sürüldüğü gibi vehimlerle, sanal korkularla değil) somut kanıtlara dayanarak açmış, siyasi partiler üzerindeki yargısal denetim mekanizmasını işletmiştir. Savcıların görev unvanlarının başında taşıdıkları ‘cumhuriyet’ sıfatı, cumhuriyeti korumak için verilmiştir. Başsavcılığımız cumhuriyetin değerlerini, Anayasa ve hukukun üstünlüğünü her zaman ve her durumda savunmaya kararlılıkla devam edecektir” ifadeleri kullanıldı.

“AB İLE MÜZAKERELER DAVALI PARTİDEN ÖNCE BAŞLADI”

Mütalaada, AKP’nin ön savunmasında yer alan ‘Avrupa kamu düzeninin bir siyasi partinin kapatılmasını kabul etmeyeceği ve olası bir kapatma kararının Avrupa Birliği ile müzakereleri sonlandıracağı’ iddiası konusunda ise şu görüşlere yer verildi:
“Türkiye’nin AB ile birleşme müzakereleri davalı parti zamanında başlamayıp uzun zamandan beri süregelmektedir. Kaldı ki uluslararası ilişkiler parti temelinde değil, devletler ya da onların oluşturduğu kurumlar temelinde yürür. Diğer yandan davalı parti AB ile müzakere sürecini laikliğe aykırı faaliyetlerde bulunma için uygun ortam olarak değerlendirmiş, ülkemizde kendi siyasal gelişimi ve hedeflerine engel olarak gördüğü bazı kurumları tasfiye etmek, etkisizleştirmek için kullanmıştır.”

İKTİDARDA OLMASI TEHLİKEYİ SOMUT VE YAKIN KILMAKTADIR

İddianamenin hukuksal temele dayalı olduğu belirtilen iddianamade, ”davalı siyasi partinin şeriata ve çok hukukluluğa dayanan bir sistemi amaçladığı, devleti adım adım şeriat ile yönetilen bir devlete dönüştürmeye çalıştığı başta genel başkan olmak üzere her kademedeki parti üyelerinin beyanları ve davalı partinin eylemleri ile ortaya çıkmıştır. Şeriat ve çok hukukluluğun demokrasi ve demokratik toplumla bağdaşmadığı İHAM kararlarında vurgulanmıştır. Davalı partinin eylemleri Avrupa kamu düzenini oluşturan çoğulcu demokrasinin temel ilkelerine aykırıdır. Davalı partinin iktidarda bulunması projesini yürürlüğe koyma olanağına sahip bulunması amaçları bakımından demokrasiye yönelen tehlike ve tehdidi daha somut ve yakın kılmaktadır” denildi.

MİLLİ İRADEYİ SINIRSIZ İKTİDAR DİYE ALGILIYOR

Mütalaanın genel değerlendirme bölümünde davalı partinin dini ve dince kutsal sayılan şeyleri istismar ettiği vurgulanarak “ancak mutabakat süreçleri olarak adlandırdığı, oysa toplumu takiyye ile İslami bir yapıya doğru evrimleştirilmesini sağlamaktan başka bir şey olmayan yöntemlerle şeriatı egemen kılmayı hedeflediği, Anayasa’nın başlangıç kısmında belirtilen ‘hiçbir faaliyetin laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı’ hükmünü dikkate almadığı görülmektedir. Şeriatın tüm toplumu İslami bir düzene kavuşturmayı esas alan ‘cihat’ boyutu gözetildiğinde, laik rejimi dönüştürmek için güç kullanılması ve bu tehlikenin uzak olmadığı bir gerçektir. Davalı partinin ‘milli irade’ kavramından anladığı sınırsız siyasi iktidar algısı olası çoğunluk diktasının açık işaretleridir“ görüşüne yer verildi.

-PARTİ KAPATILSIN, SORUMLULAR YASAKLANSIN

Mütalaanın sonuç ve istem bölümünde ise “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti ile eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69’ncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101’nci maddesinin b bendi uyarınca temelli kapatılmasına, davalı partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başlamak üzere iddianamede isimleri sayılanların Anayasa’nın 69’ncu maddesinin 9’ncu fıkası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95’nci maddesi uyarınca temelle kapatılmaya ilişkin kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir başka siyasi partinin kurucusu, yöneticisi, deneticisi ve üyesi olamayacaklarına karar verilmesi kamu adına talep olunur” denildi.

ANKA

*Ali ŞAHİN (alsah)

8/6/2008 · Kategori: Duyuru

*Ali ŞAHİN (alsah)
Kastamonu- Taşköprü
___________________

Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?). Halen Taşköprü ilçe merkezinde ikamet etmekteyim.
_____________
İletişim İçin / E-Postalarım:
_____________

asahin37@gmail.com
asahin37@hotmail.com
asahin37@msn.com
asahin37@mynet.com

Ali Sahin / Em.TDE Ogr.

ismim@sitemynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın

______________________________________________

Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesinde bir il; Kastamonu ve ilçeleri: Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya ile ilgili siteler...

_____________________________________________

Bu sayfada zaman zaman ziyaret edip beğendiğimiz yöremizle ilgili Web sitelerinin linkleri bulunmaktadır. Sitenize kolayca ulaşmayı sağlayacak linkin bu sayfada yer almasını istiyorsanız lütfen bize bildirin.

Esintiler
______________________________________________

KASTAMONU/ TAŞKÖPRÜ VE KASTAMONULULAR/ TAŞKÖPRÜLÜLERİN RESMİ/ ÖZEL SİTELERİ/ WEB ADRESLARİ - LİNKLERİ

_________
::: ALİ ŞAHİN (alsah) SİTE, BLOK VE WEB SAYFALARI ::: "Biri Mutlaka Sizin İçin..."
___________________________________________

AZBUZ

DersimizEdebiyat (Azbuz) / Kasım '06

KaralamaDefteri / Şubat '07

Taşköprü'nünSesi (Azbuz) / Şubat '07

YeniDoğanGüneTürkü

BENİMBLOG

Alsah
Aylık Kültür Sanat Edebiyat Ve Eğitim Dergisi / Nisan '06

ÇocukVeEdebiyatı / Ocak '06

E'denZ'yeEdebiyat / Ekim '06

BLOGCU

Alsah Blokları Dizin: 1 / Haziran '07

Alsah Blokları Dizin: 2 / Haziran '07

Alsah Blokları Dizin: 3 / Haziran '07

Alsah Blokları Dizin: 4 / Haziran '07

Alsah Blokları Dizin: 5 / Ocak '07

EdebiyatGündemi / Kasım '05

Gökırmak - KastamonuNet / Aralık '05

Güldeste
EnGüzelAtatürkŞiirleri (Seçki) / Aralık '05

Günden Güne / Haziran '06

Günlerin Getirdiği / Mayıs '06

ÖykülerÖykücüler / Aralık '05

RomanYazıları / Aralık '05

SarıYazma
RıfatIlgazArşivi / Ağustos '06

ŞiirlerŞairler / Aralık '05

Taşköprü'denBakış / Kasım '05

UmudaYolculuk / Mayıs '06

YedinciSanat / Aralık '05

YeniGüneTürkü / Ocak '07

MYNET

DersimizEdebiyat / Mayıs '06

E - Edebiyat / Ağustos '06

Edebiy@t / Kasım '05

Edebiy@t 2005 / Eylül '05

EdebiyatDünyası / Aralık '05

Esintiler / Haziran '05

GerçeğinSesi / Eylül '05

Gökırmak / Temmuz '05

Güncem'den / Temmuz '05

KastamonuNet / Eylül '05

Öykü / Ocak '06

SanatVeToplum / Mayıs '06

Taşköprü'denEsintiler / Ağustos '05

Taşköprü'nünSesi / Temmuz '05

TaşköprüYazıhamitKöyü / Ekim '05

YenidenDergi / Kasım'05

YenidenKastamonuNet / Ağustos '06

YeniEdebiyat / Ocak '06

NETLARUS

TarihVeToplum / Eylül '06

ToplumVeTarih / Ekim '06

YenidenEdebiyat / Nisan '06

ONPUNTO

AliŞahin'inNotDefteri / Temmuz '06

Alsah
BlokYazılarıSeçkisi / Temmuz '06

GünDem / Temmuz '06

YeniDergi / Temmuz '06

YenidenDergi (OnPunto) / Temmuz '06

DİĞERLERİ

AlsahGünlüğü / Temmuz '07

EdebiyatDünyası (Internet) / Ağustos '06

Esintiler (Blogosfer) / Ağustos '06

Yeniden
Aylık Kültür Sanat Edebiyat ve Eğitim Dergisi / Kasım '07

Hasret, Pranga bir de Ankara!Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'

7/6/2008 · Kategori: Inceleme

Hasret, Pranga bir de Ankara!

Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Epeyce de Ankara'dır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm.

BİA Haber Merkezi - Diyarbakır

07 Haziran 2008, Cumartesi

İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem…
Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile*

Ahmed ArifKim ne der, ne düşünür, bil(e)mem! Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Çünkü doğup büyüdüğü şehri, mısra haysiyetine sığınarak, mısra haysiyetine güvenerek, ancak bu denli yazabilen ve o yazdıktan sonra, birçoğuna "Arif'ten sonra şiir yazmak, haram olsun" dedirten şairdir Ahmed Arif.

Ama yine, kim ne derse desin benim için Ahmed Arif epeyce de Ankara'dır. Ne zaman yolum Ankara'ya düşse, bir nedenle ayaklarım beni Ankara'ya sürüklese, Ahmed Arif aklıma düşer. Diyarbekir'in yanına Ankara'yı Ahmed Arif'le birlikte mutlaka koyarım/ koymak isterim. Yani ezcümle Ankara, Ahmed Arif çağrışımı yaratır bende. Bir de, eski Zafer Çarşısı! Hani kitapların ve kitapçıların olanca güzelliğiyle boy verdiği 70'li yılların Zafer Çarşısı!

Elinde turuncu renk filesi...

Şöyle Bulvardan Kızılay'a doğru, hele bir de Arif'in dediği gibi "çakırkeyf" isem tamamdır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm. Ankara'daki öğrencilik günlerimden kalma bir ansımadır bu! İşte, elinde turuncu renk filesi, yürüyor Ahmed Abi. Bir selam verip, hatır sorup, bulvarda güne başlamanın vakti saatidir derim Ankara'da olanda…

68'liler ve Ahmed Arif

68, sadece kulağa hoş gelen matematiksel bir sayı değil elbette! Aynı zamanda dönemsel bir altüst oluşa da göndermedir altmış sekiz. 68'i sadece 1968 senesinden önce ve sonrasında, bir çağ yangınına eşdeğer olabilecek kıvılcımın, ateşleyici yılı gibi de görmemek gerek. Bana göre 68 elbette ağırlıklı olarak algıda zuhur ettiği gibidir de!

Bir başka yönüyle de edebiyatın, devrimci romantik edebiyatın hedef bireyleriyle buluşmaya başladığı seneydi 68'li yıllar…O nedenle Deniz, sehpaya gitmeden evvel Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nun çalınmasını istemiş. Bu nedenle Ahmed Arif'in "Vurun ulan vurun / Ben kolay ölmem" dizeleri 68'li devrimcilerin dillerinden düşmemiştir.

1968'de çıkmıştı ünlü Kürt Mütefekkiri Ehmed'e Xanî'nin Mem û Zîn adlı eseri. O günlere kadar Kürt Dengbêjlerinin sesinde uzun bir destan olarak dilden dile düşen, yazılı örnekleri pek de dolaşımda olmayan Mem û Zîn, ilk defa iki dilli olarak (Kürtçe-Türkçe) o yıl-1968'de- Mehmed Emin Bozarslan'ın çevirisiyle basılıp yayınlanmış, çok da ses getirmiş(ti).

Sonra yine bir başka Ahmed! Ahmed Arif'in "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabı çıkmıştı 1968'de. O günlere kadar bir efsane gibi dilden dile söylenegelen Ahmed Arif şiirleri; Kürtçe'ye, Zazaca'ya çevrilerek elden ele, dilden dile eşkıya pusatı kıymetinde "cehennem yürekli yiğitlerin" dilinde yayılarak okunan şiirler, ilk kez bir kitap formatında sadece şiir okurunun değil, okur olmayanların da ilgisini çekmeye yetmişti.

"Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabına tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun" derken Ahmed Arif.

"Ocakta küllenmiş közüm
Karnımda sözüm var
Haldan bilene" diye de ekliyordu.

Şimdi 2008 yılındayız. 68 kuşağı bugün yaptıkları ve yaşadıkları ile anılıyor/ anlatılıyor.

Bir de kitaplardan bugünlere kalanlar var tabii…

Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn'ine 40 sene önce tahammül edemeyenler, anında yasaklayanlar; bugün artık dünyada tek örnek olarak Diyarbakır'daki Lîs Yayınevi tarafından basılan ve içinde Mem û Zîn'in de olduğu toplu eserlere,** bir de Ehmedê Xanî üzerine düzenlenen neredeyse tümü Kürtçe panellere, sempozyumlara "eyvellah" etmek durumunda kalıyorlar.

Ve tabii diğer Ahmed için de bir vefa borcu oldu Hasretinden Prangalar Eskittim'in yeni yüzü…

40. yılda özel baskı

Hasretinden Prangalar Eskittim, 40. yıl özel baskısıAhmed Arif'in 1968'de yayınlanan Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının ilk yayınlanışının 40. yılı nedeniyle Metis Yayınları kadir kıymet bilirlik örneği göstererek kitabın 40. yıl özel basımını yaptı.

2003 yılında "Yurdum Benim Şahdamarım" ismiyle yayınlanan ve o tarihe kadar çeşitli dergilerde kalan kimi Ahmed Arif şiirlerinin yanına, Hasretinden Prangalar Eskittim'in ilk baskılarında yer alan, sonrakilerde çıkarılan kimi söyleşi ve Ahmed Arif ve Prangalar üzerine yazı ve şiirleri de ekleyerek güzel bir 40.yıl armağanı olarak sundu Ahmed Arif okurlarına.

Şimdi de,

Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de

Karanfil sokağında gün açmış

Hikmetinden sual olunmaz değil

‘Mucip sebebin' bilirim

Ve ‘kâfi delil' ortada…

Karanfil sokağında bir camlı bahçe

Camlı bahçe içre bir çini saksı

Bir dal süzülür mavide

Al-al bir yangın şarkısı,

Bakmayın saksıda boy verdiğine

Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Ya da kim bilir şimdinin genç şairlerinden Ferhad Gülsün'ün sorduklarında dize haysiyetidir Ankara'ya…

"dicle'ye sordum yurdumu

ben değilim kör bir kuyunun koynuna akan

ankara'ya bir diyarbakır yol kaldı

dayan…" (ŞD/TK)

* Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim. Metis Yayınları, 2008, İstanbul.

** Ehmedê Xanî. Hemû Behrem. Weşanen Lîs. Gulan 2008. Dîyarbekir.

Köşe Yazılarında "Türban Kararı"Anayasa Mahkemesinin "türban" se

7/6/2008 · Kategori: Arastirma

Köşe Yazılarında "Türban Kararı"

Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah yazarları kararı eleştiriyor.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

06 Haziran 2008, Cuma

Anayasa Mahkemesi, dün akşamüstü verdiği kararla hükümetin üniversitelerde "türbanın serbest kalması" için yaptığı Anayasa değişikliğini iptal etti. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) de desteğini alarak şubatta değişikliği Meclise getirmişti. 411 milletvekili değişiklik lehinde oy kullanmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyet halk Partisi (CHP) değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götürdü.

Mahkemenin -henüz gerekçeli kararını açıklamadığı- değişikliği ikiye karşı dokuz oyla iptal etme ve yürürlüğünü durdurma kararı bugünkü gazetelerde birçok köşe yazarının gündemindeydi. 

Mahkemenin kararını destekleyenler AKP'nin toplumsal uzlaşı aramadan böyle bir adım atarak gerginlik yarattığını, mahkemenin kararını öngöremediğini savunuyor.

Karşı çıkanlarsa esas olarak mahkemenin yetkisini aştığını, Meclis iradesine el koyduğunu, bundan sonra anayasa değişikliği yapmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Kararı, AKP hakkındaki kapatma davasının parti aleyhine sonuçlanacağı yolunda gösterge sayanlar da var.  

Gazetelerden derlediğimiz görüşler şöyle: 

Mahkemenin kararını destekleyenler

Oktay Ekşi, Hürriyet, "Olacağı bu idi": Konunun teknik tartışmasını sonraya bırakmak üzere söyleyelim ki, Anayasa Mahkemesi, kanımızca çok isabetli bir karar alarak, "ister doğrudan ister dolaylı yoldan olsun, Anayasal rejimin temel ilkeleriyle oynanmasına izin vermeyeceğini" bir kera daha ilan etti.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, "Önce öfke sonra itidal": Hürriyet'in "411 el kaosa kalktı" manşetine itiraz eden arkadaşlara sesleniyorum. Şimdi anladınız mı o eller neye kalkmış? (...)AKP; Cumhuriyet’in temel değerleriyle bir meselesi olmadığını, rövanşist bir fanatik azınlığın esiri olmadığını bütün Türk halkına göstermelidir. Geldiğimiz noktada en tehlikeli şey, inatçılık olacaktır.

Tufan Türenç, Hürriyet, "Artık bu kısır tartışmalar bitsin":  Sanırım mahkemenin bu kararı en fazla üniversiteleri ve rektörleri rahatlattı. Doğal olarak bu kararı değişik şekilde yorumlayanlar, hatta eleştirenler olacak. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir ve değişmesi söz konusu değildir. (...) Keşke AKP, Bahçeli’nin dolduruşuna gelmeseydi.

Kararı eleştirenler

Ergun Babahan, Sabah, "Anayasa mahkemesi anayasa yapıyor": [Mahkeme] 367 kararında da aynısını yapmıştı. Sonuç itibariyle Türkiye "27 Nisan Süreci" denilen bir dönemden geçmektedir. Kimi özgürlüklerin genişletilmesinden rahatsız olan güçler devreye girmiş ve hukuk aracılığıyla Türkiye'yi yeniden biçimlendirmeye başlamıştı. Gelişmeleri yakından izleyenler, AK Parti'nin kapatılmakla kalmayacağını, yasaklanan isimlere 5 yıl siyaset yasağı getirileceğini açıkça ifade ediyor zaten. Ancak yine yakın tarihimiz gösteriyor ki, Türkiye'de halk "tepeden inmeci" yöntemlerle oluşturulmak istenen modellere ilgi duymuyor.

Taha Akyol, Milliyet, "Bu karar hukuka aykırı": Bu [karar] bana sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’de sadece resmi ideolojinin değil, yargının da laiklik anlayışının ‘illiberal’ olduğunu biliyorum. Şimdi Mahkeme’nin bu kararı ile, artık anayasa değişikliği yoluyla bile türbanlı kızların çağdaş bilimleri öğrenmek üzere üniversiteye gitmelerinin yolu kapanmıştır!
Yargı bu konuda bütün yolları kapatmıştır!

Mehmet Altan, Star, "Türban günü": Beklenen haber, beklenmeyen bir şekilde geldi ve anayasa mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu... Olan bir yetki darbesiydi...

Mustafa Karaalioğlu, Star, "Söz bitti, sözleşme bozuldu": Konu başörtüsünü aşmıştır, parti kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı sorusunu sollamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir. Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır.

Fehmi Koru, Yeni Şafak, "Burası Türkiye": Arkasında geniş bir halk desteği bulunan bir konuda yapılmış ve zaten var olan temel hakları biraz daha vurgulayan bir değişikliği yapılmamış sayarak üniversitelerde başörtüsü serbestliğinin önünü kesti Anayasa Mahkemesi; bunu yapmak için de anayasada kendisi için çizilmiş sınırları genişletti.

Yasemin Çongar, Taraf, "Yargı darbesi dörtnala. Bu mahkeme Meclis'i de kapatır": Demokrasimizin kara günleri listesinde artık 5 Haziran da var. Hiç kuşkunuz olmasın bir darbe sürecinden geçiyoruz. Yargı darbesinin asıl hedefi olan Ak Parti'nin kapatılması bundan böyle daha da yüksek bir olasılık bence. Mahkeme, dünkü kararıyla Meclis'i fiilen kapattıktan sonra.

Ahmet Altan, Taraf, "Hukuku öldürmek": Bundan sonra bu ülkede yapılacak seçimlerin, siyasi partilerin, parti programlarının, parlamentonun, parlamentodaki tartışmaların, halkın isteklerini dile getiren siyasetin hiçbir önemi kalmayacak. Yargıçların bilmediği şu: 70 milyon, 11 kişiye ilanihaye esir olmaz.

Mümtazer Türköne, Zaman, "Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı": Bugünden sonra Türkiye'de hiçbir gelişme sürpriz sayılmayacak. Artık AK Parti kapatılabilir, Cumhurbaşkanı Çankaya'dan indirilebilir. Bir darbe döneminde başımıza gelebilecek her şey vuku bulabilir.

Ortada duranlar

Fikret Bila, Milliyet, "Org. Büyükanıt'ın doğrudan yaklaşma yöntemi": Anayasa Mahkemesi heyetinin türbanla ilgili anayasa değişikliğini görüşmek üzere toplandığı saatte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da İstanbul’da Harp Akademileri’ndeki sempozyum kürsüsündeydi. Akşam saatlerinde gelen haber Org. Büyükanıt’ın yasal organlara duyduğu güveni doğrular nitelikteydi.

Murat Yetkin, Radikal, "Erdoğan ilk siyasi yenilgisini yargıdan aldı": Bu, Başbakan Erdoğan’ın 2002 Kasım seçimlerinden bu yana aldığı en büyük siyasi yenilgidir. Yenilgi siyasidir, çünkü Erdoğan’ın defalarca ‘sabır’ ve ‘zaman’ teması etrafında ördüğü stratejik hedeflerinden biri, belki birinci sıradaki için söz konusu olmuştur. (...)Anayasa değişikliğine gitmeden mutabakatla özgürlüklerin türban takan üniversite öğrencilerine de genişletilmesinin mümkün olduğunu Cumhurbaşkanı Gül de söylüyordu. Erdoğan bir anlamda bu sonucun riskini almış oldu.(EÜ/EZÖ)

 

BİANETte

"başörtüsü" konulu haberler

Anayasa Kadın Platformu'ndan hukukçu Gülbahar siyasetçilere "Kadınları dilediğiniz gibi açıp kapatacağınız bir nesne olarak kullanmaktan vazgeçin" diyor. Gülbahar'a göre siyasetçiler başörtüsü ...

Anayasa Mahkemesi'nin "türban değişikliği"ni iptal etmesinin siyasetin alanını daralttığını söyleyen ÖDP milletvekili Uras, acilen toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa hazırlanması ...

Star, Taraf, Vakit, Yeni Şafak, Zaman Anayasa Mahekemesi'nin kararının hukuku, demokrasiyi zedelediğini yazdılar. Diğer gazeteler kararı öne çıkardı; bazıları AKP'ye kapatma ...

Bundan sonra bir anayasa değişikliği, yani meşru müzakere yoluyla toplumsal dönüşüm nasıl mümkün olacak; siyasal mücadelenin anlam kaybı nasıl giderilecek? Bu ...

Eski Yargıtay Başkanı Selçuk ve Doç. Dr. Yazıcı'ya göre Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı; Prof. Kalaycıoğlu, "Mahkeme siyasi aktör oldu"; Prof. Özbudun, ...

Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah ...

Üniversitede başörtüsü değişikliğini iptal eden Anayasa Mahkemesi'nin başkanı Kılıç gerekçeli karar açıklanana kadar konuşmama kararı aldıklarını söyledi; "Gerekçeli kararı görmeden değerlendirme ...

Anayasa Mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. Devlet Bakanı Cemil Çiçek "gerekçeyi görmemiz lazım" ...

Haşim Kılıç "Eyüp Bey inanın çıkacak karar ne olursa olsun, göreceksiniz hem demokrasimiz hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok ...

İzmir Eğitim-Sen 1 Nolu Şube Başkanı Özer, İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin başörtülü öğrencilerin sınavlara alınması için baskı uyguladığını iddia etti, ...

Herkese inat bir eşcinsel olarak türban taktığı için kendisine maruz görülen yaşamı reddeden tüm kadınları mücadele arkadaşım olarak görüyorum. Empati ve ...

Başbakan Erdoğan bazı işçi ve işveren örgütlerinin "herkes bir adım geri atsın" çağrısıyla ilgili "Geri adımın ne olduğunu anlayamadım. Böyle bir ...

İslamcılar laik güçlerle çatışma alanı olarak kadın bedenini seçti. Tıpkı Cumhuriyetin modern yaşamı kurarken kadınları simgeleştirdiği gibi. Laiklikle kadın özgürlüğü arasındaki ...

Türbanın başörtüsüne dönüştürülüp bireysel hak olarak sunulduğu ortama bakarsak, yukarıdan aşağıya çoğunluk tahakkümü örgütleniyor. Siyasal İslam bu iklimde siyasal hedeflerini ve ...

100 kadar Boğaziçili öğrenci yaptıkları basın açıklamasında "Tüm yasaklar ve ayrımcılıklar kalkmadan hiçbir özgürlük tam olmaz" dedi. Yrd. Doç. Gambetti'ye göre ...

Son bir ay, solun uzlaşmaya dayalı konumlanışını ortaya çıkardı. Örneğin başörtüsü serbestliği özgürlük olarak desteklenecekse her alanda ve koşulsuz özgürlük talebi ...

Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra YÖK Başkanı ve rektörler arasında çıkan karmaşa endişelerin yersiz olmadığını kanıtlıyor. Başörtüsüz kadınlara yönelik saldırılar da ...

Anayasa değişikliğiyle getirilen, koşulsuz bir kıyafet serbestisi, toplumsal huzuru zedelemesi kaçınılmaz. Din ve vicdan özgürlüğünü yeterince güvence altına alamamış olan bir ...

AKP güçlü muhalefet bloğunun yerine, kendi istediği doğrultuda ve zeminde bir kutuplaşmanın olmasını sağlamaya çalışıyor. Türban, böyle bir tercihin sonucu olarak ...

İsmini vermedi çünkü "başörtülüydü artık modern" yorumlarını istemiyor. Bu, onun için bir "kadın meselesi" ve bu yüzden hâlâ onun da sorunu. ...

AİHM: İşten çıkarılmalar din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmiyor

4/6/2008 · Kategori: Yorum

Türban okuldan içeri giremedi

03 / 06 / 08

Okula başörtüsüyle gelen iki öğretmenin adil yargılanmadığına hükmeden AİHM kararı aynı davada türban konusunda alınan kararı da ortaya çıktardı: İşten çıkarılmalar din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmiyor

 

ANKARA - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine  aldığı bir "adil yargılama ihlali" kararı, mahkemenin 3 Nisan 2007'de Türkiye lehine yeni bir türban kararı aldığını ortaya çıkardı. Türbanla derse girdikleri için 2001 yılında görevden alınan ve Türkiye'deki idari yargı süreci aleyhlerine sonuçlanan İmam Hatip lisesi öğretmenleri Fatma Karaduman ve Sevil Tandoğan'ın başvurusunu "din ve vicdan özgürlüğü hakkı"nın ihlali yönünden reddeden AİHM, Danıştay Başsavcılığı'nın tebliğnameyi davacıya ulaştırmadığı gerekçesiyle ise Türkiye'yi "adil yargılama hakkı" bakımından haksız buldu. Mahkeme, davacıların tazminat talebini ise reddetti.

Fatma Karaduman ve Sevil Tandoğan adlı iki imam hatip lisesi öğretmeni türbanla derslere girdikleri için 14 Şubat 2001'de Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından görevden alınmış, Danıştay'da açtıkları davalar aleyhlerine sonuçlanınca da konuyu AİHM'e taşımışlardı.

 

Adil yargılama hakkı ihlal edildi

AİHM, Karaduman ve Tandoğan'ın davasını sonuçlandırırken Türkiye'nin "adil yargılama" hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Ancak davacıların tazminat talebi taleplerini geri çevirdi. AİHM'in ihlal kararının "Başsavcı tebliğnamesinin davacıya ulaştırılmaması" nedeniyle çıktığı belirtilirken, Türk yargısının bu eksiği nedeniyle çok sayıda davada benzer kararlar çıktığı öğrenildi. Dışişleri Bakanlığı'nın bu konudaki uyarısının ardından Yargıtay ve Danıştay'ın son dönemlerde tebliğname konusunda daha dikkatli davrandığı, bu düzelme nedeniyle de AİHM'in tazminata hükmetmediği vurgulandı.

 

Din ve vicdan özgürlüğü ihlali yok

AİHM'in dün açıklanan kararındaki "dava süreci" başlıklı bölümde ise daha ilginç bir ayrıntı öne çıktı. Buna göre, AİHM, 3 Nisan 2007'deki kararında Karaduman ve Tandoğan'ın başvurusunu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "düşünce, vicdan ve din özgürlüğü" başlıklı 9. maddesinin ihlali açısından reddetti. Kısmi kabul kararı alan mahkeme, yargılamanın "adil yargılama" başlıklı 6. madde doğrultusunda yapılmasını kararlaştırdı.

 

Şahin davası içtihat oldu

Kabul edilebilirlik aşamasında reddedildiği için Türkiye'de gündeme gelmeyen Karaduman ve Tandoğan davasının başka bir özelliği de AİHM'in daha önceki türban davası kararlarına atıfta bulunulması oldu. Mahkeme, türbanlı olduğu için üniversiteye gidemeyen ve konuyu AİHM'e taşıyan ilk isim olan Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin'in açtığı davada, yasağın iç hukuk sisteminin bir parçası olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin vicdan ve din özgürlüğü maddesinin ihlali olmadığını karara bağlamıştı.

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

4/6/2008 · Kategori: Inceleme

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

Nâzım Hikmet'in mezarı başındaki törende gazeteci Nebil Özgentürk bir konuşma yaptı.

03/06/2008

Nâzım Hikmet 45 yıl önce bugün öldü. Vasiyeti Anadolu'da köy mezarlığına gömülmekti, gerçekleşmedi

 

NÂZIM HİKMET FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

 

İSTANBUL - Dünyaca tanınan şairimiz Nâzım Hikmet Ran bundan tam 45 yıl önce bugün 3 Haziran 1963 sabahı gazetesini almak için dışarı çıktığında kalp krizi geçirdi, yaşamını yitirdi. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı geldi. Moskova'da Novo-Deviçye Mezarlığı'na gömüldü.

Mezarlıktaki anma töreninde duygusal anlar yaşandı. Törene Rus-Türk Araştırmalar Merkezinin düzenlediği törene gazeteci Nebil Özgentürk, sanatçı Zeliha Berksoy ve Türk-Rus İşadamları Derneği (RTİB) Başkanı Ali İhsan Akıskalıoğlu ile Moskova’da yaşayan Türk vatandaşları katıldı. Berksoy’un Nazım’ın mezarı başında bir şiir okumasının ardından, Özgentürk ve Akıskalıoğlu, birer konuşma yaptı. Türkiye’den anma törenine gelen iki genç, Anadolu’dan getirdikleri toprağı Nazım’ın mezarına serptiler ve toprağı yine Türkiye’den getirdikleri bir şişe suyla suladı.

 

Vasiyeti Anadolu'da bir mezarlığa gömülmekti

Nâzım Hikmet Türkiye'de birçok davadan yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Yıllarca memleket hasreti çekti. Vasiyetini şu şiirle mısralara döktü:

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü, kurtuluştan önce yani,

Alıp götürün

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu

Irgat Osman yatsın bir yanımda

Ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp

Kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,

Seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,

Tarlalar orta malı, kanallarda su

Ne kuraklık, ne jandarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,

Toprağın altında yatar upuzun, kara dallar gibi ölüler,

Toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben

Daha onlar düzülmeden,

Duymuşum yanık benzin kokusunu

Traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince, Ayşe’yle ırgat Osman büyük hasreti sağlıklarında

Belki de farkında bile olmadan

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

Ve de uyarına gelirse,

Tepemde bir de çınar olursa

Taş maş da istemez hani...

 

 

 

Söz başka eylem başka

Nâzım Hikmet'in yeniden vatandaşlığa alınması ve Moskova'daki mezarının Türkiye'ye getirilmesi tartışmaları yıllardır devam etti. Nâzım'a iltifatlar yağdıran siyasilerin söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmadı. MHP'nin ölen genel Başkanı Alpaslan Türkeş, partisinin 1994'teki kurultayında Nâzım Hikmet'in "Kurtuluş Savaşı Destanı"ndan bir bölüm okumuştu. Süleyman Demirel, Kasım 1999'da Cumhurbaşkanı olduğu dönemde AGİT' in İstanbul zirvesinin kapanış konuşmasında, Nâzım Hikmet'in "Hasret" şiirine atıfta bulunarak, "AGİT bölgesinin her köşesindeki insanların bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi birleşmiş ve bütünleşmiş yaşayabileceği güne kadar bu amaç uğruna çalışmalıyız" dedi. Geçen yasama döneminde Başbakan Yardımcısı olan Abdüllatif Şener, Nâzım'ın mezarı ile ilgili olarak "Hukuki bir engel olup olmadığını bilmiyorum, ama Nâzım'ın arzusu mezarının Türkiye'ye getirilmesi yönünde" demişti. Şener, Nâzım'ın yazdığı 'Tuna Üstüne Söylenmiştir' şiirini ezbere okumuştu. Yine o dönemin Başbakan Yardımcısı şimdinin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise "Nâzım Hikmet'in savunduğu düşünceleri Türkiye'de savunmak artık suç olmaktan çıktı." diye konuşmuştu. AKP Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz, Nâzım Hikmet'in 'Vatan Haini' adlı şiirini okuyan Muğlalı öğrencinin gözaltına alınmasını aynı şiiri Meclis kürsüsünde okuyarak protesto etmişti.

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.

 

 

Umut yargıda

Şarin vasiyetinin gerçekleşmesi için umut yargıya kaldı. Kemal İnebolu adlı vatandaşın, şair hakkındaki kararın iptali istemiyle açtığı davayı, İnebolu'nun davacının taraf olmadığı gerekçesi ile reddetti. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu ise Aralık 2005'te Danıştay 10. Dairesi'nin kararını bozdu. Genel Kurul, Nâzım'ın şiirde yeni yollar açarak geçmiş ve gelecek yüzyıllarda ebediyen yaşayacak bir klasik olduğunu açıklayarak, "Nâzım Hikmet'in dünya çapında kabul görmüş bir sanatçı olması nedeniyle bir vatandaş olarak davacının taraf olma ehliyeti vardır" dedi. Dava halen devam ediyor. (Radikal)

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor
Büyük hallerini görmek için üzerine tıklayınız

Toplumcu Gerçekçilik Ve Sabahattin Ali

30/5/2008 · Kategori: Inceleme

Toplumcu Gerçekçilik Ve Sabahattin Ali

ANKARA ÜNİVERSİTESİ
EĞİTİM BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
YARATICI DRAMA TEZSİZ YÜKSEK LİSANS
TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK VE SABAHATTİN ALİ

SANAT AKIMLARI VE KURAMLARI
PROJE DANIŞMANI: Doç. Dr. Ayşe Çakır İlhan
Müjdat Ataman
Ankara 2003


ÖNSÖZ

Sabahattin Ali, yazın dünyamızın ilk yenilikçi yazarlarından birisi. Yazın yaşamımızda çağdaşlığın, yeniliğin, öncülerinden ve koruyucularından biri. Yazın belleği onu toplumsal gerçeklere cesurca dokunan kalemi ile tanıyor.

Sabahattin Ali’nin ilk olarak Kürk mantolu Madonna isimli romanını okudum. Ve etkisi altına girdim. Bana göre bu kitap tüm zamanların en hüzünlü aşk öyküsü ve çok başarılı bir psikolojik anlatıdır. Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üstüne yapılmış çözümlemeler, o kişinin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının betimlenmesi. Ve ardından Sabahattin Ali’nin diğer eserlerine yöneldim. Beni çeken belki de dildeki akıcılıktı. Günümüzde bile rahat okunan kıvrak bir dile sahip Ali’nin yaratımları.

Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insan Sabahattin Ali. Kuşkusuz tüm yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuş. Ancak yazılarında çıplak ideolojik bir tonlama gözükmez.

Dinlediğim şarkılarda, şiirin yazarı olarak tanımaya çalıştığım Sabahattin Ali’nin, Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Çocuklar Gibi” şiiri beni derinden etkilemişti. Ama salt şiiri bilmek yetmiyordu. Sabahattin Ali’yi okudukça ve yaşam öyküsüne eğildikçe şiir anlam kazanıyordu, Ali’nin öğrencisi Melahat Muhtar için yazdığı bu şiir:

(...)
Başını göğsüme sakla sevgilim,
Güzel saçlarında dolaşsın elim,
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim,
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.

Bu projede “Toplumcu Gerçekçiliği”, Türkiye’de toplumcu gerçekliği, Sabahattin Ali’nin çocukluğunu, gençliğini, öğretmenliğini, aşklarını, mahpus günlerini, kaçış ve ölümünü, diğer toplumcu yazarlardan etkilenişlerini ve bu bağlamda Ali’nin yazımını incelemeye çalıştım.



TOPLUMSAL GERÇEKÇİLİK
İnsanı toplumsal ilişkileri içinde ele alan, toplumsal gerçekleri devrimci bir yaklaşımla yansıtmayı amaçlayan yazın akımı. Gerçekte toplumcu gerçekçiliğe geleneksel ya da Eleştirisel Gerçekçiliğin ileri bir aşaması olarak bakanlar vardır. Onlara göre yazınla toplumun yapısı, üretim ilişkileri arasında çok sıkı bir etkileşim vardır. Toplumdaki gelişme ve değişimler edebiyatı da etkiler. Nitekim 20. Yüzyıl dünyamızın büyük değişimlere uğradığı bir denemdir. Dünyamızın geçirdiği iki büyük savaş, devrimci patlamalar, üretim ve tüketim artışı, insanoğlunun özdeksel gereksinimlerinin artışı, gelenek ve törelerin sarsılışı, sınıflar arasındaki çatışmaların güçlenişi dünyamızın tedirginliğini koyulaştırmıştır. Bu da çağımızın edebiyatına siyasal bir içerik kazandırmıştır. (1)

Evrimin ve gelişimin doğrultusu nedir ? Bu soru 1930’lardan sonra sık sık ortaya atılmış, tartışılmıştır. Nitekim, Rusya’da 1934 yılında toplanan “Sovyet Yazarlar Birliği”nin birinci kurultayında kesin saptamalara gidilmiştir. Buna göre sanat, toplumsal gerçekçiliği yansıtır. Ancak bu yansıtma devrimci bir doğrultuda olmalıdır. Devrimci doğrultu ise; sanatçının tarihin akışını doğru algılaması, toplumun kölelik çağından feodalizme, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden de sosyalizme doğru geliştiğini kavramasıyla ortaya çıkar. Bu yönden edebiyat, toplumun hangi yönde gelişeceğini göstermelidir. Yoksa toplumdaki aksaklıkları, çarpıklıkları saptamak, sergilemek yetmez. Önemli olan bunların nasıl bir toplum düzeni içinde giderileceğini göstermektir. Balzac , Dickens, Stendhal, Flaubert, Zola, Maupassant, Tolstoy... gibi yazarlar toplumun türlü yaralarına parmak basmışlardır. bu yAraları gerçekçi bir anlatımla yansıtmışlardır. Ancak bu yaraların nasıl sarılacağını, iyileştirileceğini gösterememişlerdir.öyleyse gerçekçilik çöken kapitalizmi ve onun çürüyen kültürünü yansıtmak değildir sadece. Aynı zamanda yeni bir toplumu ve yeni bir kültürü yaratabilecek sınıfın doğuşunu yansıtmaktır. (2)

Çağdaş ve toplumcu gerçekçiliğin ilk koşulu sanatçının gerçek yaşamla bağlarını koparmaması içinde bulunduğu somut koşullara da sırtını çevirmemesidir. Edebiyat ürünlerinin yaşamın zenginlikleri ile beslenmesi, insanın bilinç ve duyarlılığını tarihin gelişim sürecine biçimlendirmesi buna bağlıdır. Diyebiliriz ki sanatçıyı sanatçı kılan onu toplumun ve insanlığın ön duyarlığı yapan özelliği de budur.

Şolohov’a göre insanları doğruyu söyleme, iyiliği ve güzelliği sevdirme, Nobel ödülünün kendisine verilmesiyle ilgili konuşmasında bunu şöyle belirtir: “Okuyucuya namuslu söz söylemek, halka doğruyu anlatmak, gerçeği anlatırken kimi zaman sert, ama her zaman yürekli olmak, insanların yüreğine gelecek adına, kendi güçleri adına, geleceği biçimlemekteki yetenekleri adına güçlü inanç salmak. Bütün dünyada barış için mücadele etmek yazdıkları kanalıyla yazılarını ulaşabileceği her yerde barış savaşçıları yetiştirmek, insanları ilerletmek için duydukları soylu ve doğal isteklerinde birleştirmek. Sanat insanların kafalarını ve yüreklerini etkileyecek büyük güce sahiptir. Bir insanın sanatçı tanımına hak kazanması için, bu gücü insanların ruhunda güzeli yaratmaya yönelmesi, insanların iyiliğine yöneltmesi gerektiğine inanıyorum.” (3)

Gerçekçilik, sanatta, resim, roman, tiyatro ve film aracılığıyla günlük yaşamı ve sorunlarını olduğu gibi ayrıntılarıyla sunma yöntemidir. Gerçekçiliği savunan sanatçılar, sanatı klasik ve romantik akademizmin yapaylığından kurtarmak, eserlerinde konuları önceleri sanata uygun görülmeyen toplumsal sınıflar arasından seçme üzerinde birleşiyorlardı. Ama bakış açıları konusunda ayrılıyorlardı. Bir kısmı sanatçının bilim adamı tavrıyla toplumdan kopuk olmasını, diğer bir kısmı da sanatçının işçi sınıfı ve halkla ilişki kurmasını öneriyordu. Bu ayrılık gerçekçiler arasında temel bir felsefi sorun olarak bugün de sürmektedir.

Çağdaş ve toplumcu gerçekçiliğin ilk koşulu sanatçının gerçek yaşamla bağını kesmemesi ve içinde bulunduğu somut koşullara arkasını dönmemesidir. Toplumcu gerçekçilik kapitalizmin insanlar üstündeki baskıları, onun nasıl köleleştirdiği, insanın kendinin efendisi olması için savaşması gerektiği konuları üstünde yoğunlaşır.



TÜRK YAZININDA TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK



Türk edebiyatında toplumcu gerçekçilik Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı içinde incelenir.

Türkiye’de toplumcu görüşe bağlanan hikaye ve romancılar değişik biçim ve ölçülerde bu akımı benimsemiş ve uygulamış, ancak öteden beri edebiyatımızda görülen gerçekçilik ve çeşitlerinin dışına da çıkamamışlardır.

Bu dönem hikaye ve romancılar arasında sanat toplum içindir tezini benimseyerek sosyal konuları anlatan yazarlar gittikçe çoğalmıştır.

Bu dönem edebiyatının en belirgin özellikleri;

Oluşumu yarım yüzyıl süren Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, yeniliklerle dolu, çok geniş ve kadrolu, canlı, hareketli, zengin, renkli ve batıya yönelik bir edebiyattır.
Türkçe’nin en güzel şiir örneklerinin yazıldığı bu dönemde şiir, gittikçe değer kaybına uğrarken, olgunluk dönemine ulaşan hikaye ve roman türünde, başarılı eserler kaleme alınmış, diğer edebi türlerde ise, önemli gelişmeler görülmüştür.
Cumhuriyet edebiyatında işlenen konular bireysel konu ve duygular ile sosyal konu ve duygular olarak iki grupta toplanabilir. Bu dönemde, toplum sorunlarını Anadolu’ya ve destani ruha büyük önem verilmiştir.
Sanat ve edebiyat, bütün Türk edebiyatı boyunca en çok bu dönemde ideolojinin emrine verilmeye çalışılmıştır. Özellikle, 1960’dan sonra sanat ve edebiyatı ideoloji ve eylem için propaganda aracı olarak kullanan yazarlar çoğalmıştır.

Dil konusunda bir grup aşırı sadeleştirme hareketini desteklerken, diğer bir grup yaşayan Türkçe’yi tercih etmiştir. Cumhuriyet döneminde aşırılıklardan uzak, yaşayan ve konuşulan Türkçe’yi kullanan yazarlar çoğunluktadır.

Cumhuriyet kurucu kadrosu köyle, halkla arasındaki kopukluğun farkındaydı. Geçmişle bağlarını koparmış, ilhamını batıdan almış, milliyetçi, gerçekçi ve rasyonel düşünceli, bilime, tekniğe ve sanata dayanan bir toplum yaratılmak istenmekteydi. Buna karşın, edebiyat şehirliydi ve ülke nüfusunun neredeyse tamamını oluşturan köylü bu alanda temsil edilmemekteydi. Bu durumda, halktan alıp halka gidecek, her türlü eylem ve düşüncesini halkıyla iç içe yaşayacak, halkın içinde olan edebiyatçılara ihtiyaç vardı. Hem edebiyatı, hem de entelektüellere önemli bir görev düşmekteydi: Halka doğru gitmek ! Halk denilen ise çoğunlukla köylüydü. Bu dönemde tabiattan uzaklaştıkça insanların karakterlerinin bozulduğu tezi savunulmaktaydı.

Köy enstitülerinin yaygınlık kazandığı 1940-1944 dönemi, savaş ekonomisi ve enflasyonun yoğun yaşandığı yıllardı.

Gerçekçiliğin bir cephesinde, DP’nin bakış açısına ve ellili yıllara hakim olan, köy davasının kültürel değil, teknik bir dava olduğu vardı. Aynı görüşler kırklı yılların sonunda CHP tarafından da savunulmuştur.

Köye bakışta gerçekçiliği en iyi, Mahmut Makal‘ın olay yaratan anı-gözlem kitabı Bizim Köy anlatır. Makal’ın, köy öğretmeni olarak bulunduğu köyün sosyal ve kültürel ortamını aktardığı gözlemleri iktidarda rahatsızlık yaratmış, muhalif çevrelerde kitaba yoğun bir ilgi gösterilip, destek verilmiştir, sonunda Makal tutuklanmıştır.

Mahmut Makal olayının entelektüellerin yoğun ilgisi ile karşılaşmasının nedeni, köy enstitüsü çıkışlı bir öğretmenin, köylerin durumu ile ilgili gerçekçi tespitler yapmasından kaynaklanmaktadır. Bizim Köy, köy enstitülü yazarların romanlarının öncüsü olmuştur.

Döenmin en çok üzerinde durulan konuları Çukurova kaynaklı olmuştur. “Hacıağa” ların çalıştırdığı binlerce sürekli ya da geçici işçinin çalışma koşulları, insafsızca düşük yevmiyeler, sıtma ve verem, Yaşar Kemal’in Çukurova ile ilgili röportaj hikayeleri ve sonraları romanları, Orhan Kemal ve bölgedeki doğulu mevsimlik işçilere ilişkin bakış açısı ile Yılmaz Güney bu konuların geniş kitleler tarafından ilgi çekmesini sağlamıştır.

Sol- Kemalist bir yaklaşımla toplumsal gerçekçilik akımı içinde köy romanları, 27 Mayıs sonrasında gelişen sosyalist gerçekçilikle bir arada ele alınmıştır. Edebiyattaki etkisi sıradan insanı konu edinmesi, otantik öğelerin ağırlık kazanmasıdır. Köy enstitüleri ile ilgili literatür, yeni bir toplum ve yeni bir kültürden bahsetmekte, devrimci romantizm içerisinde olumsuz karşıtlarını yaratmaktaydı:” Enstitülerin rahatsız ettiği insanlar, bütün devrimlerin rahatsız ettiği insanlardı: Hacılar, hocalar, ağalar, para babaları, eski bey paşa oğulları, medrese kalıntıları, ulema bozuntuları ve bunlara yaranan veya kananlar .”

Toplumsal gerçekçiliğin romanda kullandığı olumlu erdemli kahraman modeli, köy enstitülü öğretmenlere ve kurumun kendisine yönelik olarak kullanılmıştır. Gerçekçilik, yöresel lehçe ve şiveler, gündelik yaşama dair ayrıntılar kullanılarak sağlanmaktadır. Kabaca, otantiklik, gerçekçiliği getirmektedir. Görünenin aktarılması bile, köye karşı eziklik ve utangaçlık hisseden kentli okur ve aydın için yeterli olabilmektedir. Sanatın eğlence aracı olarak görülmesine karşı olan entelektüeller, bu gerçekçilikle kolaylıkla bütünleşmiştir. Popüler kültür ürününe dönüşen hemen her şey gibi şematizme, kısır bir dualizme ( kötü ağa, iyi köylü; sömürücü muhtar, idealist öğretmen vb.) düşülmesine, karakterlerin derinlikten yoksun olarak anlatılmasına neden olmuştur. Toplumsal gerçekçilik ellili yıllarda DP karşıtlığı ile 27 Mayıs ve 1961 anayasasının etkileri ile anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tavırla birleşmiştir. Yön’ün köye dönük sosyalizm ilkesi “Herkese Toprak”tır.

Bu dönemde Bizim Köy kadar etkili olan bir başka köy romanı, Metin Erksan tarafından filmi de yapılan Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü olmuştur. Yunus Nadi roman armağanını kazanan roman, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanırken “müstehcen ve sol propaganda” yaptığı gerekçesiyle soruşturma geçirmiş, Baykurt öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. 27 Mayısın ağladığı kültürel ortam, romanın filme aktarılarak popülerliğini katlaması ve köy romanlarının gördüğü ilgi, Fakir Baykurt’u, Makal’ınkinin yerini alan bir simgeye dönüşmüştür.

Altmışlı yıllarda köy romanları edebiyatın merkezine taşınmıştır. Bunda edebiyatın üç Kemal’i (Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir) ile üç köycüsünün
(Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın) katkısı büyüktür.

HİKAYE VE ROMANLAR


Köy ve köylü sorunlarına eğilenler: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabri Ertem, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Refik Erduran, Muhtar Körükçü, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Cengiz Tuncer, Orhan Kemal, Ferit Edgü’dür. Topluma hizmet amacıyla yazılan eserlerde bireysel konulardan sosyal konulara geçiş, yavaş yavaş gerçekleştiğinden, sanat sanat içindir, ilkesinden hareketle yazılan eserlerde yazılan eserlerde teknik, içerik ve dil ile biçem açısından tam bir birlik gözükmez. Bu tür eserlerde önceleri, doğalcı ve gerçekçi yöntem görülürken, 1939’dan sonra toplumcu gerçekçilik yer almaya başlar.

Sabahattin Ali, edebiyat dünyasın şiirle girmiş, üç roman, bir oyun yazıp, çeşitli çeviriler yapmışsa da, asıl sanat gücünü hikaye türünde ortaya koymuştur. Gözleme ve psikolojik çözümlemelere örnek vererek klasik olay hikayesini sosyal gerçekçi bir tavırla sürdürmüştür. Önceleri bireysel ve soyut konulara eğilmiş, bir süre sonra gözlemci gerçekçiliğe, daha sonra da eleştirel gerçekçiliğe yönelmiş, bu tutum giderek hicve kadar uzanmıştır. Genellikle toplumsal sorunları, Anadolu köy ve kasaba hayatında geçen, kendi yaşadığı, duyduğu ve gördüğü duygusal konuları, trajik bir hava içerisinde vermeye çalışmıştır.

Hikayelerinde başlıca sosyal konular arasında; köy ve köylü ile işçi sorunları, millete ters düşen aydınların samimiyetsizlikleri, ceza evleri ve tutukluların durumları, kötü yola düşen kadınlarla düşüş nedenleri ve özellikle bürokrasi ve halk çelişkisi sayılabilir. Romanlarında ise, aşkla birlikte, bir Batı Anadolu kasabasının sosyal yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce İstanbul’daki aydınların farklı düşüncelere yönelerek gruplaşmaları, ailesine ve çevresine ters düşen bir aydının dramı ve uyumsuzluğun nedenleri yer alır. Sade ve işlek bir dille, açık, duru, içten ve güçlü bir biçeme sahiptir.

Sosyalist şiir de diyebileceğimiz bu dönem yaklaşık 1930’lu yıllarda Nazım Hikmet ile başlamış, 1940’lı yıllarda gelişmiş, özellikle 1960’lardan sonra propaganda havasına bürünmüş ve ideolojik olmuştur. Nazım Hikmet “Toplumcu Gerçekçilik” sanat anlayışını bilinçli olarak benimsemekle kalmamış, bu alanda en yetkin örnekleri vererek hem kendisinden sonra gelen kuşağı, hem de 1960 sonrası Türk şiirini etkilemiştir. Türk edebiyatı onunla toplucu gerçekçi çizgiye girmiştir.

Toplumcu gerçekçi akımı Türk edebiyatının tiyatro, sinema, deneme, eleştiri, edebiyat tarihi, mizah ve hiciv türlerinde de toplumun aksayan yönleri, sömürülenler ve ezilenler, kırsal kesimin sorunları ve her tür siyasi konuya sosyalist bir bakış açısıyla yaklaşmıştır.



SABAHATTİN ALİ’NİN ÇOCUKLUĞU


Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Bulgaristan’da Gümilcine sancağına bağlı Eğridere ilçesinde doğdu. Babası piyade yüzbaşı Cihangirli Ali Salahattin, annesi Hüsniye’dir. Sabahattin Ali yedi yaşına basınca, önce İstanbul’da Üsküdar’da Füyüzat-ı Osmaniye mektebine gönderildi, sonra ailesi Çanakkale’ye gidince Çanakkale İptidai Mektebine girdi.

Beyaz teni, ela gözleri ve dalgalı saçlarıyla Sabahattin Ali güzel bir çocuktu. Evinin bulunduğu müslüman mahallesindeki komşuları ona “sabah yıldızı” adını takmışlardı. Sokakta çok dolaşmaz, çocukların oyunlarına pek karışmazdı. Çekingendi. Annesi sinirli bir kadındı. Sabahattin Ali’den çok kekeme oğlu Fikret’e (Şenyuva) yakınlık gösterirdi. Arada bir Sabahattin Ali’yi azarlar hatta döverdi. Bu ayrıcalıklı davranış Sabahattin Ali’yi derinden yaralamıştı. Bundan dolayı annesinin, hatta kimsenin kendisini sevmediğine , sevemeyeceğine inanmış, babasına daha da bağlanmıştı. Ailenin geçimini sağlamak için onun çektiği sıkıntıları üzülerek izliyordu. Salahattin bey ve Hüsniye hanım arasındaki tartışma ve kavgalar benliğini sarsıyordu.

Sabahattin Ali’nin hikayeciliğe başlayışında ve yazış biçiminde babasının uyarıcı etkileri olmuştur. Babası çocukluk yıllarında pazarda gördüklerini yazmasını isterdi. Ali bir kez yazıya şöyle başlamıştı ; “ Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım” babası öfkelenmiş, “ Haydi oradan yalancı kerata. Sabahın köründe seni zorla yatağından kaldırıyorum babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz.” der.

SABAHATTİN ALİ’NİN ÖĞRENCİLİĞİ


Edremit İptidai Mektebini 1921’de bitirince, Sabahattin Ali İstanbul’a dayısının yanına gitti. Hiçbir okula giremeyince Balıkesir’e döndü ve öğretmen okuluna girdi. İkinci sınıfta yazdıklarını ucun ucun yayımlamaya başladı. 1924 Şubat’ında okulda arkadaşlarıyla bir gazetecik çıkarmaya başladı. Okul gazetesi dışında Yeni Yol dergisine yazı yolluyor, anı defteri tutuyor, roman okuyor, fırsat buldukça sinemaya, tiyatroya gidiyordu. Bir gün okuldan kaçtığında kendisini çekemeyen bir öğrenci kendisini idareye bildirdi. Okuldan soğumuştu. İstanbul’da Muallim Mektebine girdi. O sırada Ali Canip ( Yöntem) edebiyat öğretmeni oldu. Sabahattin Ali fırsat buldukça onunla konuşurdu.
“ – Hocam güzel yazı nasıl yazılır?
Ali Canip gülümseyerek :

Çok okumak gerek, çok okumak...” diye yanıt verir.
Bir hafta sonrada Hayat dergisinde “ Edebiyat Meraklısı Bir Gence Mektup” başlıklı yazıyı yayımlar.

Güz sonuna doğru çok sevdiği, saydığı babasının Ayvalık’ta ölmesi Sabahattin Ali’yi adamakıllı sarstı. Bunun üzerine 12 Kasım 1926’da “ Babam İçin” başlıklı şiirini yazdı. Şiir, 15 Ocak 1927’de Orhan Seyfi’nin yönettiği Güneş dergisinde basıldı.

Allahım!... İşte bugün
Şu zavallı ömrümün
En matemli bir günü
...

Sabahattin Ali sadece Çağlayan’a değil, Servet-i Fünun dergisine de şiirler, hikayeler gönderiyordu. Nitekim 1926’da “Gecenin Kemanı”, “Kümeste Sabah”, “Acaba”, “Köprünün Çocukları”, “Buruşuklar”, “Muallim” ile 1927’de “Köprünün Geceleri”, “Dere”, “Ne kazandık”, Kalbimde Aşkınız” ve 1928’de “Bedbin”, “Bir Macera” şiirleri bu dergide çıkmıştı. 1926’da Akbaba dergisinde, “Yangın”, “Bekar Kiracı”, “Telefonu Olsaydı” başlıklı mizah hikayeleri basıldı.

SABAHATTİN ALİ, AŞK ve ÖĞRETMENLİK

Sabahattin Ali 21 Ağustos 1927’de İstanbul Muallim Mektebini bitirdi. Görev almak üzere Ankara’ya gitti. 1 Ekim 1927’de doktor olan dayısıyla beraber Yozgat’a gitti. Yozgat Cumhuriyet Mektebinde öğretmenliğe başladı. Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptı. Oradaki yaşamı ve her şeyi basit görüyordu. İstanbul’u özledi. Bu özlemde aşk da vardı. İstanbul daki kız arkadaşlarından Nahit’i seviyordu öğretmen olmak için açılan kursta tanışmış ve pek hoşlanmıştı. Nahit ise Sabahattin Ali’yi bir arkadaş olarak seviyordu. Yozgat’tan Nahit’e yazdığı mektuplara cevap alamadı. “Bir Macera” isimli şiirinde bunu dışa vuruyordu. Sabahattin Ali sevgisinin tek yanlı kalacağını anlayınca Nahit hanıma 20 Şubat 1928’de bir mektup yazdı. Bundan böyle ona aşık gibi değil dost gibi davranacağını bildirdi. Sabahattin Ali Yozgat’ta özlem, yanlızlık ve sıkıntı dolu günler geçiriyordu. “Yat ve Uyu”, “Mefkureci”, “Bedbin” başlıklı şiirlerinde bugünlerin getirdiği duygularını yansıtıyordu.

1928 yaz tatilinde Sabahattin Ali İstanbul’a geldi. Erenköy deki akrabalarının yanında kalıyordu. Maarif Vekaleti yabancı dil öğretmenleri yetiştirmek için o sıralar Avrupa’ya öğrenci gönderiyordu. Açılan sınavı kazandı ve Almanya’ya gitti. Ali dil öğrenmek için bir kadının evine pansiyoner olarak girdi ve Almancasını ilerletmek için kurslara devam etti. Kürk Mantolu Madonna romanında Sabahattin Ali’nin o günlerine ilişkin bazı izler vardır. Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerinden biri “ bu parazit Türkleri burdan kovmalı” demiş Sabahattin Ali yerinden fırlamış, biz sizin hükümetinize, hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz, sözünü geri al” demiş. Geri almayınca tokatı indirmişti. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollar.

Yurda dönen Sabahattin Ali Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. 1930-1931 ders yılı başında Aydın Orta Mektebine Almanca öğretmeni olarak verildi.

DERGİLERDE SABAHATTİN ALİ

Aynı yıl “Bir Orman Hikayesiyle”, “Bir Gemicinin Hikayesi” adlı ilk toplumsal gerçekçi denemelerini yazdı ve Resimli Ay dergisinde yayımlandı. Nazım Hikmet o sırada Resimli Ay dergisinde düzeltici ve sekreter olarak çalışıyordu. Sabahattin Ali için şöyle der; “Muhteva bakımından bir yenilik teşkil ediyor. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlardan hissediliyordu. Sabahattin’in ilk hikayesini Resimli Ay dergisinde yayımlaması, belli bir safta yer alması demekti. Türkiye’ye döndükten, Resimli Ay dergisindeki ilericilerle tanıştıktan sonra iyice sosyalizme yöneldi.

1931 yılında Sabahattin Ali, çoğu önceden yazılmış romantik eserler yayımladı. Bu eserleri Adsız Mecmuada çıktı. Yazın tatil dolayısıyla İstanbul’a geldi, fakat biraz sonra geri dönmek zorunda kaldı hem de tutuklu olarak. Aydın Sanat Erkek Mektebinde öğrencilerin dolaplarında Türkiye Komünist Partisinin Kızıl İstanbul adlı gazetesi bulunmuştu. Ayrıca bazı öğrenciler Sabahattin Ali’nin yıkıcı propaganda yaptığını iddia etmişlerdi. Neyse ki yargılama aklanmayla sonuçlandı.

Sabahattin Ali üç ay kadar tutuklu kaldığı hapishanede boş durmadı. Çevresini gözden geçirdi. Anadolu’nun insanlarıyla halktan kişilerle ilişki kurdu. Bu arada Kuyucaklı Yusuf’la ve jandarma Bekir’i öldüren Halil Efe ile tanıştı. 30 Eylül 1931’de Konya’ya atandı. Yeni Anadolu gazetesinde “Bir İdealist ve Beşeriyet” ile “Marks ve Freud” incelemesinden çeviriler yayımlandı. Öğrencilerinden Melahat Muhtar’la ilişkisi önemliydi. Kısa zamanda ona tutulmuştu. Karşılık gören bir ilişkiydi bu. Onun için yazdığı bir şiir ;

Hissedince sana vurulduğumu,
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen pınar gibi...
Başına göğsüme yasla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.

Yazdığı bir şiir nedeniyle Aralık 1932’de cezaevine girdi. Mayıs başında Konya’dan Sinop’a aktarıldı. Sabahattin Ali Sinop cezaevinde duyduğu yalnızlık ve tutsaklık acısını “ Duvar” hikayesinde ayrıntılarıyla açıklar. 26 ŞUBAT günü içerde bir türlü geçmeyen zamandan ve gittikçe artan yalnızlıktan yakınır;

Burada çiçekler açmıyor
Kuşlar süzülüp uçmuyor
Yıldızlar ışık saçmıyor
Geçmiyor günler, geçmiyor
(...)

23 Mayıs’da yazığı hapishane şarkısının beşincisinde Sabahattin Ali gizlice ağladığını bildirmekte, cezasının bir gün biteceğini düşünerek dayanmaya çalışmaktadır :
Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül adırma
Ağladığım duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma
(...)
Sabahattin Ali 29 Ekim 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yıl dönümünde çıkarılan af kanunuyla salıverildi. 30 Eylül 1934’de Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf mümeyyizliğine verildi. Sabahattin Ali hala unutamadığı Melahat Muhtar ile evlenmeye yeltenmiş, ama kızın ailesinin soğuk tutumu yüzünden vazgeçmiştir. Sabahattin Ali başka arayışlara girmiş ama olumsuz yanıtlar almıştır.

1932 yazında amcası Salih Beyin evinde karşılaştığı Aliye Hanımla evlenmeye karar verdi. Amcasının Aliye Hanımın ailesine yazdığı mektuba olumlu yanıt geldi. Evlilik için Sabahattin Ali şöyle diyor: “ Çalışabilmek için... Ben kendi kendime her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim.” 16 Mayıs 1935 günü Kadıköy’de nikahlandılar. Evliliğin yoksunluklarına karşı yine de mutluydu. O kadar ki, bir gün arkadaşı Melahat Hanım (Togar ) ve eşine “Yine aşıkım ! Bu kez karıma .” der.

Sabahattin Ali 3 Aralık 1938’ de Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı. Ankara’da Karanfil sokakta iki odalı bir çatı katında oturuyordu. 1939 yılının Nisan ayında “İçimizdeki Şeytan” romanı Ulus gazetesinde yayımlandı. İçimizdeki Şeytan ırkçı ve Turancıları ele almış, onların gerçek yüzünü ortaya koymuştu. Turancıları çileden çıkarmıştı. Gazetelerde, dergilerde ikide bir ona saldırdılar. Ona Rum diyorlardı. Sabahattin Ali suçlamalara yanıt vermedi.

Sabahattin Ali bir süre Türkiye Sosyalist Partisi organı olan Gerçek dergisinde yazdı. Sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Alibaba, Geveze gazetelerinde çalıştı. (1946- 1947) 25 Kasım 1946’da yayımlanmaya başlayan ve mizaha ilk kez toplumcu siyaseti sokan Marko Paşa olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. Sabahattin Ali için Marko Paşa’nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazıyla dava açıldı. Yazılar onun değildi ama gazetenin sorumlu müdürü olduğundan ve arkadaşlarının adını savcıya vermek istemeyişinden sorumluluğu o yüklenmişti. Sabahattin Ali 1947’de Sırça Köşk’ü çıkardı. Bu yazı bahane edilerek kitap Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Bu dönemde içeri girdi. Üç ay kadar kaldı. Kızı Filiz’i özlemişti. Çıktığında durumu daha da bozulmuştu. İşsizdi. Yazacak yer bulamıyordu. Kafasında Ankara isimli romanı yazmanın hayali vardı. Fakat polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalamalar devam ediyordu. Bütün bunlar halkını sevmenin , namuslu kalmanın, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazısında bu acı gerçeğe parmak basmıştı:
“Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer ! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini ! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.’

KAÇIŞ VE ÖLÜM


Daha önce erkek kardeşi Fikret Şenyuva ile İstanbul’da karşılaşmıştı. Ona, “Benimle çok uğraşıyorlar, canıma tak dedi. Artık dayanamayacağım.” Demişti. “Anneme 25 bin lira gönderdim. Yine göndereceğim, bir gün gelir de göndermezsem, beni yok bilin!” O sırada bir sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu’na gideceğini söylemişti.

Sabahattin Ali hapisteyken tanıştığı Hasan Tural ile görüştü. Hasan Tural Edirnekapı’ da berberlik yapıyordu. Ali’yi kaçakçı Ali Ertekin ile tanıştırdı. Anlaşmaya göre 31 Martta İstanbul’da Edirnekapı’dan Kırklareli’ne hareket edildi. Olayın bundan sonrasını Ali Ertekin, sorgu yargıcına şöyle anlatıyor:
“ Gece Üsküp ile Yündolan arasında Sazara köyü istikametine yürüyorduk. İşte bu sırada Ali Bey kendisinin Marko Paşa gazetesinin sahibi Sabahattin Ali olduğunu , şimdiye kadar herkesten hatta şoför Salim’den dahi gizlediğini, gayesinin Bulgaristan’a gitmek olduğunu ve bana vereceği paradan bahsetti. Böylece konuşarak yolumuza devam ediyorduk. Sazara yoluna çıktık. Söylediği sözler bende nefret uyandırmaya başladı. Onu ele vermeyi düşündüm. İçime fenalık geldiğini daha ileriye gidemeyeceğimi söyleyerek Sazara’ya gidecek yerde yanlış bir yola saparak dereye indirdim. Dereye indiğimiz zaman karşıda Sazara ve Hedye köyleri gözüküyordu. Orada konakladık. O arada bana Moskova’ya geçeceğini orada pasaport alıp Türkleri teşkilatlandıracağını söyleyince beynim attı. Bundan sonra Ali’nin Türklükle alakası olmayan canavar olduğunu anladım. Elimdeki sopayla üç kere vurarak Sabahattin Ali’yi öldürdüm. Nefesi kesilmişti. Ölmüştü.

1932’de yazdığı bir şiir gibi:
Göklerde kartal gibiyim,
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.
(...)

Cesedi Öldüğü yerde gömülmüştür. Daha sonra köylüler buraya “Sabahattin Ali Çatağı”adını vermişlerdir. Geleceği çok önceden görmüşçesine Sabahattin Ali, 1931’de yazdığı “Dağlar” adlı şiirde bu yeri şöyle anlatmıştı.;
(...)
Bir gün kabrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa ,
Yerim soran bulunursa;
Benim meskenim dağlardır.

Ölümün öğrenilmesinin ardından başlayan baskı döneminde kimse Sabahattin Ali’yi savunamadı. Sadece Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Abidin Nesimi, Saim Bağdallı, Sabri Soran, acı olaya yazılarıyla az buçuk karşı çıkabildiler. Sabri Soran dergideki “Sabahattin Ali’ye” başlıklı şiirinde şöyle diyordu:

Sessiz ısıtmaya başladı toprağı bu sefer altın gibi
Işıklarıyla Nisan güneşi ;
Yeni bir bahar var tomurcuklarda,
Dallar yeşerecek neredeyse,
Ama sen derin uykulardasın,
Duymuyorsun şırıltısını yanı başında akan derenin.

Gözlüğün kırık,
Bir tarafta katil sopa,
Bir tarafta Puşkin,
Artık o kitap bir şey söylemez sana,
O rüzgar esmez artık
Ve kan içinde bembeyaz saçların...

Bir varmış bir yokmuş sanki dünya,
Sahipsiz gibi hikayelerin
Ama dostlar var arkanda
vefalı dostlar,
seni düşünecekler
karın ve kızın kadar.
Ölümü bir çok spekülâsyonlara uğradı. Herkes bambaşka şeyler söyledi. Kimilerine göre Sabahattin Ali işkencede ölmüş kimilerine göre ise Bulgar sınırına yaklaştığında Milli Emniyet tarafından kurşunlanmıştır.

1947’den 1965’e kadar hiçbir eseri yayımlanmayan Sabahattin Ali’nin ise hala bir mezarı bile yoktur...





HİKAYELERİ


Sabahattin Ali daha çok hikayeci olarak tanınmıştır. Oysa yayın yaşamına şiirle girmiştir. Ayrıca bir şiir kitabına ve üç romanına karşın beş hikaye kitabı çıkarmıştır. Hikaye kitapları:
Değirmen (1935)
Kağnı (1936)
Ses (1937)
Yeni Dünya (1943)
Sırça Köşk (1947)
Bu kitaplarda toplam 64 hikaye bulunur. Sabahattin Ali’nin beş hikaye kitabı vardır. Ama hikayelerinde kucakladığı konular sayılıdır. Aşk, düşkün kadınlar, köy, köylüler, işçiler, hastane, doktorlar, hapishane, mahpuslar, aydınlar, çocuklar...

Sabahattin Ali aşkı ilk hikayelerinde toplumsal ortamın dışında, iki kişi arasında geçen, romantik bir olgu gibi ele alır. Gerçekçi döneme geçince , aşkı toplumsal çevreye ve ekonomik koşullara bağlama gereği duyar.
Köy ve köylü konularını ele alan hikayeleri kolay anlaşılan, yalın, temiz, kıvrak bir dil kullanıyor. İşçileri konu alan hikayelerinde, işçilerin temel sorunlarına değinmenin yolunu bulmuştur. Çünkü kişilerini belirli bir düzenin ve toplumsal durumun içine yerleştirerek anlatmıştır. Sınıfsal bir kavrayış ve gerçekçi bir görüşle ortaya koymuştur.

Konularda genellikle acı çeken insanların gündelik yaşamı vardır. Konuların sayısı az olmasına rağmen Sabahattin Ali bu konular dolayısıyla bozuk düzenli bir toplumun belirgin tiplerini, temel gerçeklerini, önemli sorunlarını, ana çelişkilerini yansıtmasını bilmiştir. Bu konuları toplumcu görüş ve gerçekçi yöntemle gün ışığına çıkarmayı becermiştir. Bu işin hikâyeciliğimizde öncüsü olmuştur.

Nazım Hikmet onun için şöyle diyor:”Evet Türkiye orta sınıfları köylüsünün, fukarasının hayatını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Fakat bunu büyük bir ustalıkla ve devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız odur.”



SABAHATTİN ALİ VE TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK
Sabahattin Ali’ye göre sanat bireysel olmaktan çok toplumsal bir edimdir. Sabahattin Ali sanatçıdan ileri akım içinde bilinçle yer almasını bekler: “Hayatta her şey gibi sanat da bir hizmet ve mücadeledir. Bütün insanlığı daha doğruya, daha iyiye ve daha güzele götürmek için çalışacak, hitap ettiği kimselerde bu doğru, iyi ve güzelin hasretini uyandırmak ve bunlara gidecek yolu işaret etmek isteyecektir.” Elbette böyle bir istek sanatçıyı edilgenlikten, biçimcilikten, “sanat için sanat” görüşünden uzaklaştırır. “Fildişi” kuleden ayırarak “toplum için sanat” görüşüne bağlar. Bireyciliğe kapılmasını, kendisine kapılmasını önler sanatçının. Çevreyle, etkin yoğun ilişkiler kurmasını sağlar.

“Benim kanaatimce sanat insana insanı, hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır. Ancak bu takdirde geniş bir kitlede daha insani olmak, daha iyi bir hayata varmak arzuları belirir. Kitle ile beraber acı çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp, onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzı ile aynı anda atmayan adamın kitleye ”sen” diye hitap etmesi gülünçten de ileri bir şeydir.”

Sözü geçen görevin başarılmasının bir başka koşulu da sanatçının “gerçekçi” olmasıdır. Ama bu, tümüyle romantizme sırt çeviren ve natüralizme yüz veren kuru, aldatıcı ve edilgen bir gerçekçilik değildir. Etkin “namuslu ve samimi” bir gerçekçiliktir.

“Halkçı bir edebiyatın ancak realist olabileceği izaha ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir hakikattir. Benim için yalnızca hayat ve insan vardır. “

Gerçekçiliğin bir başka özelliği de “inandırıcı” olmaktır. Sabahattin Ali buna aşırı özen gösterir. Arkadaşı Sevgi Sanlı’ya, “Bazı gerçek olayları gözlediği gibi yazamadığını, gerçek yaşamın öykülerden daha çok şaşırtıcı, çok daha akıl almaz olduğunu” söyler. Gerçeği inandırıcı kılmak için bazen onu yumuşatmak gerektiğini söyler.



SABAHATTİN ALİ VE ETKİLENİŞLERİ
Yabancı edebiyata gelince... Sabahattin Ali çocukluğunda daha çok Fransız yazarlarını (Michel Zevaco, Jules Verne, Alexandra Dumas Pere, Victor Hugo, vb.) okumuştur. Sonra Fransızların yanı sıra İngiliz (Bayron, Shakespaera, Oscar Wilde vb.), Rus (Gorki, Çehov, Dostoyevski, Turgenyev, Şolohov, Puşkin,vb. ) Alman, (E.T.A. Hoffmann, Heinrich von Kleisti Theodor Strom, Albert von Chamisso, Reiner Maria Rilke, Goethe, Lessing, Dante ,vb. ) yazarlarını izlemiştir. “Yabancı edebiyatı oldukça yakından takip etmeye çalışırım. Devirleri içinde mürteci olmamış eski ve yeni bütün sanatkarları severim. Bütün bilhassa Sovyet ve Amerikan muharrirleri arasında severek ve düşünerek okuduğum romancılar vardır.

Sabahattin Ali 1936’da yapılan bir soruşturmaya verdiği cevapta “en çok sevdiği ve tekrar tekrar okuduğu beş kitabın” adlarını açıklamıştır: Klim Sangin (Gorki), Sakin Don (Şolohov), İnsanlığın Hali (Malraux), İdiot (Dostoyevski), Taranta Babu’ya Mektuplar (Nazım Hikmet Ran ). Fransız yazarlarınca Türkiye’nin Gorki’si sayılır Sabahattin Ali.

Sabahattin Ali’nin yaşamına yön veren olaylardan biri de Almanya’ya trenle giderken olur. Yolculuk sırasında Upton Sinclair’in romanı Oil’i okumasıyla başlar. Ali bu kitabı bitirince, “bu romdan olanların onda biri doğruysa namuslu insan mutlaka solcu olmalıdır.”der.
Türkçü ve Turancı bir genç olarak yirmi bir yaşında Almanya’ya giden Sabahattin Ali, orada devrimci bir çevrenin içine girer. Eline geçen bütün kitapları okur. Spartakistlerin, Rosa Luxembourg’un ve Liebknecht’in niçin savaştıklarını öğrenir. Alman edebiyatını inceler.

SONSÖZ



Sabahattin Ali ile tanışmam “Kürk Mantolu Madonna” romanı ile oldu. Romanın uzun süre etkisinden kurtulamadım. Bu ne bulunmaz ve ne güzel bir aşktı. Romanı pek çok kişiye de okuttum. Onlarda Sabahattin Ali ile tanıştı. Ve ardından Sabahattin Ali’nin diğer romanlarını ve hikayelerini okudum.

Hıfzı Topuz’un “Eski Dostlar” isimli kitabını okurken Sabahattin Ali ile bir daha karşılaştım. Özellikle o dönem bizim “Sanat Akımları ve Kuramları” dersine proje hazırlayacağımız dönemdi. Hiç tereddüt etmeden Sabahattin Ali dedim. Eski Dostlar’da bir bölüm var. Sabahattin Ali trenden iner, sivil polis peşindedir. Hava çok sıcaktır. Ve Sabahattin Ali polisin onu eve kadar takip edeceğini anlar. Polise yaklaşır, “Madem eve kadar geleceksiniz şu bavullardan birini alın.” der. “Polis tereddüt etmeden: “İnsanlık öldü mü, tabi ki.” Der. Bu yaşananlar aslından ülkemizin gerçeğidir. Bizim sakıncalarımız, bizim gerçekliğimizde bize özgüdür aslında.

Sabahattin Ali devamlı suçlandı. Bolşevik, hain, satılmış. Ama bütün bunlara rağmen Ali inandığı yolda direndi. Ulusun bağımsızlık ve esenliğini, emekçi halkının özgürlük ve mutluluğunu savunmaktan geri kalmadı. En güzel yanıtı kendi verdi:

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi günde Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir milletin önünde secdeye vardık . O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz. Kanunlu, kanunsuz, baskılar altında ezile ezile pestile döndük. (...) Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi ? “

Evet aradan elliden fazla yıl geçti. Toplumcu yazarlar yine aynı yoldalar ve yine aynı baskı altındalar. Yıllar geçti ama yazarlar hala düşüncelerinden, yazdıklarından ve yayımladıklarından ötürü içerdeler ve baskı altındalar. Toplumcu gerçekçiliğin usta kalemi ve büyük hikâyecisi Sabahattin Ali’yi yitirişimizin üstünden uzun uzun yıllar geçti . Marko Paşa’da olan arkadaşlarını ve onların yaşadıklarını düşünüyorum da, Rıfat Ilgazlar, Aziz Nesinler hiçbir şey değişmiyor.

Hala bir mezarı bile olmayan Sabahattin Ali’ye saygıyla...



Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü,
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül aldırma...
(...)



KAYNAKÇA



Emin Özdemir, Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, ( İstanbul, Remzi Kitapevi, 1993 )
Emin Özdemir, Türk Edebiyatında Yönelimler Eğilimler, ( İstanbul, Remzi Kitapevi, 1997)


Asım Bezirci, Sabahattin Ali, ( İstanbul, Çınar yayınları, 1974)
Hıfzı Topuz, Eski Dostlar, (İstanbul, Remzi Kitapevi)


Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, IV. Cilt, Sayfa 1130-1132 / 1159 - 1162
Büyük Kültür Ansiklopedisi, XII. Cilt, Sayfa 4713 – 4736


Meydan Larousse, XII. Cilt, Sayfa 348
Ana Britannicca XIII. Cilt, Sayfa 240 – 241


Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış II, (İstanbul, İletişim 1997) s. 17-35


Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, ( Bilgi Yayınevi, 1969), s. 416-422
Sabahattin Ali, Bütün Öyküleri I, (İstanbul, Yapı Kredi Yayımları 1997)


Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, (İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1998)
Sabahattin Ali, Bütün Şiirleri, (İstanbul, Yapı Kredi yayınları, 1999)

BİZE GELEN KİTAP VE DERGİLER

10/5/2008 · Kategori: Duyuru

BİZE GELEN KİTAPLAR VE DERGİLER

 

 

ŞEHİR; Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi. Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: İbrahim TIĞ. Yıl: 4, Sayı: 34,Mayıs 2008. Bölge Haber Gazetesinin Paralı Kültür Ekidir.Ederi: 3 YTL.Yazışma Adresi:Bölge Haber Gazetesi 67800 Devrek – Zonguldak.Tel- Fax: 03725568362. E-Posta: ibrahintig@gmail.com  Yıllık Sürdürüm ücreti: 30 YTL. Posta Çeki No: 1487201

OYHAN HASAN BILDIRKI: ÇANAKKALE DESTAN DESTAN

 

“Çanakkale Destan Destan”,  “Ömürlerinin on beşinci baharında Çanakkale’de toprağa düşüp, Türkiye’yi vatan yapanlara…” adanmış bir kitap. Kitabın yazarı Oyhan Hasan BILDIRKİ, kitabın basılmasını sağlayan seçkin insanı da unutmuyor ve 3. sayfaya şu notu düşüyor: “Aydın olma bilincini yüreğinde taşıyan, “aydınlatma” amacıyla yola düşen, aydınlattıkça aydınlaşmanın örneklerini veren Aydınlı ender seçkinimiz, Çanakkale sevdalısı

M. Kemal YILMAZ'a teşekkürlerimle.”

Bu ayrıntı, önemli. “Değer bilenin, değerlendirilmesi.” Birçok kişi ya da kurumlarca dikkate alınması gereken bir tutum. Sözün özü, bir kitabın hikâyesi. Ekler[[1]] bölümünde, bu durum ele alınıp işlenmiş.

“Çanakkale Destan Destan”[[2]], bir nehir roman. Kitap kendi aralarında özel adlar almış 12 bölümden meydana geliyor. Her bölüm kendi arasında bağımsız bir hikâye olarak da düşünülebilir. İlk hikâye Osman oğullarının Birinci Dünya Savaşı’na girişinin duyulmasıyla başlıyor, öteki bölümlerde tamamen Çanakkale Savaşları anlatıldıktan sonra, söz Kurtuluş Savaşı’na getirilerek 12’nci hikâyede bitiriliyor.

“Çanakkale Destan Destan”, gerçekten bir destan. Türk’ün Çanakkale’de yaptıklarının, yaşadıklarının ya da başkalarına yaşattıklarının romanı. Yazarın anlatım dili, Dede Korkut’u çağrıştırıyor. Sıkılmadan okuyacağınız şiir tadında bir anlatım yakanızı bırakmıyor.

Oyhan Hasan BILDIRKİ şu ilginç sözleriyle kitabın yazılış sebebini de ortaya koyuyor:

“Esirgeyen, bağışlayan Tanrı adıyla başlarım. Uzun geceler ve günler boyu düşündüm, tasarladım. Hemen bütün kaynaklarımızı araştırdım, inceledim. Görüp baktım ki, tamam bundan doksan iki yıl evvel, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Yalnızca tarihi yaratan olaylarda büyümüşüz, şanlı tarihimizden bazı görüntüleri yakalayıp, nedense yazmaya fırsat bulamamışız.”[[3]]

Sıkıntı bilinince, söz, kaleme düşmüş ve “Çanakkale Destan Destan” yazılmış.

Sözü uzatmaktansa, rasgele seçtiğimiz bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.

“Yarasına aldırış etmiyor, Hamidiye'de Cevat Paşa'yı arıyordu. Haber verdiler, Cevat Paşa çıktı geldi. Adsız Bey'i karşıladı. Sordu:

- "N'oldu Adsız'ım?"

Adsız Bey, olanı biteni bir bir anlattı.

- "Yok bir şey Paşa'm. Kara dinli kâfir azıttı. Besbelli, Boğaz'ı aşmayı diledi. Tabyalarımızı topa tuttu. İngilizler Rumeli, Fransızlar Anadolu tabyalarını hedef alıp, bizi biraz zorladı. Askerlerimize bir şey olmadı. Tabyalarımız yıkıldı. Dedim ki Cevat Paşa'ma gidem. Olanı biteni, başımıza gelen halleri anlatayım. Kalktım, geldim."

Cevat Paşa, tez kurultayını topladı. Durumu tartıştılar. Alamanlar yıkılan tabyaların tamirini ve kuvvetlendirilmesini diledi. Cevat Paşa, uzun uzun inceledi. Son kararını bildirdi:

- "Tabyaların tamiri gerektir. Lâkin asker sayısının artırılmasını gereksiz buluyorum. Düşmanı Çanakkale'de karşılamalıyız. Nança olduğumuzu bütün dünyaya göstermeliyiz."

Görevliler ayrıldı. Orhaniye, Kumkale ve diğer tabyaları eski hallerine getirdiler. Kumkale'li Ali, Seddülbahir'li Koca Veli, Murat, Adsız Bey, Kara Duran ve daha nice erenler, canla başla çalıştılar. Savaşın cilveleri Murat'ı pişirmişti. İlk günlerin telaşı geçmiş, Murat, aslan kaplan kesilmişti. Bıraksalar, düşmanı derhal tepeleyecekti. Kahpe düşmanın, kancık düşmanın işi neydi bu topraklarda? Niçin yurdunu bırakmış, karşı yatan karlı dağların ardından, bunca denizleri tepip gelmişti? Besbelli ki, Osmanlı'yı öldü sandılar. Hanlar Han'ımızın adını, sanını unuttular. Kuruntuya kapıldılar. Kapılsınlar bakalım. Dünyanın kaç bucak olduğunu anca öğrenirler.

Murat, bu türlü duygular içindeydi. Bir ses işitti, baktı, gördü. Bileği güçlü, yüreği kavi, kara kaşlı, pala bıyıklı Kara Duran geliyordu. Kara Duran geldi, Murat'ın annacında durdu. At diledi. Murat söyleneni yapmak için seğirtirken;

- "Atlar iki olsun delibozuk. Gönlümüz yarışmak diler." dedi Kara Duran.”[[4]]

 

Herkesin okuması ve kendince dersler çıkarması gereken bir kitap. Son dönemdeki en büyük destanımızın hikâyesi.

 

ÇANAKKALE DESTAN DESTAN

Oyhan Hasan Bıldırki

(Nehir Roman)

 

Alperen Yayınları, Ocak 2008

160 s. Fi: 10 TL

 

Tekli ve çoklu siparişler için

İsteme Adresi:

oyhanhasanbildirki@hotmail.com

0 256 512 75 90

 


[[1]] Üç Tarih ve Bir Olay, s. 143-144 / Batı Cephesinde Değişen Ne Var? s. 147-148

[[2]] Çanakkale Destan Destan, Bıldırki Oyhan Hasan / Alperen Yayınları  160 s. Ocak 2008 Aydın

[[3]] Çanakkale Destan Destan, s. 4

[[4]] Çanakkale Destan Destan, s. 10

 

Yazar
Yayınevi
Etiket Fiyatı
ilknokta Fiyatı
Kazancınız
:
:
:
:
:
Mümtaz Tiftik
Artshop Yayıncılık
6,90 YTL
5,52 YTL
%20
Panayır Zamanı

“Bayramın üçüncü günüydü bugün. Bayramcılar, bizim köyümüz Bağışlar’a geleceklerdi. Köye bayrama gelenleri, Kapucular ve Hakkı Çavuş ağırlayacaktı.
Çerçici, köy meydanındaki, ceviz ağacının altına çerçiyi açmış, çocukları bekliyordu. Gençler birer çuval bulmuş, çuval yarışması yapıyorlardı aralarında. Kısacası bayram coşkusu devam ediyordu.”

Mümtaz Tiftik; Panayır Zamanı’nın da, insanın zamanda oluşturduğu, kültür birikimine tanıklık ediyor. Ahşabın tuhaf kokusu, daha ilk sayfadan merhaba diyor okura. Sokaklar arasında geziyor, panayır yerinde gezinen çocuklarla, sohbete dalıyorsunuz. Pazaryerleri, çarşı esnafı, kapı önlerinde, örgü ören kadınlar, öğrenciler en yakın dostlarınız. Sevgi Çayevi’nde, içtiğiniz bir bardak çay içinizi ısıtıyor. Bir ebru ustasının, el sürdüğü eski bir çeşmeden, su içmek ya da Şemsi Paşa’nın, yürüdüğü yoldan yürümek size iyi geliyor. Ahşap bir konağın merdiveninde soluklanan, yaşlı bir amca en yakın komşunuz olabilir, ya da bir ağacın gölgesinde dinlenen teyze. Kitabı okudukça, eskinin henüz bozulmamış, kent dokusu hemen sizi içine çekiveriyor. Hüzünlü ama bir o kadar da, farklı yaşam öyküleri ile karşılaşıveriyor insan, bu kitabı okuduğunda. Çünkü bu kitapta, insana dair olan her şey var. Bir de, ahşabın gizemli ruhuna dokunmak türünden bir duygu. Bu nedenle, Panayır Zamanı, dünle şimdiyi birleştirmek için bir fırsat. Özellikle de, değerlerin hızla önemini yitirdiği bir süreçte. Sanırız ki, okuyanda derin izler bırakacak bu öyküler.

BETÜL TARIMAN

ISBN : 978- 944-2493-87-8
Basım Tarihi : Şubat 2008

 

BİZE  GELEN KİTAPLAR VE DERGİLER

 

BİZE GÖNDERİLEN KİTAP VE DERGİLER SİTE VE BLOKLARIMIZDA TANITILACAKTIR.

 

TANITILMASI İSTENİLEN KİTAP VE DERGİLER İÇİN İLETİŞİM ADRESİMİZ:

 

ALİ ŞAHİN

PULCULAR MAHALLESİ, HALİDE EDİP ADIVAR SOKAK NO: 15-2 37400 TAŞKÖPRÜ- KASTAMONU

GSM: 0542 783 78 74

Türkiye'de Müslümanlar baskı altında mı?

13/4/2008 · Kategori: Makale

Türkiye'de Müslümanlar baskı altında mı?

Türkiye'de Müslümanlar baskı altında mı?
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı Amerikan üniversitelerinde adeta moda. Herkes vur abalıya. O kadar ki ögrencilerin büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti'nin aleyhinde konuşmaları gerektiğine, yoksa hocalarından iyi not alamayacağına inanıyor. Haksız da değiller

12/04/2008 (1048 kişi okudu)

İLHAN BAŞGÖZ (Arşivi)

Seçimlerden sonra işler ne güzel başlamıştı. Güzel gideceğine inanıyorduk... AK Parti büyük bir çoğunlukla Meclis'e girmişti. Başbakan yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığı sözü veriyordu. Bütun vatandaşları kucaklayacak uzlaşmacı bir anayasa. Türkiye ümitli, ferah, rahat bir nefes alıyordu. Ben de ümitlenmiştim. Sonra, akıl almaz bir şey oldu. Kimin aklına esti, güzel güzel yol almaya hazırlanan idare gemisini götürdü, türban kayasına tosladı. Bu kesinlikle bir komplo. Bence yurtdışından kurulan bir tuzak. Tıpkı türban konusunu Türk toplumunun başına bela edenlerin Avrupa devletleri olması gibi.
Şimdi de Türkiye'nin başına öyle bir çorap ördüler ki, daha kötüsü olamazdı. Avrupa Birliği'ni unuttuk, Anayasayı unuttuk, uzlaşmayı unuttuk. 301'inci maddeyi unuttuk. İki aydır türbanla yatıp türbanla kalkıyoruz. Bu anayasa tartışmaları arasında beni en çok korkutan Sayın Cumhurbaşkanı'nın başı açıkların endişelerini ortadan kaldıracak düzenlemeler istemesi oldu. Demek 80 yıldır başı açık gezen kadınlarımızın başı gerçekten tehlikede ki, bu tehlike kanunla önlemek isteniyor.
Bu şuna benziyor: Her zaman mısır ekmeği yiyen bir Karadenizli vatandaşlara diyorsun ki, senin mısır ekmeği yemek hakkını kanunla koruyacağım... Nereden nereye gelmişiz? Bu türban çıkmazını diyelim Başbakan görmedi. AK Parti'nin aksakallıları arasından bir akıllı çıkıp da yahu memleketi nereye götürüyoruz diye sormadı da mı? Densizliğin bu kadarı Tanrı vergisi olamaz, yaman eğitim ister.

Kısır çekişme
Üç haftadır Amerika'dayım. İki aydır türbana takılıp kalan memleketimdeki kısır çekişmenin dışında, bir rahat nefes almayı umuyordum. Öyle olmadı. Üniversitedeki dostlarım burada da bana Türkiye'de dinin ve dindarların baskı altında olduğunu söylüyorlar. Bunun en elle tutulur delili üniversitemdeki türbanlı Türk kızları. Bunlar Türk üniversitelerinde okuyamadıkları için İndiana Üniversitesi'ne gelmiş oluyorlar. Oysa çoğunun daha iyi bir eğitim almak için buraya geldiğini ben biliyorum... Bir başka cemaat bu kızlar. Öbür Türk öğrencilere katılmazlar. Suudi Arabistan'ın yaptırdığı bir cami var. Kapısı bacası belli olmayan, çöl bozuna boyanmış, acayip sandık gibi bir yapı. Orada toplanırlar. Bir Arap imamın vaazlarını dinlerler. İmam efendi televizyon seyretmeyin, müzık dinlemeyin diyormuş. Çevrelerinde Malezya'dan, Suudi Arabistan'dan başı örtülü kızlar var... Her biri son model bir moda mecmuasından çıkmış gibidir... Benim bir aylık harcamama eşit marka ayakkabıları giyerler, en pahalı kokuları kullanırlar. En pahalı kremleri sürünürler. Hepsinin jean pantolonu var, üzerinden son moda bir gömlek sarkıtırlar. Cumhuriyet'le veya Atatürk'le ilgili toplantılara katılmazlar. Cumhuriyeti sevmezsiniz anlarım, Atatürk'ten nefret edersiniz anlarım. Ama bu insanların neden Suudi Arabistan'ın dört duvarı arasındaki çöl kültürüne sıkışıp kaldıklarını anlamıyorum. Bu çöl kültüründe ne bulduklarını anlayamıyorum. İnsan kendi kültürüne nasıl olur da bu kadar yabancılaşır, anlayamıyorum. Acaba yanık bir Anadolu türküsü duyunca gözleri dolmaz mı, burunlarının direği sızlamaz mı bunların? Veya bir çiftetelli havası duyunca içlerinden kalkıp oynamak gelmez mi? Hiçbirinin gidip o kadar benimsedikleri Suudi Arabistan'da yaşamak isteyeceğini sanmıyorum. Cumhuriyet'in kendilerine sağladığı haklardan kolayına vazgeçmeyeceklerini biliyorum.
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı Amerikan üniversitelerinde adeta moda. Herkes vur abalıya.
O kadar ki ögrencilerin büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti'nin aleyhinde konuşmaları gerektiğine, yoksa hocalarından iyi not alamayacağına inanıyor. Haksız da değiller..

Baskı nerede?
Türkiye'de dinin ve dindarların baskı altında olduğuna inanan dostlarıma şunları söylüyorum:
Bugün Türkiye'de, sayısını bilemediğim kadar çok tarikat var... Adıyaman'da var, Malatya'da var, Konya'dan İstanbul'a kadar her yerde tarikat var. Bunların on binleri geçen üyesi var. Bir kısmının televizyon kanalları, gazeteleri var. İstedikleri şekilde toplanıyorlar, ibadetlerini ve zikirlerini yapıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üyelerinden bir kısmını bu tarikatlar seçtiriyor. Hükümette Nakşibendi bakanlar var. Kanun tarikatları yasakladığı halde, kimse bunların üzerine baskı koymuyor. Her tarikatın cemaat evleri var. Binlerce öğrenciyi oralarda öğretmenler değil ablalar ve ağabeyler eğitiyor.
Ne eğitimi verildiğini hiç kimse bilmiyor. Kimsenin bu faaliyetlere karıştığı da yok. Memleketimde sayısı üç bini bulan Kur'an kursu var. Kanuna göre bu kurslara ancak 12 yaşına basan kızlar devam edebilir. Benim bulunduğum kentte ellerinde amme cüzleri, başları örtülü Kur'an kursuna giden kızların yaşı en çok yedi. Bu kurslar hükumetin kontrolünde idi. Bu kontrol kaldırıldı.
Hiç kimseye kızını Kur'an kursuna göndermeyeceksin dendiği yok.
Türkiye'de cami sayısı okul sayısından fazla. Her gün de yenileri yapılıyor. Cami yaptırma dernekleri vatandaştan harıl harıl para topluyor. Kimse kimseye cami kuramazsın demiyor. İslam inanışına göre kızlar imam ve hatip olamaz. İmam Hatip liselerinin sayısı düz liseler kadar neredeyse. Öğrencilerinin yarısı kız. Bütün orta öğretim kurumlarında din dersleri zorunlu. Kimse çıkıp da ben bu derse girmek istemiyorum diyemiyor. Kâfirlik damgası hazır. Herkes korkuyor. Her yıl on binlerce vatandaş hacca gidiyor. Memleketimiz boğazına kadar borç içinde. Batı'dan üç buçuk dolar çekeceğiz diye kırk takla atıyoruz. Hiç kimse bunlara etmeyin, eylemeyin demiyor. Milyonlarca doları götürüp Suudi Arabistan çölllerine gömmeyin demiyor. Oysa Hac'ın başka bir yorumu da var. Bundan 700 yıl evvel Anadolu erenlerinin o büyük Türkmen kocası Yunus Emre söylemiş bunu:
Çalış kazan ye yedir
Bir gönül ele getir.
Yüz Kâbe'den yeğrektir.(daha iyidir)
Bir gönül ziyareti.
Bir yoksulun gönlünü almanın Hac kadar kutsal olduğunu kimse söyleyemiyor.

Memleketimden manzaralar
Camiler özellikle cuma günleri dolup taşıyor. Sokaklar trafiğe kapanıyor. Kimse yolları trafiğe kapatamazsınız demiyor. Sabahın erkeninde her minareden dört mikrofon en yüksek perdeden ezan okuyor. Gece geç yatıp sabah uyumak isteyen vatandaşlara uyku haram oluyor. Ezan insan sesinden başka iletişim vasıtası olmayan bir toplumda önemli idi... Bilal Habeşi çıkıp Araplara, gür sesi ile "Namaz vaktidir, haydin namaza" diye bağırmasa kimse namaz vaktini bilmiyordu. Kendisini atılan taşlardan korumak için de Habeşi iki eliyle yüzünü kapatırdı. Bugün herkesin evinde saati var, çalar saati var, televizyonu var. İsteyen istediği saatte uyanır ve namazını kılar. Hayır ille hoparlörler her yanı çınlatacak... Buna da kimsenin karıştığı yok. Dindarlar ve din nasıl oluyor da baskı altında imiş ben anlamıyorum
Türkiye'de bir baskı var. Ama bu baskı dindarlar üzerinde değil. Baskı, dini başka türlü anlayanlar, dini sıyasetin dışında kendi vicdanlarında yaşamak isteyenlerin üzerinde ciddi bir biçimde var. Ben ders verdiğim doğu Anadolu kentinde Ramazan'da açık lokanta bulamıyorum. Kente inip yemek yiyemiyorum. Bir sandviç alıp yemek istersem ancak bir parkta kimsenin göremeyeceği bir ağaç gölgesine sığınıp yiyebiliyorum.
Zındık damgası hazır. Universitemin genç kızlarının başı açıksa kısa kollu bluzlarla kentin sokaklarından geçerken kokuyorlar. Sokakta sigara içemiyorlar. Sayıları milyonları bulan Alevi vatandaş Cemevlerine ibadet yeri diyemiyor. Ancak kültürevi diyebiliyorlar. Bir doçent, çalıştığım üniversitede bir kız öğrencisine soruyor. "Sen Alevi misin?" "Evet" cevabını alınca, "Çık dışarı yoksa abdestim bozulacak" diye kızcağızı sınıftan kovuyor. Bu doçent hâlâ Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinde ders vermeye devam ediyor. Pendik'te genç partililer cuma günleri dükkân dükkân dolaşıyorlar, dükkânı kapamayan esnafa iyilikle olmazsa tehditle dükkânlarını kapattırıyorlar. Osmanlı'da asesbaşı her Cuma çarşıyı pazarı dolaşır, dükkânı kapatıp camiye gitmeyeni hemen oracıkta falakaya çekermiş. Henüz şükür bu noktaya gelmedik. Ama, mayo reklamı yapan işyerinin reklamlarını çamurla sıvıyorlar. Kimsenin bunlara etmeyin, eylemeyin dediği yok.
Parti büyüklerinin politikası belki bu değil. Ama bunlar önlenmiyor...
Bütün bunlar yetmiyor olmalı ki, AK Parti Genel İdare Meclisi'nin önemli üyelerinden biri, Mir Dengir Mehmet Fırat birkaç hafta evvel Harvard Üniversitesi'nde bir konuşma yapmış. Konuşmasında, Anayasa'nın laiklik maddesini değiştiremiyoruz diye, bir defa değil iki defa esef etmiş ki bu haberi Radikal'de çıkan bir yazıdan öğrendim. Kimse çıkıp da o konuşmacıya sormamış. Memleketimizde din manzarası budur. Laiklik maddesi Anayasa'da iken bunlar olabildiğine göre bu maddeyi değiştirseniz acaba başka neler yapacaksınız? Yahut ne bekliyorsunuz da çifte çifte eseflerle laiklik maddesinden şikâyet ediyorsunuz? Ben bu çifte eseften gerçekten ürktüm.

İlhan Başgöz: Van 100. Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

1- Türkiye'de Müslümanlar baskı altında mı? (12/04/2008)
Seçimlerden sonra işler ne güzel başlamıştı. Güzel gideceğine inanıyorduk... AK Parti büyük bir çoğunlukla Meclis'e girmişti. Başbakan yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığı sözü veriyordu.

2- 'Hükümet kulpları' hep kaybediyor
(04/09/2007)
22 Temmuz seçimlerinden AK Parti büyük bir başarıyla çıktı. Başarıya çeşitli yorumlar getirildi. Ekonomi dendi, muhtıra dendi, dış güçlerin desteği dendi, yoksulara gıda dağıtımı dendi. Bunların seçim zaferinde payı olabilir de olmayabilir de. Bu beni ilgilendirmiyor.

3- Yolu Bülent Ecevit'ten geçen anılar
(12/11/2006)
Ecevit Başbakan. Ben Sovyet Bilimler Akademisi tarafından Moskova'ya davet edilmişim. Ankara'daki Sovyet Buyükelçiliği bana vize vermekte güçlük çıkarıyor. Ecevit'i ziyaret ediyorum. "İlhan bey" diyor, "Demek sana da vize vermiyorlar?"

4- Türkiye'de ortak değer: Lozan
(30/07/2005)
Ben 1923 yılında hür bir memleketin, hür bir vatandaşı olarak doğdum. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti adını alan bu yeni devlet o yıl doğmuştu. Bu tarihi kentte Lozan Barış Antlaşması imzalanınca ben bir yaşındaydım.

5- Tek taraflı bakan yanılır
(22/05/2005)
Anı, ağıt gibi sözlü tarih verileri araştırıldığında Ermenilerin de çok sayıda Türkü acımasızca katlettiği açıkça görülüyor. 1915'te yaşanan istenmeyen olaylarla ilgili olarak sadece Türk tarafını suçlu gösteren bazı çevreler büyük bir yanılgının içinde.

6- Sözlü tarih ve Ermeni sorunu
(21/05/2005)
Ermeni sorununu yazılı tarihe dayanarak tartışıyoruz. Biz doğrudan taraf olduğumuz halde, sözlü tarih verilerini toplamayı akıl etmedik. O bunalımlı günlerde çatışmaların çilesini çekenler artık yaşamıyor.

7- Asıl sorun: İki başlı eğitim
(13/05/2004)
Liselerle imam-hatipler, birbirini tanımayan, hor gören, aralarında gerginlik bulunan iki kuşak yetiştiriyor. Gençliğin tek çatıda eğitimi sağlanmalı.

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

11/4/2008 · Kategori: Duyuru

HOCALAR İLÇESİ OKUYOR

 

    İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli yaşamın en önemli gereklerinden olan okumanın, toplumun tüm kesimlerine aşılanarak; üreten, düşünen, paylaşan ve sorgulayan bireylerin yetişmesine, toplumun   topyekûn nitelikli olabilmesine ve kalkınmasına siz de katkı sağlayın.

 

Bunun için lütfen Kitap Toplama Kampanyamıza destek verin.

 

              İLÇE YÜRÜTME KOMİSYONU

 

Kampanya Merkezi     : Hocalar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

 

Adres                            : İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü

  Hocalar / AFYONKARAHİSAR

Tel                                : 0 272 5512256

                                        0 505 5153232

Faks                              : 0 272 5512256

« Önceki ::

http://alsahblog.blogcu.com