08 01 2013

1960’LARDAN BUGÜNE SOSYALİST HAREKET-2

TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP)

 

12 Mart döneminde yapılan bütün saldırılara karşın solun yakaladığı kitle birikimi dağıtılamadı. Dışarda kalan ve dışarı çıkan kimi sosyalistler yaşananları süzgeçten geçirerek yapılan hataları bir bir tartışmaya ve bir çıkış yakalamak için çalışmalara başladılar. Tartışmalar nasıl bir sosyalizm ve nasıl bir parti yapılanması üzerinden yürütüldü. Doğal olarak bu tartışmalar ister istemez Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı üzerinden ve Türkiye’de sınıflar üzerinden yürüdü. 1973 yılında çıkarılan KİTLE dergisi konuyu ele alarak çıkışa programsal bir yanıt aramaya başladı. Özet olarak Türkiye’de kapitalizmin gelişimi ele alınarak geniş yığınların bilincine çıkarılmaya çalışıldı. Konu özet olarak şöyle konuluyordu: Türkiye’de kapitalist gelişme aşağı yukarı 100 yıl öncesine dayanmaktaydı. Ancak Türkiye’deki kapitalist gelişmenin ülkenin iç dinamiği ile değil, daha çok dış güçlerin etkisiyle geliştiği tespiti yapıldıktan sonra, Türkiye’de kapitalizmin gelişimine daha çok cumhuriyet döneminden sonra başladığı ve dikkate alınacak yarışmacı (rekabetçi) bir dönem yaşanmadan dış tekelci güçlerin etkisiyle tekelci bir nitelik kazandığı saptaması yapılıyordu. Bu nedenle de içerdeki tekelci sermayenin dış tekelci güçlere göbeğinden bağlı işbirlikçi tekelci burjuvazi olarak sahneye çıktığı sonucuna varılıyordu. Bu sonuç, doğal olarak ulusal burjuva olarak nitelenebilecek sermaye kesimlerinin tasfiyesine dikkat çekiyordu.

 

Bu gelişmelere baktığımız zaman banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçtiği görülüyordu. Türkiye bu tespitlerin ışığında işbirlikçi tekelci sermayenin egemen olduğu emperyalizme bağımlı bir ülke konumunda görülüyordu. Dolayısıyla önümüzdeki devrimin karakteri emperyalizm-kapitalizm karşıtı bir savaşımdan geçmektedir saptaması yapılıyordu. Yani emperyalizme vurulduğunda kapitalizme, işbirlikçi kapitalistlere vurulduğunda da emperyalizme vurulan bir durum ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla devrim, demokratik halk devrimi olarak önümüzde durmaktaydı Demokratik halk devriminin sınıfsal temeli ise başta işçi sınıfı ve onun bağlaşığı yoksul köylülüktü, ve bu savaşım ancak ve ancak HALK CEPHESİ aracılığı ile yürütülebilirdi. Bu özet, ilk çıkan KİTLE dergisi sayılarında yapılmış olup bu savaşımı yürütecek olan müfreze, yani siyasi örgütlenme parti idi. Bu nedenle konumuzun ikinci başlığı hiç kuşkusuz NASIL BİR PARTİ olacaktı.

 

NASIL BİR PARTİ?

 

KİTLE Dergisi’nde bu sorunun yanıtı açık olarak verilmiştir. TİP dahil, 12 Mart 1971 öncesi var olan bütün örgütlenmeler bir bir gözden geçirilmiş ve denilmiştir ki, partisiz mücadele yapılamaz. TİP, bu açıdan ele alındığında bir yandan öğretisel çizgisi öte yandan da parti anlayışıyla eleştirilmiş, yukarıda dile getirilen örgütlenmelerin hemen tamamı içinse böylesi örgütlenme biçimleriyle iktidar olunamayacağı yani devrim yapılamayacağı çıkarımına varılmıştır. TİP bir yandan parlamentarist ve parti sürekliliğini dikkate almayan bir örgüt olarak nitelenirken diğer yandan da programının ileri kapitalist bir ülke için yapıldığı yazılmış ve programda dile getirilen istemlerinse demokratik istemler olduğu yolundaki konulara parmak basılmıştır. DEV-GENÇ’ten doğan örgütlerin ise devrim programları olmadığı gibi devrimin öznel ve nesnel koşullarının hiç hesap edilmediği yapılanmalar olduğu dile getirilmiştir. Dolayısıyla var olan örgütlenmeler 12 Mart faşist saldırılarına karşı ayakta kalamamışlar ve dağılıp gitmişlerdir. Bu yüzden burjuvaziye karşı yürütülen iktidar mücadelesinin ancak iyi örgütlenmiş bir işçi sınıfı partisi aracılığı ile yapılacağı dile getirilerek böyle bir parti Leninist parti modeliyle gerçekleştirilebileceği savunulmuştur. İşte bu tartışma ve tespitler yapıldıktan sonra, 15-16 Haziran şanlı işçi direnişi tarihine denk düşürülerek Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) kurulmuştur.

 

TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ (TSİP)

 

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP), 12 Mart Dönemi'nden sonra yasal olarak kurulan ilk sosyalist partiydi. Kurucuları Ahmet Kaçmaz, Yalçın Yusufoğlu, Oya Baydar, Osman Sercan, Aydoğan Gezer, Burhan Şahin, Ali Kar, Hamdi Gülen, Hikmet Karahan, İbrahim Şahin olan TSİP'in kuruluş tarihi 16 Haziran 1974 olarak kabul edildi. İlk görev bölümünde Ahmet Kaçmaz Genel Başkanlığa, Yalçın Yusufoğlu Genel Sekreterliğe, Burhan Şahin, Oya Baydar, Çağatay Anadol, İbrahim Seven, Mehmet Şahin, Aydoğan Gezer ve Veli Gürcan Merkez Yürütme Kurulu üyeliklerine getirildi. Merkez Yürütme Kurulu'ndaki görev bölümünde, Genel Saymanlığa Mehmet Şahin, Teşkilatlanma Sekreterliği'ne Çağatay Anadol, Eğitim, Propaganda Sekreterliği'ne Oya Baydar seçildiler. TSİP'in kuruluşundan önce kimi parti kurucularınca yayımlanmaya başlanan aylık İlke, haftalık Kitle dergileri, süreç içinde parti yayın organları durumuna geldi. İlk programında esinlenilen Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın görüşleri, Eylül 1975'de İlke dergi-sinde eleştirilerek, yeni bir program hazırlanacağı açıklandı. Nitekim Parti'nin 1. Kongresi'nde (21-27 Mart 1976) yeni bir parti programı ve çeşitli kararlar kabul edildi. Yeni programda çağımızın kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı olduğu, Türkiye kapitalizminin tekelci bir nitelik kazandığı, halkın demokratik iktidarının kurulması için "Halk Cephesi"nin gerekli olduğu, Türkiye'deki bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin sosyalizm mücadelesiyle birleşip tamamlanacağı kabul edildi. 1. Kongre sonunda Merkez Yürütme Kurulu'na Ahmet Kaçmaz, Yalçın Yusufoğlu, Aydoğan Gezer, Çağatay Anadol, Öner Ciravoğlu, Mehmet Yücel, Mehmet Aköz, Hikmet Karahan ve Veli Gürcan seçildiler. TSİP'in etkinliğe başlamasından bir süre sonra, partinin kuruluşuna katılan kimi gruplar, izlenen siyasal doğrultuya ve kimi ideolojik saptamalara karşı çıkarak partiden ayrıldı. 1. Kongre sonrasında İlke dergisi sahibi Oya Baydar da içinde, kimi parti kurucuları TSİP'den ayrıldı. Parti, 15 il ve tüm ilçelerinde örgütlenme koşulunu yerine getirmediği için 1977 genel seçimlerine katılamadı. TSİP 1977 yerel seçimlerine İse katıldı. İl Genel Meclisi 23 ilde 29.249 (% 0.2), Belediye Başkanlığı seçiminde 20 belediyede 8.261 (% 0.1) oy topladı. Seçimlere katılmadığı yerlerde TİP'e oy verilmesi çağrısında bulundu. Aralık 1978'de toplanan 2. Büyük Kongre'den sonra TSİP, 1 Mayıs 1979 günü gerçekleşmek üzere TİP'le birleşme girişiminde bulunduysa da, bu birleşme gerçekleşmedi. 1979 üçte bir Senato yenileme ve 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimler öncesinde TSİP, bir sol blok kurulmasını önerdi. Blok kurulamayınca kimi devrimci demokrat gruplarla bağlaşan TSİP, 11 ilde yapılan ara seçimlerde 80 binin üzerinde oy aldı. 12 Eylül 1980 hareketinden sonra öteki siyasal partilerle birlikte kapatılan ve üyeleri hakkında değişik davalar açılan TSİP, bir dönem gündelik daha sonra haftalık olarak Gerçek gazetesini yayınladı.

 

DOKTORCULAR PARTİDEN AYRILIYOR

 

TSİP’in kuruluş sonrasının hemen arkasından kendi içinde ideolojik ve örgütsel bir sorun yaşadığı bilinen bir gerçeklikti. Bu yüzden de bu haliyle partinin yoluna devam etmesinin neredeyse hemen hemen olanaksız olduğu açıkça görülmekteydi. Dışa fazlaca yansımasa da doktorcu görüşte olan arkadaşların hemen her koşulda partinin doktorun çizgisinden ayrıldığını söyleyip partiyi eleştirmeleri birlikte yürünemeyeceğini açık açık göstermekteydi. Bu nedenle de, kendilerini doktorcu olarak niteleyen kimseler birer ikişer partiden ayrıldılar. Bu ayrılık bir güç yitimine neden olduysa da bir anlamda da olsa partinin ideolojik olarak önünün açılmasına yaradı. Dolayısıyla parti hem ideolojik hem de örgütsel olarak parti programı doğrultusunda çalışma yapma fırsatını da yakalamış oldu. Ancak bazılarınca bu durum umutsuzluk olarak değerlendirilip yeni bir örgüt arayışına çıkılması için bir neden olarak görüldü ve bu nedenle de TKP’ye gidenler oldu. O dönemde TKP’nin ileri demokrasi savunusu nedeniyle partiden ayrılıp TKP’ye gidenler için ilerlemeciler tanımlaması kullanıldı. Bunların başında partinin eğitim ve propoganda sekreteri olarak görev yapan Oya Baydar yer aldı.

 

Oya Baydar 21-27 Mart 1976 tarihinde yapılan kongreye katıldı, fakat kongrede parti örgütlülüğü ve ideolojisine ters düşen bir konuşma yaptığı için büyük tepki topladı. Bu tepkiyi ifade eden karşılık ise Genel Başkan Ahmet Kaçmaz’dan geldi. Kaçmaz hem Oya Baydar’ın ileri sürdüğü görüşleri eleştirdi hem de Oya Baydar’a “mağarana çekil” diyerek çıkıştığı için Baydar kongrenin devamını beklemeden ayrıldı ve o andan başlayarak TKP doğrultusunda politikalar yaptı.

 

Yaşananlardan etkilenip Oya Baydar’ın arkasından özellikle öğretmen içinden TKP’ye katılanlar oldu. Parti bu kan kaybını durdurmak için TKP’ye karşı ideolojik, örgütsel ve programsal bir mücadele başlatarak etkili ve kalıcı bir mücadele yürüttü. TSİP’in başlattığı bu mücadele sonucunda ortaya İLERİ DEMOKRASİ VE TÜRKİYE kitabı çıktı. Bu kitapta özet olarak TKP’nin hem Türkiye hem dünya çapında savunduğu politikalar ele alınıp çeşitli başlıklar altında eleştirildi. Sonuç olarak TSİP’in bu çalışması bir yandan parti kadrolarının eğitilmesi işlevini görürken bir yandan da kadroların daha da ideolojik ve politik olarak bilimsel sosyalizm ekseninde sağlamlaşmasını ve donanmasını sağladı. Böylece partideki kanama durdurulduğu gibi aksine parti saflarına katılanların sayısı da günbegün artmaya başladı.

 

TKP ELEŞTİRİLERİNDE HANGİ BAŞLIKLAR ÖNE ÇIKTI?

 

Ulusal demokratik devrim ve UDC eleştirisi

 

TKP, Türkiye’de ulusal demokratik devrimi savunuyor dolayısıyla da bağlaşıklar politikasını da bu maddi zemin üzerinden dile getiriyordu. TKP’ye göre Türkiye’de tekelci burjuvazinin dışında ulusal burjuvazi vardı, ulusal burjuvazi de tıpkı işçiler, emekçiler, köylüler gibi tekelci burjuvaziden zarar görüyorlardı. Tekelci burjuvazi, ulusal burjuvaziye ülke pazarında şans tanımadığı için ulusal burjuvaziyle bir çatışma halindeydi. Bu nedenle de zarar gören ulusal burjuvazi ister istemez işçiler ve köylülerle birlikte bir cephe oluşturmalıydı. Bu cephe TKP programında Ulusal Demokratik Cephe (UDC) olarak adlandırılıyordu. Oysa TSİP’in ülkedeki kapitalizmle ilgili saptaması hiç de TKP’nin dile getirdiği gibi değildi. TSİP’e göre kapitalizmin ortaya çıkışı yüzyıllık bir geçmişe sahipti ve bu geçmiş ülke toprağında kendi iç dinamiği ile gelişip serpilmemişti. Türkiye’de kapitalizm daha çok cumhuriyet döneminden sonra gelişme göstermişti, Türkiye kapitalizmi dış güçlerin etkisiyle geliştiği için dikkate alınacak yarışmacı (rekabetçi) bir dönem yaşamadığı için işin ta başında tekelci bir nitelik almıştı. Dışgüçlerin etkisiyle gelişen ve tekelcileşen kapitalizm ise ister istemez işbirlikçi tekelci kapitalizmdi.

 

Sözünü ettiğimiz bu süreç işin doğası gereği ulusal nitelik taşıyan ve olabildiğince cılız bir güce sahip bulunan ulusal burjuvaziyi kolaylıkla tasfiye ederek tarih sahnesinden silmiş, ortada sosyalizm yolunda yürüyecek ve bağlaşıklık kuracak bir tek işçileri ve köylüleri bırakmıştı. Dolayısıyla kapitalist emperyalist güçlerin karşısına bir cepheyle çıkılacaksa bu cephenin adı Halk Cephesi olabilirdi. Bunun bileşeni ise işçi köylü bağlaşıklığıyla olasıydı. Bu tespitlerin ışığında devrimin karakteri ulusal demokratik devrim değil, demokratik halk devrimi olurdu. Demokratik halk devrimi zaten sosyalist devrimin özgül biçimiydi, bu yöntemle iktidar alındığında hızla kolektifleştirmeler yapılacağı gibi siyaseten de köklü dönüşümler gerçekleştirilecekti. Bir başka deyişle yapılan iş iki aşamalı bir devrim olmayıp, diyalektik olarak birbirini tamamlayan bir geçiş süreci olarak sosyalizmin kuruluşuyla taçlandırılacaktı. Bu süreç hiç kuşku yok ki, proletarya diktatörlüğünü öngören bir sosyalist iktidarı ve sosyalist üretim biçiminin inşa edilmesini hedef alacaktı. Sonuç olarak buradan kalkıldığında, TSİP, TKP’nin UDC ve UDD programını sağ bir program olarak görmekte ve eleştirmekteydi.

 

Kapitalist Omayan Kalkınma Yolu eleştirisi

 

TKP, Türkiye’yi tıpkı Afrika ve Ortadoğu ülkeleri gibi gördüğü, Türkiye’deki kapitalizmin orta gelişmişlikte bir kapitalizm olduğunu yeterince değerlendiremediği için savunmalarında Türkiye için kapitalist olmayan yolu öneriyordu. Oysa bütün bu önermelerin ne maddi zemini vardı ne de önerilen ülkelerde bile bir başarısı söz konusu olmuştu. TSİP, bu nedenle de TKP’yi eleştiriyor, sağ bir politika izlediğine döne döne vurgu yapıyordu. Ortada TKP diye bir örgüt vardı var olmasına ya ona göre demokratik hak ve özgürlükler için verilmesi gereken mücadele ile devrim bile neredeyse aynı şeydi. Bu yüzden TKP’nin dönem boyunca CHP’yi desteklemekten öte bir politika ürettiği yoktu. Bu yüzden CHP’nin hem ideolojik olarak desteklenmesi, hem de örgütsel olarak desteklenmesi TKP için en büyük açmazdı. Şu gerçek bile onların gözünü açmaya yetmemişti: Sınıf partisi bütün burjuva örgütlenmelerinden hem ideolojik olarak, hem politik olarak, hem de örgütsel olarak bağımsız örgütlenmeliydi. Bu olmazsa olmaz gerçek bile TKP tarafından dikkate alınmıyor, hemen tüm arayışlarda varıp CHP’ye yamanılıyordu. Bu politikanın en önemli nedeni, aslında Sovyetler Birliği’nin devlet politikasının bu çizgiyi öngördüğü zannıydı, TKP de bu zanna dayanan bir politikaya angaje oluyordu. Bu yüzden de Avrupa komünizmini andıran düşünceler TKP aracılığı ile Türkiye soluna aşılanmış oluyordu. Bu politikanın bir gereği olarak TKP’nin ileri demokrasiyi savunduğu görülüyordu. TKP böylece bir yandan da kapitalist metropollere uygun olduğu varsayılan bir siyasal stratejiye yaslanıyordu. Bu eklektik siyasetin Türkiye kapitalizminin orta gelişkinlikte yapısıyla ilişkisi yoktu. İleri Demokrasi eleştirisi bilindiği gibi Avrupa komünist ve işçi partileri gelip bir çıkmaza dayanmışlar, bulundukları yerde de neredeyse politika üretemez hale gelmişlerdi. Çünkü sözü edilen partiler pek çok kez devrimci durumu değerlendiremedikleri için ister istemiz Avrupa ülkelerinin burjuvazisi gerekli tedbirleri almakla kalmamışlar aynı zamanda da durumlarını önemli ölçüde sağlamlaştırmışlardı. Bu nedenle sosyal bir olgu olmaktan adım adım çıkan Avrupa komünist partileri kaçınılmaz olarak da sistemin bir aksesuarına dönüşmüşlerdi. Dün ayağa kaldırdıkları işçiler ve emekçiler arkalarında yoktu. Muhalefet edecek kimi kesimler ise burjuvazinin 5. Kolu gibi işlev gören yeşiller ve benzeri partilere dönüşmüşlerdi. Hiçbir şey yapmamaktansa sistem içinde emperyalist kapitalist sistemden haklar kopartıla kopartıla da yol alınabilirdi. Avrupa komünizmi artık kendisini böyle ifade etmenin dışında politika üretemez hale getirmiş ve burjuvazinin sınırları içine kilitlemişti. TKP’nin buralardaki uzantıları benzer poli-tikaları Türkiye’de de uygulamaya kalkıştılar. Bu yüzden de yasadışı olmalarına karşın burjuva bağlamda politikalar savunmanın odağı haline geldiler.

 

Hiç kuşku yok ki, Türkiye gibi kendi iç dinamiği ile gelişmemiş, feodal yapıların bile yukardan aşağıya dönüşümle işbirlikçi tekelci burjuva haline getirilerek tarih sahnesine çıkarılmış olduğu bir ülkede burjuva bağlamda bile demokratik hak ve özgürlüklerin tam olarak işlediği söylenemezdi. Bu yüzden komünist partiler doğal olarak bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi yürütürlerken nelerin yapılması gerektiğine dikkat etmek zorundaydı. Ancak hiçbir zaman komünist partilerin bu politikaları birer demokrasi kutsanmasına dönüşemez. Dönüştürülmemelidir de. Aradaki diyalektik bağın doğru kurulması zorunluluğu unutulmamalıdır. Hem TKP gibi aşama aşama demokrasi ilerletilecek, bir de bakmışız ki yolun sonuna gelmişiz. Yani sosyalist üretim ilişkilerinin öngününe de diyebiliriz. Bu olmaz. Bir dönem tekelci kapitalizmin erinde gecinde sosyalist üretim ilişkileri ile kucaklaşacağı savunusu yapan Kautksy ile hiç mi hiç farkımız kalmaz. Bu yüzden de İleri Demokrasi savunusu TKP’nin en önemli çıkmazlarından olmuştur. TSİP’in eleştirileri TKP ve diğer sol kesimler üzerinde oldukça etkili olmuş, bu karşı karşıya geliş ister istemez TSİP’i ideolojik olarak üstün bir konuma yükseltmiştir.

 

İşte Oya Baydar ve TSİP’den ayrılan diğer arkadaşlar böylesine öğretisel çizgi konusunda tutarsızlıklarla dolu TKP’ye gittiler. TKP’nin TSİP’in eleştirileri karşısında kedisini savunacak neredeyse hiçbir silahı yoktu ama onlar TSİP ve diğer sol örgütlerden üstünlüklerini sadece ve sadece SBKP’nin kendilerini “tanıdığı” ve enternasyonalist olarak gördükleri , komünist işçi hareketinin ülkedeki tek temsilcisi olarak saydıkları yolunda savunuyorlar ve eleştiriyorlardı. Oysa uluslararası komünist ve işçi hareketinde her ülkede işçi sınıfı partisinin kimler tarafından temsil edildiğini belirleme konusunda SBKP’nin Komintern benzeri bir yetkisi yoktu.

 

TKP-B AYRILIĞI

 

Türkiye solunda gerçek bir sosyalist partinin nasıl olması gerektiği ve de açık gizli çalışma konusunda tartışmalar hemen her dönemde ilk sırayı almıştır. Bu yüzden de aynı tartışmanın TSİP içinde ve dışındakilere karşı yaşanmamış olması düşünülemez. Bilindiği gibi Doktorcu görüşlerden parti içinde kabul görmüş TKP/R olayı vardı. Bu görüşe göre Türkiye işçi sınıfının partisi TKP idi. Böyle bir parti var olmasına vardı ama bu görüntüsüyle bu partinin bu görevi üstlenmesinin olanağı yoktu. Öyleyse yapılması gereken iş Türkiye Komünist Partisi’ni var olan yöneticilerin elinden alıp yeniden örgütlemekti. Bir başka deyişle reorganize etmek gerekiyordu. Zaten TKP/R adlandırması da buydu. Hoş bu sözleri etmek ilginçti ilginç olmasına ya bu işin nasıl yapılacağına dair de elde bir yol haritası yoktu. Bu ütopik görüş partiden doktorcu görüşte olanların gitmesiyle birlikte terk edildi. Ancak parti de bu ütopik görüşün gölgesinde kendi içinde yeni bir örgütlenmeye gitti. Türkiye Komünist Partisi/Birlik (TKP/B) adıyla yapılandırılan bu örgütlenme TSİP’in bir kez daha örgütlenmesinin ötesinde bir şey olmamasına karşın, oldukça abartılı bir güç derekesine çıkarılıp parti içinde propagandası yapılıyordu. Böylece parti sürekliliği ilkesini iki başlılık biçiminde ele alan sakat bir örgütlenme doğru bir örgütlenmeymiş gibi partililer arasında önemsenip savunuluyordu. Oysa gerçeklere biraz daha yakından bakıldığında ise partinin bölünmesinin kendi içinde örgütlenmesinden başka bir şey değildi. Sonuçta öyle de oldu. Kendisini iki ayrı isimde ve iki ayrı MYK olarak örgütleyen bir yapıdan ideolojik ve örgütsel birlik yaratılamayacağı apaçık bir şeydi. Bu konuda en açık eleştiri Tektaş Ağaoğlu’nun eleştirisiydi. Tektaş Ağaoğlu’na göre bu örgütlenme anlayışı bir kistti, sökülüp atılması gerekiyordu. Kaçmaz ve diğerleri de benzer görüşte olmalarına karşın durumu daha suskun geçirmek düşüncesindeydiler. Partinin Genel Sekreterliğini üstlenmiş olan Yalçın Yusufoğlu da bu örgütlenmenin neredeyse yaratıcısıydı ama yönlendirim konusunda yetersizdi. Üstelik de cezaevinde bulunduğu sırada TKP/B içinde yapılan görev değişikliği de işin bir başka kurnazca yanıydı ki, artık TSİP parti sürekliliği konusundaki savını bu örgütlenme üzerinden yürütemezdi. Tartışmalardan da anlaşıldı ki, bu ikili yapı TSİP kolektivizmi altında yürütülemeyecek kadar farklılaşmıştı.

 

Sonuçta olanlar oldu.

 

Bölünme kaçınılmazlaştı ama parti açısından büyük ölçüde kan ve kadro kaybı ile bitti. TSİP yaklaşan faşizme karşı parti sürekliliğini sağlamak açısından kritik bir dönemde birlik ve gençlik örgütlenmesi açısından zaaf yaratan bir bölünmeyle yüz yüze geldi.

 

12 EYLÜL SONRASI

 

12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılmış olmasına rağmen TSİP o dönemde de varlığını ve eylemlerini sürdürebildi. 12 Eylül anayasasına ve askeri cuntaya karşı gücü oranında etkili eylemler örgütleyebildi, Kadro yapısını faşizm koşullarında muhafaza edebildi.

 

Faşist diktatörlüğün baskılarının geriletildiği 1990’ların başında TSİP örgütlü gücüyle yeni bir yasal çıkışın koşullarını yakalama noktasına gelmiş bulunuyordu.

 

Sosyalist Birlik Partisi'nin kuruluş çalışmaları sırasında kongresini toplayıp, sosyalist solda birliğin sağlanabilmesi amacıyla (bir kısım partililerce) TSİP feshedilmek istendi. Bir kısım partililer, partinin kapatılması girişimini -ulusal ve uluslararası gelişmeleri de dikkate alarak- likitatörlük anlamına geleceği ve "12 Eylül faşist cuntası tarafından kapatılmış bir partiyi açmamak, onları haklı çıkarmak olur" düşüncesinden hareketle reddetti, Partinin devamı yönünde örgütlü varlığını sürdürme kararı alanlar, 12 Eylül tarafından kapatılan siyasi partilerin bir referandumla yeniden açılabilmesi mümkün olunca, gerekli girişimleri yaparak 3 Ocak 1993 tarihinde Veli Gürcan ve Gültekin Gazioğlu'nun da katılımıyla, Turgut Koçak, Hasan Şahin, Ali Öner, Sermin Öner, Necdet Coşkun, Nuri Geçgili ve arkadaşlarının öncülüğünde genel kurulu toplayarak TSİP’i yeniden açık siyasi yaşama geçirdi.

 

3. Ocak.1993 tarihinde Ankara’da yapılan Kongre’de Hasan Şahin'in divan başkanlığı altında en yaşlı üye sıfatıyla Veli Gürcan açış konuşması yaptı.

 

Kongre sonucunda Turgut Koçak genel başkanlığa seçilirken, GYK toplantısı sonucunda Hasan Şahin Genel sekreterliğe, Necdet Çoşkun ise Genel saymanlığa seçilmiştir.

 

TSİP 1990’ların sonunda Genel Başkanı Turgut Koçak’ın tutuklanmasıyla yeni bir siyasal baskıya maruz kaldı, Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davasına maruz kaldı.

 

Yıllar süren tutuklama ve yargılama beraatle sonuçlanarak partinin yeniden yasal örgütlenmesinin yolu açıldı.

 

TSİP, işçi sınıfı sosyalizmini temsil eden ideolojik politik çizgisini örgütsel düzlemde yeniden örgütleme iddiasıyla yoluna devam ederken, politik mirasının olumlu yanlarını dayanak biliyor, eksiklerinden ders çıkarmayı ihmal etmiyor.

318
0
0
Yorum Yaz