Yeni Dergi

• 29/1/2007 - Herodotos’tan Esen İmbat / Hatice Emel Dinseven

Kategori: Inceleme

Herodotos’tan Esen İmbat

 

İyi ki araştırmalarını yazıp kelimelere dökmüş Halikarnasoslu Herodotos. Akşam okunmak için bekleyen onca kitabımı bir kenara itip, Herodotos Tarihinin sayfalarını karıştırırken Mısırlıların ölü gömme ve mumya törenlerine takıldım. “Neden ölü gömme törenleri ?” diye kendime sormaya başladım. O güzelim tarih kitabındaki onca konuyu da bir kenara bırakıp mumyalarla , ölülerle neden uğraşıyorsun? “Yakında gideceğim zaten ” diyerek beni şaşırtan bir dostun; jetonum  düşüp de gelmiş geçmiş tüm canlıların sonu olan bilinmezliği kast ettiğini anladığım dakikadan sonra, yüreğimi saran o onulmaz   hüzün neden oldu desek...

 

Bir evden hatırı sayılır birisi öldüğünde evin bütün kadınları başlarına, yüzlerine çamur sürüp sokaklara fırlayıp eteklerini bellerine kadar sıyırıp, göğüslerini de açıp dövünerek geçerlermiş sokaklardan. Erkekler de katılırmış bu yürüyüşe. Bu tören yapıldıktan sonra cesedi ölü gömücüye götürürlermiş. Bundan sonrası da ilginç. Mumya yapmanın gizini bilen ustalar varmış o devirde.Ölü getirilince ailesine boyalı tahtalardan çeşitli modeller sunarlarmış. “Bunların en iyisi” diye devam ediyor Herodotos “adının anılmasını günah saydığım kişiye benzeyenidir.” Biz yıl 2006’da adını rahatlıkla anıyoruz dip notu okuyarak. Osiris. Tahmin edersiniz ki bu Osiris modeli tabut en pahalı olanıdır...

Arkasından ikinci bir model gösterilir. Birincisi kadar iyi değildir. En sonuncu model ise en ucuz olanıdır. Burada dikkat buyurunuz.  Osiris kim? Adını ağza almak bile yürek istiyor, cesaret istiyor ta binlerce yıl öncemizde. O bir tanrı. Oysa tabut pazarlığında Osiris’le ilgili tüm tabular, yasaklamalar uçup gitmiş. Osiris bir markaya dönüşmüş, tabut markasına. Dinsel imgelerin bazı açıkgözler tarafından nasıl da yükselen ekonomik değerlere çevrildiğine lütfen dikkat ediniz.

Tabutta anlaşmaya varıldıktan sonra mumyacı işe koyuluyor. Demir bir kanca ile ölünün burun deliklerinden beynini çekip çıkarıyor, içerde kalanları ilaçla eritiyor. Keskin bir Etyopya taşı ile ölünün böğrünü uzunlamasına yarıp iç organlarını tamamen boşaltıyor. Hurma şarabı ile yıkanıyor içi ve çeşitli kokulu maddeler sıkılıyor karnına ve saf mir ile dolduruluyor. Sonra da tuzlanarak  sodalı suda  yetmiş gün bırakılıyor. Süre dolunca çıkarılıp yıkanıyor ve zamka batırılmış ince tül şeritlerle sarılıyor ve  yakınlarına teslim ediyorlar ölüyü. Onlar da önceden seçilip hazırlanan tabuta yerleştirip, kapağını kapatıyorlar. Tabutu ölü odasına götürüyorlar. Dik konumda bir yere yaslanıyor tabut. Bu en pahalı mumyadır.

Orta karar bir mumya isteyenlerin ölüsü ise nispeten daha basit işlemlerden geçiriliyor. Ölünün karnı yarılır ama iç organları çıkarılmaz. İçine sedir ağacından çıkarılan bir sıvı enjekte edilir. Gerektiği kadar da tuz içinde bırakılır ölü. Son gün içindeki sedir likörü çekilir. “Likör öyle kuvvetli bir şeydir ki” diyor Herdotos müshil gibi “içerde ne var ne yoksa söküp atıyor”. Sonra tuzlanıyor. “Tuz, eti yediği için” diye açıklıyor Herodotos ölü zaman içinde bir deri bir kemik kalıyormuş.Çiroz gibi. Sonra ölüyü teslim ediyorlar ailesine. Bir de fakir fukara için üçüncü sınıf mumyalama var. Ölünün içi tuzla temizlenir ve yetmiş gün tuzda bırakılıp ailesine teslim edilir. Yoksula yapılan işlemleri anlatmak bile  bir cümlede tamamlanıyor. 

İlkyazı müjdeleyen böylesine güzel umut dolu  bir günde bunları  yazdığım için kendime kızıyorum. Tuhaf ama  son birkaç aydır, gazetelerdeki, televizyon kanallarındaki  kanlı haberlerden kaçmak için sığındığım çoğu kitabın ana teması ölüm. Osman Akınhay’ın kendi yaşamından bir kesiti canlandırdığı hüzünlü   “Ölüme Bakmak”  romanı ya da Meksika’daki cinayetlerle dolu bir devri bir ölünün ağzından  anlatan Marcos ile Taibo’nun ortak yazdıkları “Huzursuz Ölüler” romanı ya da Salman Rüşhdi’nin “Utanç” ının masalsı dokusunda hep ölümler ve ölüler vardı. Aslında tüm canlılar için var ölüm, kaçınılmaz olarak. Esas olan yaşarken olanlar değil mi? Bir de ölüm şekli. Neo-liberalizmin hegemonik saldırıları sonucu ölmek öyle yakıcı ki. Aynı saldırıların  sonucunda; ölümden beter denecek sefalete mahkum olan  yaşamlar da var. Hayatta  kalabilmesine karşın cehennem azabı çektirilenler de var. Ölünün yoksulu ise mumyalama işleminde de gördüğümüz gibi   diğerlerinden daha az ilgi görüyor. Siz hiç fakir ve içine kapanık insanların cenaze törenlerinde bulundunuz mu günümüzde? Tören denilebilir mi? Oysa varsıl olanlar için pek çok yenilik görünüyor ufukta. Örneğin varsıl ölüleri çelik zırhlar içinde  kriyojenik olarak dondurup korumak, sonsuza kadar korumak  da pek yakında yaygın seçenekler arasına girebilir, varsın yoksul ölüler için ziyaret edilebilir yakınlıktaki mezarlıklarda yer kalmasın. Dünyada enerji açığı değil enerji fazlası olacaktır nasılsa. Kurulması planlanan onlarca nükleer santrali düşünün. Bu kriyojenik koruma ünitelerinin  önceleri nükleer santrallere çerez parası kabilinden katkıları olurken, çılgın dünyada belli mi olur, talepler artınca yöntem ucuzlar ve nükleer santraller kendi müşterisini de yaratmış olur. Talep o kadar artar ki santrallerin tüm kapasitesi  sadece o işe, ölülerin hızla soğutularak sonsuza kadar saklanması işine   ayrılabilir. “Ölülere enerji santralleri”.  Bu durumda canlı ve sağlıklı kalma şansına ermiş olanlar, yaşamalarını sağlayacak  yeni alternatif  enerji kaynakları bulma yarışında terlerken,  ölümün acıtıcı gerçeğini unutabilirler.   Süper varsıllar arasında   mezarını Aydede’ de ya da Mars’da isteyebilecekler   için özel cenaze hizmetleri... Yakılmış  bedeninizden arta kalan küllerin dünyanın hangi yörüngesindeki “kül mezarlıklarında” yani uzay çöplüklerinde dolanmasını istersiniz? 

Neo-liberalizmin ürettiği  yegane şey, yirmi birinci yüzyılın  kanlı sömürgeleştirme savaşlarını belleğimizde saklı tutarsak,  hizmet sektörü  oluyor yavaş yavaş. Sanayi gitgide küçülürken  hizmet sektörü yükselen değerler arasında baş köşeyi alıyor.  Bu arada kontratlar, süresi sonsuza kadar olan kontratlar,  sonsuz sözleşmeler hukuku dalı  da doğabilir. Adı da “Ölü Hakları Hukuku” olabilir. İnsanlığın insan haklarını korumadaki gönüllü  yenilgisinden sonra kendine böyle durağan bir mecrada başarı öyküleri yazma isteğini nasıl buluyorsunuz, kanı kurumamış   öbekler halinde dosya yığınları beklerken?... Bir de Noterler konusu geliyor gündeme. Sonsuza kadar geçerli kontratların korunması ve geçerliliğinin sağlanması için noterlerin nasıl bir yöntem bulacakları? Noterliğin de babadan oğla geçen bir sistemle çalışması gerekir belki de. Noterler kağıtları ile uğraşa dursunlar biz arkadaşımız Sadık Albayrak’ın “Noterler ve Edebiyat” kitabını da anmadan geçemiyoruz. İleride yapacağı genişletilmiş baskılarında “noterler ve ölü hakları hukuku”  konusuna da yer açma gereği duyması için kendisini uyarmamış olmayalım diye.

Yine de içinizi   acıtabilecek böylesine can sıkıcı  konudan uzaklaştırmak için sizleri,  bir şiir sunabilirim aşka dair:

 

O bir tanem aşkın yayı elinde

 

O bir tanem aşkın yayı elinde

Tutmuşta bana nişan alıyordu

Tabana kuvvet tutup kaçtım ben de.

Oku bana artık işlemiyordu.

Baktı bir şeyim yok kaçabilmişim

Ne bir yara ne bir şey vücudumda

Haydi koş gel dedi, haydi koş durma

Yayımdan kaçıyorsun anlıyorum.

 

Ne yay ne ok, sırf gözlerin dedim,

Açtığı o yaradan kaçıyorum.

 

Maurice Sceve’den ( 1600- 1684)  İlhan Berk’in  çevirisi.*

Sevgili için yazdığı 499 şiirlik kitabı varmış Sceve’nin. Sevdiği  kadının ölümüyle kentin uzak bir kıyısına çekilmiş. Yalnız bir yaşam sürmüş. Lyon okulu diye bilinen akımın en büyük ozanıymış. İki yüz yıla yakın karanlık ve anlaşılmaz bulunuyor. Tuhaf ama 1920’den sonra yeniden aranır olmuş. Simgeci sözün babası olarak biliniyormuş. Geçmişte kalmış bir ölü şairin şiiri ile dirilmesi, sanat eserlerinin ölümsüzlüğünün en güzel kanıtı değil mi?

Ya günümüze kadar gelen mumyalar? Mumyalar da birer sanat eseri sayabilir miyiz? Ya adı sanı çölün tozunda kaybolmuş mumyalama ustaları? Onları da birer sanatçı sayabilir miyiz? Bu fikir içimi biraz ferahlatıyor. Filmlerde izlerken, korku öğesi olarak gözlerimi kapatarak geçiştirdiğim mumya imgeleri, sanat eseri olarak düşünüldüğünde ne kadar cana yakın ne kadar sevimli geliyor. Tıpkı diğer korkunçlukların ve vahşetin üzerinde eğreti duran sanat   elbisesi tekinsizliğiyle beynimize sürülmesi gibi...

 

Gördüğüm etkileyici  bir belgesel, Kübalı  doktorlarla ilgili “Dağların Işığı” belgeselindeki imgeler, Herodotos’tan okuduğum mumya imgeleriyle  karışınca, doktorluk ve sanatçılık kavramları dans etmeye başlıyor zihnimde, bir de vahşet katılıyor imgelem  kuyruğuna. Mumyalama  ustalarına belki de doktor gözüyle bakmalıyız. Mısırlı mumyaları bir sanat eseri mi yoksa doktorların ataları sayılabilecek ustaların birer tıp harikası mı diye sınıflandıracağız?  Belki de ikisi. Ama örneğin bu gün bir galeride gazlı bezlerle sarılmış bir korkuluk, hele de kuratörü pek ünlü ithal  biriyse,  “tekinsiz sanat ürünü” olarak sınıflandırılıp  kitleleri kendine hayran hayran seyrettirmez mi? Oysa aynı türden sargı bezlerine sarılı kesik kolların, kopuk bacakların onlarcasını boyalı  basındaki renkli fotoğraflarından  gördüğümüzde ya da televizyonda izlediğimizde yüzümüzü buruştururuz. Vahşeti görmüşüzdür ama kaçarız. Hemen başka bir kanala ya da başka bir sayfaya kaçarız. Gazlı bezlerin içinden fışkıran  acı bile bize  hiç tanıdık gelmez. Haksızlık etmek istemiyorum ama  Mısırlı  mumyalama ustalarını  sanatçıdan çok  doktor saymak daha doğru olacak gibi geliyor. Mumyalama için yapılan  işlemler de  ilk tıbbi müdahale olarak yorumlanamaz mı acaba? Ölüye yapılan tıbbi müdahale gibisinden.Beyni çekip çıkarmayı biliyorlar. Bağırsakları boşaltan maddeleri de keşfetmişler.Tuzun mikropları öldüren etkisini de az çok keşfetmişler...

 

 Yılların, yüzyılların emek ve fedakarlık  birikimiyle, belki de mumyalama ustalarından  günümüzdeki gelişmiş konuma ulaşan tıp, ambargolarla dünyadan koparılıp ölüme terk edilmeye çalışılan bir halkın yetiştirdiği doktorların yetenekli elleriyle   nasıl da dünyaya yardıma koşuyor. Hem de ambargonun etkisiyle çeşitli olanaklardan yoksun olan Kübalı doktorların şartları zorlayarak keşfettiği alternatif yöntemleri uygulamasıyla erişilen başarılar. Modernizm çağını tamamlamış ve postmodernizm egemenliğine girmiş  dünyamızda karanlık çağlara hapsedilmeye çalışılan sağlıkçıların zincirlerini kırması. Belgeselin adı Montana de Luz. Dağların Işığı demekmiş. Jose Marti Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Emine Tahsin  film hakkında açıklamalarda bulunuyor. Kübalı genç sanat yönetmeni Donia Perez Gilian’ın açıklamalarını çeviriyor dilimize:

“Dağların Işığı filmi, Küba’da yaşayan kadın ve erkeklerin çok yüksek bir sevgi anlayışıyla daha adil bir dünya yaratmak adına gösterdikleri dayanışmayı sergiliyor. Bu Kübalı sağlıkçılar  bir çok farklı yerde daha iyi bir yaşam  için kendilerini  adıyorlar aslında.  Bu dayanışma uluslararası sağlık alanında dayanışma. Bu belgesel aslında daha iyi bir dünya yaratmak adına Kübalı sağlıkçıların  gösterdikleri dayanışmayı sergiliyor. Bu sağlıkçılar bir çok farklı yerlerde daha iyi bir yaşam için kendilerini adıyorlar. Kübalı  sağlıkçıların yedi   ülkede Honduras, Guatamela, Mali,  Haiti, Nambiya,  Botswana’ da yürüttükleri gönüllü sağlık hizmetlerini gözlüyoruz. Küba sağlık alanında gösterilen  uluslar arası  dayanışmadan örnekler.”

“Kalbinizde bir dostluk   hissedeceksiniz ama aynı zamanda ulusa dair farklı bilgiler de edineceksiniz.” diyerek filmi başlatıyor Kübalı barış elçileri.

 Önce ağaçlarla kaplı bir bölgedeki kulübede doğum sancısıyla kıvranan bir Guatamela’lı bir kadın görüyoruz. O ille de evinde doğum yapmak istiyor,gelenekler o denli etkili ki, kendisini bekleyen güç bir doğumun tehlikelerini hiçe sayıyor.    Sonunda ikna edilmiş olmalı ki genç anne adayının Kübalı doktorlarla birlikte  hastaneye gitmek üzere o vahşi doğadaki yalçın kayaların tuzaklarıyla dolu dağdan aşağıya doğru taşınmasını  görüyoruz. Bebek hastanede dünyaya  geliyor. Bebeği okşayan Kübalı genç doktorun “Bir gün Kübalı doktorun doğuma yardım ettiğini söylersin” diye mırıldandığın duyuyoruz.  Dünyaya bir canlının gelişine yardımcı olabilmenin haklı  gururu ya  yine de içimi burkan bir yan var doktorun sözcüklerinde. Şu anda perdede gördüğümüz göbek bağı bile kesilmemiş bebecik yirmi otuz belki de kırk yıl sonra, bizler yaşındayken ve kendi dünyaya gelişinin Kübalı bir doktorun müşfik elleriyle olduğunu belki de torunlarına anlatırken,  o genç doktorun ambargonun kıskacında  doğan bir bebek olarak çektiği yoksunlukların bilincinde olacak mı?

Sonra Honduras’a geçiyoruz. Orada ıssız bir yerli köyü. Köyün büyücüsü olmalı. Papirüs gibi bir tabakanın  üzerine yedi kez üflüyor. Sonra kafasına sürtüyor papirüsü. Bohça börek gibi katlıyor. İspirto  ya da şarapla iyice ıslatıyor. Sonra da papirüsü ateşe atıp yakıyor.Yanan minik papirüs bohçasını eline alıp ateşini söndürüyor.  Yanık bohçayı açtığında içinden yepyeni bir mendil çıkıyor. “Doktorlar bilimle, büyücüler sihirle uğraşır” diyerek dersimizi de veriyor  büyücümüz. Yirmi birinci yüzyılda hümanist gözlüklerini atarak şarlatanların, büyücülerin, din istismarcılarının peşinden koşanların alması gereken bir ders bu...Yine başka bir ülkede Kübalı  doktorlar. Bu kez yüksek tansiyonu olan bir yerli kadını tedavi etmeye çalışıyorlar. Marmelade köylüsü “ Benim için tanrıdan sonra Kübalı doktorlar var.” diyor saygıyla. Kübalı doktorlar para için çalışmadığını ve bu yüzden halkın onlara ne kadar saygı duyduğunu  öğreniyoruz. 22 Eylül 2004’ de sel bastığında Doktorlar da etkilenmiş buna rağmen insanların yardımına koşmuşlar. Hastaları politik olarak ayırmıyorlar. Politik durumu ne olursa olsun hasta hastadır diyorlar. Solcu sağcı ya da ortadan birisi olmasını umursamıyorlar. Oysa emperyalizm insanları ayırıyor, hem de sınıf farkı olmadığı ninnileriyle aldatarak. Kendi kurallarına uymayan insanları çelikten ambargo barikatlarıyla  çepeçevre kuşatırken yalnızlaştırıp yoksunlaştırmayı amaçlıyor. Bu barikatları içerden dışarı doğru delebilen Kübalı sağlıkçılar tüm insanlığın yardımına koşuyor. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşanan sel felaketinde bile dışlanmış fakir bölge halkının yardımına  koşmaya hazır beklediler. Ama ret edildi yardım önerileri... Yaşamlar uzadıkça sosyal güvenlik kurumlarının sırtında kambur olarak görülen yaşlı ve yoksulların kitleler halinde yok olması yönetimlerin hoşlandığı bir şey olsa gerek. Birkaç yıl önce de bir Avrupa ülkesinde soğuklarla baş edemeyip ölen yirmi bin yaşlı insan bunun kanıtı değil mi? Bu konuda söylenecek o kadar söz var ki ciltlere sığmaz. İyisi mi biz belgeselle ilgili izlenimlerimizi aktarmaya devam edelim.  Sağlıkçılar yanlarında hemşire bile  olmadan hasta ile iletişim kurmayı öğrenmişler . Bazen de mimiklerini ve vücut dilini  kullanarak anlaşıyorlar hastalarıyla, bazen ingilizce bazen de onların diliyle. Klukluha “eve git!” demekmiş. Ancak ormanın derinliklerinden gelen  “bushman”  dedikleri yerlilerle  anlaşmaları da epeyce zor oluyor doktorların.

Bir ara havaalanında uçaktan inen  genç Haitili doktorları görüyoruz. “Ülkeme dönüp halkıma yardım edeceğim için çok mutluyum.” diyen  Haitili genç  doktorun gözlerinin içi gülüyor. Bu doktorlar Küba’daki tıp fakültelerinde okumuşlar.

Sonra hastalar, yüksek tansiyonlu hastalar,  yatağından doğrulamayan AIDS’li hastalar ve yine doktorların tükenmek bilmeyen şefkat dolu ilgileri ve gülen yüzleri. Belgeselin tamamını bu sayfalarda anlatmaya çalışmak olanaksız. Botswana’ya geçildiğinde AIDS’li hastaların çokluğu dikkatimizi çekiyor. Masum kara gözleriyle kameralara iri iri bakan çocuklarla ilgilenmelerini seyrediyoruz doktorların. 170 tane AİDS’li çocuk.  Tanrının bile terk ettiği bu topraklarda AİDS’in bu derecede yaygın olmasının tuhaflığına şaşırmış düşünürken biraz filmden  kopuyoruz. Acaba bu ülkeler birer deney laboratuarı olarak mı kullanıldı bir zamanlar? Öyle çivisi çıkmış  bir çağda yaşıyoruz ki eskiden  imkansız diye bakılan  pek çok şey korku çağında bir bir  gerçekleşince  acaba ile başlayan çılgın olasılıkların resmi geçidine mani olamıyoruz zihnimizde.  AİDS’in laboratuar tüplerinde  üretilirken tedbirsizlik sonucu yayılan “laboratuar kaçkını”  bir virüs olduğu iddiaları  doğru olabilir mi? Neden insanlara hem de genelde cinsel ilişkiyle  bulaşan bir başbelası musallat olmuş. Birkaç gün önce gazetelerde gözümüze ilişen bir başlığa takılıyoruz. Haber papa ile CIA gizli  işbirliğini dile getiriyordu...

Perdedeki sarışın sağlıklı  genç kadın huzurlu bir yüzle anlatıyor. Bir Hristiyan örgüt misyoneriymiş doğru anladıysam. Dağların tepesinde AİDS’li  çocuklar için açılmış son konaklama yerini anlatıyor. “İlk iki sene darülaceze felsefesiyle hareket ediyorduk.” diye çevrilmiş alt yazılarda.   Çocukları ölüme hazırladıkları bir çocuk eviymiş önceleri bu rüzgarlı dağların tepesindeki son sığınak. Ölümün doğal bir şey olduğunu çocuklara kabul ettirebilmek içinmiş çabaları. Sadece hoşça vakit geçirip  iyi birer Hristiyan  olarak ölmeleri  için verilen çabalar. Minicik çocukların bile  günahkar olabileceği ile şartlanmış misyonerler grubunun  işleri güçleri çocukları günahlarından temizlemeye uğraşmak. Birilerinin günahı başka birilerini neden bu kadar ilgilendiriyor da gerçek vahşetler karşısında sus pus olunuyor?.. Son yıllarda tedavilerin olumlu sonucu olarak çocuklar  artık daha fazla yaşıyorlarmış.  Örtüyü kaldırıp altındaki kanlı emperyalizm gerçeğiyle ilgilenen gerçek vicdan sahipleri  var mı  aralarında diye düşünüyorum. Sarışın kadın bir bir sıralıyor. “Küba kültürüne kapıları kapalı” bir ülkeden geliyormuş. Bu sözün absürdlüğü de beynimize soğuk bir gülücükle işlemesine neden oluyor. Küba kültürüne kapıları kapalı olan halim selim bir ülkeden gelmiş de sevap işliyor diye   varsın kendini kandırsın. Küba Kültürüne dünyadaki  tüm kapıları  zor kullanarak tehditle  kapattıran, ada insanını ambargolarla inim inim inletip en temel  insani gereçlerden bile yoksun bırakan, adadaki  minicik  çocukları gıdasız , aşısız bırakan   bir emperyalizm batağından bahsederken, hayırsever kızımızın    nasıl da dinin o sorgulanamaz ve sorgulatmaz  karanlık  maskesi altına sığındığını  ibretle izliyoruz. “Tabular önyargılar...” diyor başlangıçta Kübalı doktorlar karşısındaki ilk  hislerini açıklamak için... Sonra onların ne kadar iyi doktorlar olduğunu anlamış. “Onları topluma dahil edeceğiz” diye bahsediyor AİDS’li çocuklardan. Çocukların hemen ölmediklerini görünce, onları topluma kazandırma amaçlı projeler yürürlüğe konmuş Işığın Dağı’nda. Çocukların okuyup yazma öğrendiği projeler. Okuma yazma öğrenmiş iyi yurttaşlar olarak ölmelerini sağlayan projeler. Işığın Dağı dedikleri bu son konakta konaklayabilen küçük yolcular belki biraz daha uzun yaşayabilecek ama bu dağdaki bence  hüzünlü  ışık, üzücü nedenlerle  hiç sönmeyecek. Ardından gelen binlerce çocuk o dağdaki konağa ulaşabilecek kadar  şanslıysalar biraz daha  parıldayıp sonra sönüverecekler bir meteor gibi aniden ve yenileri gelecek yeniden...

Bu belgeseli Vamos Bien haftası etkinlikleri sırasında Nazım Kültür Evinin nostaljik camlı bahçe sinemasında izledik. Filmden sonra herkes kanı donmuş beklerken arkadaşım gönüllü sanat elçisi  Karikatürist Sema Ündeğer alkışı başlattı da kendimize gelebildik.

Belgeselle ilgili açıklamalar yapılıyor. Bense o kara gözleri hüzünlü güzel çocukları, ABD

 emperyalizminin ambargosu yüzünden tüm dünya ülkelerinin yüzüne kapılarını kapattığı Kübalı küçük çocukları aklımdan çıkaramıyorum. Oysa belgeselde gördüğümüz çocuklar Kübalı doktorların yardıma gittiği ülkelerin çocuklarıydı. Sonra Iraklı çocuklar, Afgan çocuklar geliyor aklıma.  Kübalı doktorlar başka ülkelerin çocuklarını hastalarını hangi görüşten olursa olsun insanlık adına sağlık adına tedavi etmeye çalışırken adadaki çocuklara, Afganistan’daki çocuklara, Iraklı çocuklara  karşı yapılan evrensel adaletsizliğe  protesto olarak  büyük şairimiz   Nazım Hikmet’in  gür sesiyle  haykırmak geliyor elimden:

 

Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?

Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?

...

Çocuklar ölebilir yarın,

Çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,

Çocuklar ölebilir yarın atom bombalarının ışığında

Arkalarında bir avuç kül bile değil,

Arkalarında gölgelerinden hiç başka bir şey bırakmadan.

Negatif resimcikler boşluğun karanlığın

 

Aklıma düşen  Iraklı karagözlü çocuklar şimdi. Evet! Büyüklerinin yanı sıra çocuklar da ölüyor, öldürülüyor.  Emperyalizmin yaptıkları mı diyeceğiz olup bitene. Somut sorumluları yok mu Iraktaki vahşetlerin. Demokratik seçimler oluyormuş işgal edilmiş bir ülkede. Tüm dünyanın alkışlayarak izlediği oyunun adı  “İşgal Altındaki Ülkede Demokratik Seçimler”. Nasıl bir absürd tiyatro bu? Iraklıları bir diktatörün ellerinden kanlı bir  iç savaşın ateşine atanların yaptığı nasıl bir demokrasi ve özgürlük havariliği acaba? Yoksa lügatler değişti de bizler yeni mi fark ediyoruz? Ne zamandan beri “barış” denince “savaş”, “özgürlük”  deyince “esaret”, “ağla” deyince “gül”, “hayat” deyince “ölüm”,  anlaşılır oldu  bileniniz var mı? 

Ambargo dedik ya, yani bizim bildiğimiz kelimenin  düz anlamıyla, ambargo karşısında   Küba’da farklı yöntemler geliştirmişler. Örneğin bitkilerden hayvanlar üzerinde test ederek ya da daha farklı araştırma üstleri kurmuşlar. Kanser teşhisine yönelik kanser aşısı çalışmaları varmış. Bunların hepsi Küba’da kurulmuş olan özel araştırma enstitülerinde yapılıyormuş. Havana dışında da buna dair araştırma merkezleri varmış. Abluka koşulları Kübalıları kendi olanakları ve kendi kaynaklarıyla farklı yöntemler geliştirmeye itmiş. Bu yöntemler üzerinden sağlık  geliştirmeye çalışıyorlar, dünyaya umut dağıtarak.

Ama yine de merakım geçmedi. Acaba mumyalama ustaları ilk doktorlar sayılabilir mi?

TÜM YAZILARI
Dr. Hatice Emel DİNSEVEN
_______________________________________________

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

Hakkımda

"Sanat ve edebiyat, aslında insanın yaşamında,başka deyişle günlük yaşam akışı düşünüldüğünde, birer fazlalıktır, çünkü bunlara günlük yaşamın dışında zaman ayırmak gerekir. Önemli olan bu fazlalıkları günlük insanın algılamaları bağlamında birer gerekliliğe dönüştürebilmektir..." Bertolt Brecht

Son yazılar

Mustafa Necati Anıldı
"Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi " Sempozyumu
ÇORUM'DA YAKLAŞIK 250 ARKADAŞIMIZ BULUŞTU
Baykal’dan Başbakan’a Zor Sorular
Leyla Tavşanoğlu|Pazar Söyleşİlerİ
‘Issız adam’, bir ‘Ada’ya düşünce...
Tekin Sönmez’in Yaşar Kemal’le Uzun Bir Söyleşisi
Nail Çakırhan’ı Kaybettik
TAŞKÖPRÜ'DE BASIN
Kedilerin Farkı... Orhan Erinç - Geçmişten Geleceğe
50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı
Dullar ve Reçeller
"12 Eylül, hükümeti elimden aldı"
"ŞERİAT DEVLETİNE GİDİŞİN AÇIK KANITLARI VAR"
*Ali ŞAHİN (alsah)
Hasret, Pranga bir de Ankara!Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Epeyce de Ankara'dır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm.
Köşe Yazılarında "Türban Kararı"Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah yazarları kararı eleştiriyor.
AİHM: İşten çıkarılmalar din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmiyor
Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor
Toplumcu Gerçekçilik Ve Sabahattin Ali
BİZE GELEN KİTAP VE DERGİLER
Türkiye'de Müslümanlar baskı altında mı?
HOCALAR İLÇESİ OKUYOR
"Gerçek Gündem Gazetesi" : Yazarlar
"İlk Kurşun Gazetesi": Konular ve Tüm Yazarlar

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Çorum İlköğretmen Okullular
Alsah Blokları
Gökırmak
Güldeste / Atatürk Şiirleri Seçkisi
Öyküler Öykücüler
Roman Yazıları
Sarı Yazma / Rıfat Ilgaz'ın Arşivi'nden
Şiirler Şairler
Edebiyat Gündemi
Yedinci Sanat
YeniDoğanGüneTürkü
Karalama Defteri
Yeni Doğan Güne Türkü
T.C Emekli Sandığı
Vergi Kimlik Numarası Sorgulama
T.C Kimlik Sorgulama
Kastamonu İl Milli Eğitim Müdürlüğü
T.C Resmi Gazete
MEB Tebliğler Dergisi
Seçim Kütükleri İçin Seçmen Sorgulama
Güncel Türkçe Sözlük'te Söz Arama
T.C. Kastamonu Valiliği
Günlük Gazetelerin ilk Sayfaları
Hangi Sinemada Hangi Film
Google'de Ara
Gazeteler
TümGazeteler
Günden Güne
GünlerinGetirdiği
Umuda Yolculuk
Taşköprü'den Bakış
Diğer Site ve Bloklarımın Fihristi
BİANET- Bağımsız İletişim Ağı
İlhan SELÇUK'un Köşe Yazıları
Dersimiz Edebiyat
AliŞahin'inNotDefteri / Haziran '07
AlsahBlogYazılarıSeçkisi / Haziran '07
YenidenDergi / Haziran '07
YeniDergi / Ocak '07
AyIşığı
GüneşeKarşıYürümek
İşte Öyle Bir Şey
Okudukça
YeniGüneTürkü / Ocak '07
http://yeniguneturku.blogcu.com/
Ali ŞAHİN (alsah) 'in Tüm Blok Ve Siteleri

Kategoriler

  • Ali ŞAHİN (A. Alsah) Yazilari
  • Ani
  • Arastirma
  • Deneme
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Egitim
  • Elestiri
  • Etkinlik
  • Fikra
  • Gezi
  • Haber
  • Haber-Izlenim
  • Inceleme
  • Kitap Ozetleri
  • Makale
  • Masal
  • Odul
  • Oyku
  • Oyku Inceleme
  • Roman Inceleme
  • Siir
  • Siir Tahlilleri
  • Soylesi
  • Yarisma
  • Yorum
  • Arkadaşlar

    NEVAAY
    yazihamit
    kitabooku
    yorumsizin
    begonya35
    ferideozmat
    cumhuriyethalkpartisi
    CEM38
    esevcanca
    sahinsah
    Guldeste
    siirlersairler
    yeniedebiyat
    yedincisanat
    kastamonunet
    romanyazilari
    oykuleroykuculer
    Hasan37
    SariYazma
    HandanGokcek2
    geda
    Adaa54
    gulcanca
    huznunyuzueylul
    umudumsensin
    emeginsanati
    alisahin37
    UmitZeynep
    eroman
    passions00
    YeniGuneTurku
    kastamonum
    ayvalikli
    ehicran
    BenimEserlerim
    dilsizmutercim
    sanategitimi
    Aykiz
    astroakademi
    ahmetyazar
    AR
    aakif
    akiks
    aysunsay
    ahmetturanaltunsu
    acelyaxxx
    tulaybilgin
    fatoscb
    edakeskin
    gazikemal
    muzaffererdem
    senpazarli
    berrinsulari
    gorseldil
    canandansiirler
    cocukca
    derlemeler
    dertligarip
    hazanmevsimi
    ideadersler
    ilhanM
    kastamonuluyuz
    kaylule
    korgul07
    kunar
    lalecik
    emelsen
    Mansur
    maviadam
    muratkulcuoglu
    nimo
    ogretbensen
    oyhanhasan
    poem
    POLYANNA
    rumpeltsiskin
    sabahYILDIZI
    senpazarinsesi
    sevdasiirleri
    sophia
    spil
    TheLostHighway
    vedat1987
    hussoloji
    yagmurtuana
    yesilim
    yildizagaci
    yildizca
    yildizim
    yildizlarvegece
    yust
    turkeyLOVE
    saraykoy
    melektugba
    esedereli
    ayisigi
    incesan
    deryadanlezzetler
    thermal
    neslinursema3

    Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa