Köşe Yazılarında "Türban Kararı"Anayasa Mahkemesinin "türban" se

7/6/2008 · Kategori: Arastirma

Köşe Yazılarında "Türban Kararı"

Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah yazarları kararı eleştiriyor.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

06 Haziran 2008, Cuma

Anayasa Mahkemesi, dün akşamüstü verdiği kararla hükümetin üniversitelerde "türbanın serbest kalması" için yaptığı Anayasa değişikliğini iptal etti. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) de desteğini alarak şubatta değişikliği Meclise getirmişti. 411 milletvekili değişiklik lehinde oy kullanmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyet halk Partisi (CHP) değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götürdü.

Mahkemenin -henüz gerekçeli kararını açıklamadığı- değişikliği ikiye karşı dokuz oyla iptal etme ve yürürlüğünü durdurma kararı bugünkü gazetelerde birçok köşe yazarının gündemindeydi. 

Mahkemenin kararını destekleyenler AKP'nin toplumsal uzlaşı aramadan böyle bir adım atarak gerginlik yarattığını, mahkemenin kararını öngöremediğini savunuyor.

Karşı çıkanlarsa esas olarak mahkemenin yetkisini aştığını, Meclis iradesine el koyduğunu, bundan sonra anayasa değişikliği yapmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Kararı, AKP hakkındaki kapatma davasının parti aleyhine sonuçlanacağı yolunda gösterge sayanlar da var.  

Gazetelerden derlediğimiz görüşler şöyle: 

Mahkemenin kararını destekleyenler

Oktay Ekşi, Hürriyet, "Olacağı bu idi": Konunun teknik tartışmasını sonraya bırakmak üzere söyleyelim ki, Anayasa Mahkemesi, kanımızca çok isabetli bir karar alarak, "ister doğrudan ister dolaylı yoldan olsun, Anayasal rejimin temel ilkeleriyle oynanmasına izin vermeyeceğini" bir kera daha ilan etti.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet, "Önce öfke sonra itidal": Hürriyet'in "411 el kaosa kalktı" manşetine itiraz eden arkadaşlara sesleniyorum. Şimdi anladınız mı o eller neye kalkmış? (...)AKP; Cumhuriyet’in temel değerleriyle bir meselesi olmadığını, rövanşist bir fanatik azınlığın esiri olmadığını bütün Türk halkına göstermelidir. Geldiğimiz noktada en tehlikeli şey, inatçılık olacaktır.

Tufan Türenç, Hürriyet, "Artık bu kısır tartışmalar bitsin":  Sanırım mahkemenin bu kararı en fazla üniversiteleri ve rektörleri rahatlattı. Doğal olarak bu kararı değişik şekilde yorumlayanlar, hatta eleştirenler olacak. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir ve değişmesi söz konusu değildir. (...) Keşke AKP, Bahçeli’nin dolduruşuna gelmeseydi.

Kararı eleştirenler

Ergun Babahan, Sabah, "Anayasa mahkemesi anayasa yapıyor": [Mahkeme] 367 kararında da aynısını yapmıştı. Sonuç itibariyle Türkiye "27 Nisan Süreci" denilen bir dönemden geçmektedir. Kimi özgürlüklerin genişletilmesinden rahatsız olan güçler devreye girmiş ve hukuk aracılığıyla Türkiye'yi yeniden biçimlendirmeye başlamıştı. Gelişmeleri yakından izleyenler, AK Parti'nin kapatılmakla kalmayacağını, yasaklanan isimlere 5 yıl siyaset yasağı getirileceğini açıkça ifade ediyor zaten. Ancak yine yakın tarihimiz gösteriyor ki, Türkiye'de halk "tepeden inmeci" yöntemlerle oluşturulmak istenen modellere ilgi duymuyor.

Taha Akyol, Milliyet, "Bu karar hukuka aykırı": Bu [karar] bana sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’de sadece resmi ideolojinin değil, yargının da laiklik anlayışının ‘illiberal’ olduğunu biliyorum. Şimdi Mahkeme’nin bu kararı ile, artık anayasa değişikliği yoluyla bile türbanlı kızların çağdaş bilimleri öğrenmek üzere üniversiteye gitmelerinin yolu kapanmıştır!
Yargı bu konuda bütün yolları kapatmıştır!

Mehmet Altan, Star, "Türban günü": Beklenen haber, beklenmeyen bir şekilde geldi ve anayasa mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu... Olan bir yetki darbesiydi...

Mustafa Karaalioğlu, Star, "Söz bitti, sözleşme bozuldu": Konu başörtüsünü aşmıştır, parti kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı sorusunu sollamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir. Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır.

Fehmi Koru, Yeni Şafak, "Burası Türkiye": Arkasında geniş bir halk desteği bulunan bir konuda yapılmış ve zaten var olan temel hakları biraz daha vurgulayan bir değişikliği yapılmamış sayarak üniversitelerde başörtüsü serbestliğinin önünü kesti Anayasa Mahkemesi; bunu yapmak için de anayasada kendisi için çizilmiş sınırları genişletti.

Yasemin Çongar, Taraf, "Yargı darbesi dörtnala. Bu mahkeme Meclis'i de kapatır": Demokrasimizin kara günleri listesinde artık 5 Haziran da var. Hiç kuşkunuz olmasın bir darbe sürecinden geçiyoruz. Yargı darbesinin asıl hedefi olan Ak Parti'nin kapatılması bundan böyle daha da yüksek bir olasılık bence. Mahkeme, dünkü kararıyla Meclis'i fiilen kapattıktan sonra.

Ahmet Altan, Taraf, "Hukuku öldürmek": Bundan sonra bu ülkede yapılacak seçimlerin, siyasi partilerin, parti programlarının, parlamentonun, parlamentodaki tartışmaların, halkın isteklerini dile getiren siyasetin hiçbir önemi kalmayacak. Yargıçların bilmediği şu: 70 milyon, 11 kişiye ilanihaye esir olmaz.

Mümtazer Türköne, Zaman, "Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı": Bugünden sonra Türkiye'de hiçbir gelişme sürpriz sayılmayacak. Artık AK Parti kapatılabilir, Cumhurbaşkanı Çankaya'dan indirilebilir. Bir darbe döneminde başımıza gelebilecek her şey vuku bulabilir.

Ortada duranlar

Fikret Bila, Milliyet, "Org. Büyükanıt'ın doğrudan yaklaşma yöntemi": Anayasa Mahkemesi heyetinin türbanla ilgili anayasa değişikliğini görüşmek üzere toplandığı saatte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da İstanbul’da Harp Akademileri’ndeki sempozyum kürsüsündeydi. Akşam saatlerinde gelen haber Org. Büyükanıt’ın yasal organlara duyduğu güveni doğrular nitelikteydi.

Murat Yetkin, Radikal, "Erdoğan ilk siyasi yenilgisini yargıdan aldı": Bu, Başbakan Erdoğan’ın 2002 Kasım seçimlerinden bu yana aldığı en büyük siyasi yenilgidir. Yenilgi siyasidir, çünkü Erdoğan’ın defalarca ‘sabır’ ve ‘zaman’ teması etrafında ördüğü stratejik hedeflerinden biri, belki birinci sıradaki için söz konusu olmuştur. (...)Anayasa değişikliğine gitmeden mutabakatla özgürlüklerin türban takan üniversite öğrencilerine de genişletilmesinin mümkün olduğunu Cumhurbaşkanı Gül de söylüyordu. Erdoğan bir anlamda bu sonucun riskini almış oldu.(EÜ/EZÖ)

 

BİANETte

"başörtüsü" konulu haberler

Anayasa Kadın Platformu'ndan hukukçu Gülbahar siyasetçilere "Kadınları dilediğiniz gibi açıp kapatacağınız bir nesne olarak kullanmaktan vazgeçin" diyor. Gülbahar'a göre siyasetçiler başörtüsü ...

Anayasa Mahkemesi'nin "türban değişikliği"ni iptal etmesinin siyasetin alanını daralttığını söyleyen ÖDP milletvekili Uras, acilen toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa hazırlanması ...

Star, Taraf, Vakit, Yeni Şafak, Zaman Anayasa Mahekemesi'nin kararının hukuku, demokrasiyi zedelediğini yazdılar. Diğer gazeteler kararı öne çıkardı; bazıları AKP'ye kapatma ...

Bundan sonra bir anayasa değişikliği, yani meşru müzakere yoluyla toplumsal dönüşüm nasıl mümkün olacak; siyasal mücadelenin anlam kaybı nasıl giderilecek? Bu ...

Eski Yargıtay Başkanı Selçuk ve Doç. Dr. Yazıcı'ya göre Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı; Prof. Kalaycıoğlu, "Mahkeme siyasi aktör oldu"; Prof. Özbudun, ...

Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah ...

Üniversitede başörtüsü değişikliğini iptal eden Anayasa Mahkemesi'nin başkanı Kılıç gerekçeli karar açıklanana kadar konuşmama kararı aldıklarını söyledi; "Gerekçeli kararı görmeden değerlendirme ...

Anayasa Mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. Devlet Bakanı Cemil Çiçek "gerekçeyi görmemiz lazım" ...

Haşim Kılıç "Eyüp Bey inanın çıkacak karar ne olursa olsun, göreceksiniz hem demokrasimiz hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok ...

İzmir Eğitim-Sen 1 Nolu Şube Başkanı Özer, İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin başörtülü öğrencilerin sınavlara alınması için baskı uyguladığını iddia etti, ...

Herkese inat bir eşcinsel olarak türban taktığı için kendisine maruz görülen yaşamı reddeden tüm kadınları mücadele arkadaşım olarak görüyorum. Empati ve ...

Başbakan Erdoğan bazı işçi ve işveren örgütlerinin "herkes bir adım geri atsın" çağrısıyla ilgili "Geri adımın ne olduğunu anlayamadım. Böyle bir ...

İslamcılar laik güçlerle çatışma alanı olarak kadın bedenini seçti. Tıpkı Cumhuriyetin modern yaşamı kurarken kadınları simgeleştirdiği gibi. Laiklikle kadın özgürlüğü arasındaki ...

Türbanın başörtüsüne dönüştürülüp bireysel hak olarak sunulduğu ortama bakarsak, yukarıdan aşağıya çoğunluk tahakkümü örgütleniyor. Siyasal İslam bu iklimde siyasal hedeflerini ve ...

100 kadar Boğaziçili öğrenci yaptıkları basın açıklamasında "Tüm yasaklar ve ayrımcılıklar kalkmadan hiçbir özgürlük tam olmaz" dedi. Yrd. Doç. Gambetti'ye göre ...

Son bir ay, solun uzlaşmaya dayalı konumlanışını ortaya çıkardı. Örneğin başörtüsü serbestliği özgürlük olarak desteklenecekse her alanda ve koşulsuz özgürlük talebi ...

Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra YÖK Başkanı ve rektörler arasında çıkan karmaşa endişelerin yersiz olmadığını kanıtlıyor. Başörtüsüz kadınlara yönelik saldırılar da ...

Anayasa değişikliğiyle getirilen, koşulsuz bir kıyafet serbestisi, toplumsal huzuru zedelemesi kaçınılmaz. Din ve vicdan özgürlüğünü yeterince güvence altına alamamış olan bir ...

AKP güçlü muhalefet bloğunun yerine, kendi istediği doğrultuda ve zeminde bir kutuplaşmanın olmasını sağlamaya çalışıyor. Türban, böyle bir tercihin sonucu olarak ...

İsmini vermedi çünkü "başörtülüydü artık modern" yorumlarını istemiyor. Bu, onun için bir "kadın meselesi" ve bu yüzden hâlâ onun da sorunu. ...

Devletin ‘Dinsizleştirilmesi’ ve AKP / İbrahim Kaboğ

10/4/2008 · Kategori: Arastirma

İbrahim Kaboğlu İbrahim Kaboğlu
Metni büyültün Metni küçültün
ikaboglu@marmara.edu.tr
Devletin ‘dinsizleştirilmesi’ ve AKP 09/04/08
“Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslamdır.” kaydı, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan aldığı miras. Bu bakımdan Osmanlı ile Cumhuriyet arasında en azından anayasal düzlemde, kırılmadan çok süreklilik var. Bu kayıt, Anayasa’dan 10 Nisan 1928’de çıkarıldı ve devlet dinsizleştirildi; böylece, esas kırılma ortaya çıktı. 1937’de Anayasa’ya bunun güvencesi kondu: laiklik.

Ne var ki, Devlet yönetiminin dinsel referanslardan arındırılması yönünde anayasal yükseliş dönemi, doğrusal çizgide devam etmedi. Her ne kadar 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’nın yaptığı gibi, lâikliği “Cumhuriyet’in nitelikleri” arasına yerleştirdi ise de, dine açılma yönünde maddeler de kondu (Diyanet İşleri Başkanlığı, zorunlu din dersi, vs.). Anayasal gerileyiş olarak nitelenebilecek bu eğilim bile, islamcı partileri, anayasal rejimle çatışmaya girmekten alıkoyamadı. Çünkü daha fazlasını istediler; anayasayı bir “sözlük” sanıp, lâikliğin yeniden tanımlanmasını talep ettiler. İşi, islami başörtüyü Anayasaya sokmaya kadar vardırdıkları anda, kendilerine, “bu kadarı da fazla!” dendi.
Bu bir Cumhuriyet-demokrasi çatışması mı, yoksa lâiklik-din çatışması mı?
Önce şu saptama yapılmalı: Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı’nın Tanzimat’la başlayan lâikleşme mirasını reddetmedi; fakat çok partili dönem yöneticileri, Cumhuriyet’in lâiklik kazanımını sorgulama yarışını 14 Mart 2008’e dek sürdürdü... Lâiklik ekseninde tanık olunan çatışma, Cumhuriyet’in kendisinden mi, yoksa “demokrasi eksiği”nden mi kaynaklanıyor?

•••
Eğer biz bu kavramları sadece devlet yönetimi katında ele alır, ama toplumsal düzlemde geçerli değerler testinden geçiremez isek, çatışmacı kısırdöngüden kurtulamayız. Üç kavram belirleyici: yurttaşlık, eşitlik ve özgürlük.
Yurttaşlık, insanı, dinsel veya etnik aidiyeti ötesinde aşkın, genel ve daha kapsayıcı bir statüye yerleştirir. Bu açıdan lâiklik, yurttaşlık kavramının derinleştirilmesiyle ilerletilebilir ancak. Zira yurttaşlık, eşitlik ve özgürlük ekseninde, demokrasi ve lâiklik uyumu için belirleyici bir statü.
Eşitlik, hem dinler arası hem de cinsiyet eşitliği yönüyle vurgulanmalı. Zira, islam ülkelerinin kendilerine özgü ayrı insan hakları belgeleri hazırlamalarında temel neden, kadınları erkeklerle eşit görmemeleri. Bu da lâiklik önünde aşılması gereken önemli bir engel. Özgürlükçü söylem, eşitleyici mi, yoksa bundan uzaklaştırıcı mı; bireysel özgürlüğü ilerletici mi, yoksa güdümlü bir özgürlüğe yönlendirici mi? Buna dikkat etmeli...

•••
Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi (AYM) önündeki davaya uygulanacak ölçütlerin başında, “lâiklik-demokrasi”den çok, her ikisinin ortak paydası olan “insan hakları” yer almalı..Demokrasi, insan haklarının saygı görmesine ve ilerletilmesine en elverişli rejim. Lâiklik ise, hukuksal düzenlemede neyin yapılmaması (dinsel kuralların esas alınmaması) gerektiğini belirleyerek, insan aklına, toplum gereksinimlerine ve bilimsel verilere alan açar. Bu bakımdan lâiklik, din özgürlüğünün olduğu gibi diğerlerinin de güvencesi; ama insan hakları da demokrasinin altyapısı.
Üstelik insan haklarını “demokratik toplum” testinden geçirmek de mümkün. Kurucu öğelerinin başında gelen çoğulculuk, hak ve özgürlüklerin eşit olarak güvencelenmesini gerekli, özlerine dokunmamak kaydıyla sınırlamaları da haklı kılar. Hoşgörü öğesi ise, en başta dinsel farklılaşmalarda kendini hissettirir. Ya saydamlık? İşte sorunun özü burada. Açıklık fikri, diyalog ve yurttaşların, yöneticilerin geleceğe ilişkin tasarılarını bilme hakkı...

•••
Sonuç olarak, lâiklik ve demokrasiyi, insan hakları( İH) bakış açısıyla anlamlandırmak, tersini yapmaktan daha sağlıklı. Çünkü İH, evrensel ilkelere dayanır; kişiden kişiye, bir toplumdan diğerine değişmez. Siyasal rejim olarak demokrasi, ancak demokratik toplum üzerine inşa edilebileceğine göre, bu da “haklar toplumu”ndan başkası olmasa gerek. Bunları, lâiklik için kurucu ilkelerle (yurttaşlık, eşitlik, özgürlük) yan yana getirelim. Böylece, “insan hakları” ortak paydasına dayanan lâiklik ve demokrasinin birbiriyle çatışan değil, tamamlayan kavramlar olduğu görülebilir.

Bunları, “ılımlı islam” ülkesinde değil, ancak “devletin dinsizleştirilmesi” üzerinden 80 yıl geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde tartışabiliyoruz. Sevindirici mi, yoksa acı mı? Yanıtını merak ediyorsanız, Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampusu’ndeki bugünkü “Anayasa ve Lâiklik” (s. 09-18) toplantısına bekliyorum sizleri...
««Geri Dön | Başa Dön  Yazdır Arkadaşınıza Gönderin

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
»»» Anayasa Mahkemesi’nin zor seçimi   / 3 Nisan 2008
»»» Demokratlığın ölçütü, ‘ak’ y...   / 27 Mart 2008
»»» Sandalye, sandık, sanık, seçim...   / 20 Mart 2008
»»» Seçimler yoluyla dengeleme   / 12 Mart 2008
»»» Fransa’dan “ülkenin zinde gü...   / 5 Mart 2008
»»» Pazar ekonomisi = Can pazarı mı?   / 27 Şubat 2008
»»» 'Haktan Mahrumiyet' mümkün mü?   / 20 Şubat 2008
»»» Türkiye için hangi insan hakları? (Veya,...   / 13 Şubat 2008
»»» Anayasa'ya aykırı Anayasa değişikliği   / 5 Şubat 2008
»»» Avrupa ile ortak bir gelecek mi?   / 30 Ocak 2008
»»» Ekolojik adalette anayasanın payı   / 26 Ocak 2008
»»» Bir icat daha: Türk Kamu Düzeni   / 16 Ocak 2008
»»» Tür-ban-lük   / 9 Ocak 2008
»»» 'Anayasal barış' mümkün mü?   / 2 Ocak 2008
»»» Bellekte kalanlar...   / 26 Aralık 2007
»»» Arşiv

Liderlerin ruhani destekçisi

8/4/2008 · Kategori: Arastirma

www.milliyet.com.tr

Liderlerin ruhani destekçisi

Erbil Tuşalp


       Fethullah Gülen'in 1968 - 1995 yılları arasındaki faaliyetlerinin anlatıldığı MİT raporu, siyaset dünyasındaki ilişkilere değinirken bazı isimleri atlıyor.
       Gülen'in Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Murat Karayalçın, Hikmet Çetin'le görüşmelerine yer verilmeyen raporda Hocaefendi'nin diğer siyasi ilişkileri de şöyle anlatılıyor:
       "1987 yılında İstanbul'daki evinde imamlarına eğitim vermeye başlamıştır. Ağustos 1987'de ders verdiği öğrencilerine yaptığı konuşmada, 'Alparslan Türkeş ile görüştüğünü, Türkeş'ten cemaatini şeriat doğrultusunda yetiştirmesini istediğini, onun da bunu kabul ettiğini' ifade etmiştir.
       6 Eylül 1987'de yapılan seçim yasaklarıyla ilgili referandumda Turgut Özal'ı desteklemek maksadıyla Nurcuların 'hayır' oyu kullanmalarının sağlamıştır.

       Şubat 1990'da Korkut Özal'ın dünürünün İstanbul'daki evinde 'ANAP'ın geleceğiyle ilgili' toplantıya katılmıştır.
       Mart 1990'da Türkiye'deki İslami faaliyetleri tek bir merkezden koordine etmek amacıyla oluşturulan İslam Şurası içinde yer almıştır.
       1991 genel seçimleri arefesinde münfesih MÇP'ye (Milliyetçi Çalışma Partisi) 3.5 milyar lira yardımda bulunmuş ve seçimlerde MÇP ile ittifak yapan RP'yi desteklemiştir. 1992'de MÇP'den ayrılarak yeni bir parti kurma çalışmalarına başlayan Muhsin Yazıcıoğlu'na maddi ve manevi destek vermektedir."

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı

Raporda Fethullah Gülen'in uluslararası ilişkileri de şöyle sıralanıyor:
       "Nisan 1992'de Azerbaycan'a giderek televizyon kurma çalışmalarını başlatmıştır. Aynı tarihte ABD'deki Risale - i Nur Enstitüsü'nün çalışmalarının yönlendirmek maksadıyla gizli olarak anılan ülkeye gitmiş, ardından Avustralya'ya geçerek Türk öğrencilerin akademik eğitim gördüğü okul ve kaldıkları yurtları ziyaret etmiştir. Ayrıca kuracağı ünüversitelerde ders verdirmek üzere sözkonusu ülkelerdeki çeşitli profesörlerle görüşmüştür.
       19 Ocak 1994'te kurulan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurucuları arasında yer almaktadır.
       1995 yılında ABD, Almanya, İngiltere ve Rusya'nın Türkiye'deki büyükelçileri tarafından ayrı ayrı ziyaret edilmiştir. Aynı yıl basında çıkan devlet yanlısı beyanları nedeniyle İBDA - C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu tarafından ölümle tehdit edilmiştir."

1971 iddiananamesinde ilk sanık

       Örgüt dışı konuşmalarında "kendi yolunu Atatürk'ten aldığı ışıkla bulduğunu" söyleyen Fethullah Gülen'in kamuoyunu şaşkına çeviren gizli konuşma bantları, devlet içine sızan taraftarlarınca şimdiye kadar ustalıkla gizlenen birtakım dosyaları tek tek gün ışığına çıkarıyor.
       İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı'nın 19 Ağustos 1971 tarih, 1971 / 42 esas, 1971 / 27 karar sayılı iddianamesi; İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nin 20 Eylül 1972 tarih ve 1972 /3 - 36 sayılı hükmüyle Askeri Yargıtay 3. Dairesi'nin 1973 / 146 esas,1973 / 242 sayılı onama kararı, Gülen'in "hakkında takipsizlik kararı verilen bir masum olmadığını" anlatıyor.
       Anılan belgeler, Gülen'in "TCK'nun 163 1, 2, 3, 36. ve 173. son maddeleriyle yargılanıp hüküm giyen eski bir sabıkalı olduğunu açığa çıkardı.
       Fethullah Gülen, Hava Hakim binbaşı Nurettin Soyer tarafından hazırlanan iddianamede bir numaralı sanık olarak yer alıyor. 54 sanık "Laikliğe aykırı olarak devletin içtimai, iktisadi, siyasi, hukuki temel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare etmek, böyle cemiyetlere girmek veya girmek için başkasına yol göstermekle" suçlanıyor.
       İddianamede Rüştü Şardağ ve Mehmet Oruç'un bilirkişi raporlarıyla bu rapor konusunda Prof. Faruk Erem'in hukuki mütalasına da yer veriliyor.

Öğrencilerle ilişki

       1971 tarihli iddianamede Gülen'in "İzmir'deki gizli cemiyet faaliyetlerini yönetici olarak düzenlediğinin kesin olarak saptandığı" belirtiliyor.
       "Bu sanığın İzmir'deki Nurcuların lideri durumunda bulunduğu, gizli Nur toplantılarının organize ettiği, Nur talebelerinin yetişmesini ve eğitimini temin maksadıyla kurulan kamplarda müdürlük yaptığı, dernek himayesinde bulunan öğrencilere yurt müdürlüğü yaparak bu öğrencilerle ilişikler kurduğu tespit edilmiştir.
       Tanık Ömer Tamer 2 Mart 1970 günü saat 20.30'da evinde yapılan toplantıda sanığın Hizmet Rehberi risalesini okuduğu ve konuşmalarında hükümet çalışmalarından bahsederek 'Hükümet erkanı Allah için çalışmıyor. Allah için görmüyor, Allah için duymuyor bu şekildeki çalışmalar hükümsüzdür. Bugünün hükümet buhranı hep imansız insanların yaptıkları işlerdendir. Bunlardan daha fazla bir şey beklenmez' dediği ve yine aynı toplantıda başka bir risale okuyup' Bir zamanlar Ağrı dağının eteklerinde validemle beraber oturuyorduk. Dağ kabardı, patladı, lavlar fışkırdı, arkasından güllük gülistanlık olup bir nur doğdu ve sonunda bu nurla beraber bir yazı peydah oldu. Yazıda Said yazılıydı. Ve uyandım" deyip anlattıklarının rüya olduğunu söyledi. Rüyanın tabirini yaptı . Tabirine göre 'bir gün büyük bir inkilap olacak Kur'anı Kerim kendini koruyacak, bu işin önderi Nurcular olacak' dediğini söyledi. Ayrıca kendisinin bu topluluğun idaresinde vazifeli olduğunu, bunun emresi olarak Said - i Nursi'nin nurculuğa yalnız başladığını ancak şimdi İzmir'in bir çok yerinde böyle toplantılar yapıldığını, Türkiye'de beş milyon yakın kardeşlerinin olduğunu beyan etti."

Oğlum sen kazandın

       Gülen'nin "müfrit bir Atatürk düşmanı" olduğu belirtilen idianamedeki suçlama şöyle:
       "Müdürlüğünü yaptığı derneğe girmek için müracaat eden bir çocuğa imtihan suali olarak 'Atatürk'ü sever misin?' diye sorduğu, çocuğun 'sevmem' demesi üzerine, sanığın bu defa 'Niçin sevmezsin?' diye sualine çocuğun 'o memleketimizi dinsizliğe götürdü' demesi üzerine çocuğun sırtını okşayarak 'haydi oğlum sen imtihanı kazandın' dediği şahit beyanıyla sabit olmuştur."
       İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yapılan yargılama sonunda 29 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptılırken suçu sabit görülmeyen 25 sanık aklandı. Gülen'e TCK'nun 163/4. Maddesini ihlalden üç yıl ağır hapis cezası verildi. Askeri Yargıtay 1973 yılında verdiği kararda Gülen'e propaganda nedeniyle verilen üç yıl ceza miktarının tayininde isabet olmadığını belirtti. Askeri Yargıtay'a göre daha ağır suç teşkil eden cemiyet kuranlar için uygulanan 163/1. Maddesinin uygulandığı öteki sanıklar için iki yıl ceza verilmesinde dengesizlik görüldü. Ancak Gülen "hakkında tesis edilen mahkumiyet hükmünde usul, kast, subut, vasıf ve uygulama yönlerinden bir isabetsizlik görülmeyerek" temyiz talebi bu yönüyle reddedildi. Daha sonra çıkarılan 1803 sayılı af yasasının yürürlüğe girmesi nedeniyle de dava ortadan kalktı.




  • Liderlerin ruhani destekçisi
  • ABD'de eğitim kampı var
  • Taliban'la ortak şeriat okulları
  • Beş kıtada 40 bin öğrenci
  • Özbek krizinde cemaat ismi
  • 13 basamaklı örgüt piramidi
  • Taşralı öğrencilere 'ışık evleri tuzağı'
  • İdam talebi gündemde
  • Kırmızı bülten çıkabilir
  • Yanlış yapanı 'aforoz' ediyor
  • Kulin: Aylin, Gülen'in müridi olamaz
  • Ecevit biliyordu
  • Cemaat içeriden çökertildi
  • Fethullah'ın "himmet zinciri"

    TEPKİLER
  • Ecevit, Gülen'in yanıtını bekliyor
  • Babadan Gülen'e sitem
  • İslamcı basın
  • Yılmaz, Bahçeli, Kutan ve sivil toplumun tepkileri

    ANALİZ
  • Gülen'in taktikleri
  • Orduyu ikna edemedi

    PORTRE
  • Askerliğe meraklı




  • | ANA SAYFA |

    Unutulmuşların Esat Adil'i

    8/3/2008 · Kategori: Arastirma

    Unutulmuşların Esat Adil'i

    Unutulmuşların Esat Adil'i
    Emin Karaca, batık gemilerdeki hayatları bulmak için deniz dibinde dalan dalgıçlara benziyor. Karaca, yeni kazı çalışmasını bu kez bir sosyalistin unutulmuş yaşamı üzerine kurmuş: Esat Adil

    07/03/2008 (10 defa okundu)

    MAHMUT TEMİZYÜREK (Arşivi)

    Türkiye, unutmayı dertlerine çözüm edinen insanları ülkesi. O yüzden hiçbir hayalde, hiçbir çabada süreklilik oluşmuyor. Her kuşak tarihi kendisiyle başlatıyor. Öncesini olmamış sayan kükreyişlerle yazıyorlar güncelerini. Bazı hatırlatıcılar, kimi vefabilirler olmasa kimse bilmeyecek geçmiş nasıl bir dünya, bilmezden geçireceğiz kısacık ömrümüzü.
    Emin Karaca, hatırlatıcılardan biri. Yakın tarihimizin unutulması özellikle istenmiş olayları (Ağrı İsyanı), özgürlük yüzü göremedikleri için ömrünü yeraltında geçirmiş komünist ve sosyalistlerin bilinmeyen yaşamları, günümüz karanlığının şeffaf görünümlü plazalarda nasıl oluşturulduğunu, ülkeye nasıl bir 'kömürperde' tasarlandığını ve daha birçok unutulması istenen yaşantıyı açığa çıkardı, sayısı yirmi bire varan kitaplarıyla. Karaca, batık gemilerdeki hayatları bulmak için deniz dibinde dalan, ölü bedenleri kemirgenlerden, nesneleri yosunlardan ayıklayıp öykülerini çıkaran dalgıçlara benziyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dan Nâzım Hikmet'e, 150'liklerden Esat Adil'e nice tarihsel kahramanın sintine diplerinde kalmış hayatlarını aydınlattı derin dalışlarıyla.

    Sosyalizmin çetin yolları
    Karaca'nın araştırmaları bir kez daha gösterdi ki, ne 'yer altı dünyadan başka bir yıldızda'dır, ne de geçmiş denen zaman bölümü ölü bir bilgi yığınından ibarettir. Yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker geçmiş zaman. Geçmişi anlamadıkça, tarihi yinelemekten, kendimizi 'tekrarın tekrarı'ndan (Mehmet H. Doğan) kurtaramayacağız.
    Karaca, yeni kazı çalışmasını bu kez bir sosyalistin unutulmuş yaşamı üzerine kurmuş: Esat Adil Müstecaplıoğlu'nın hayatı, mücadelesi, eserleri, 414 sayfalık bir emeğin konusu. Esat Adil kimdir? Bu sorunun aşağıdaki yanıtı 414 sayfayı asla özetleyemez. Hemen her sayfaya bir belgenin düştüğü toplamdır Unutulmuş Bir Sosyalist: Esat Adil kitabı.
    Esat Adil, 1946'da kurulan, altı ay sonra kapatılan, berat edip bir kez daha kurulan, bu kez de 1952 yılında kapatılan Türkiye Sosyalist Partisi'nin kurucularındandır. Bu partinin kapatılana kadar başkanlığın yaptı. Ama bundan öncesi de var. Yalnızca sol için değil, 'cumhuriyetçiler', 'demokratlar', sağcılar için de önemli anlamlar içeriyor yaşamı. Esat Adil'in 1904'te başlayıp 1958'de biten kısa öyküsü, başlangıçta Cumhuriyet ideallerine adanmış bir aydının, nasıl olup da Milli Şef'in trenine binecekken sosyalizmin çetin yollarına yöneldiğinin ibretlik öyküsü.
    Kısa birkaç işaret vermeli: Balıkesir'de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğar ve ergen yaştayken işgale karşı dövüşen Kuvayı Milliye birlikleri içinde kendini bulur. İşgale karşı direnişin yayın organlarından İzmir'e Doğru gazetesinin çıkarıcılarından biridir. Yazarlığa da burada, savaşın en çetin koşullarında, yer altı direniş karargâhlarında başlayan Esat Adil, Kurtuluş'tan sonra Batı'ya 'ilim irfan' için gönderilen gençler arasındadır. Belçika'da hukuk okur, doktorasını alır almaz Balıkesir'e döner. Açtığı avukatlık bürosu, halkın dert anlatma ve çözüm arama karargâhına dönüşür bu kez. O günler için halka yönelik samimi açılımlar arayan Halkevi'nin Balıkesir şubesini kurar ve başkanlığı üstlenir (1933). Çıkardığı, Savaş gazetesiyle, devrimci bir cumhuriyet aydını olarak, gericiliğe ve sömürücülüğe karşı çetin bir uğraşı başlatmıştır. Yazılarında Türkçeyi savunma biçimi, dili, biçemi, sözcük seçimi bugün bile örnek olacak düzeydedir. Kurtuluş savaşının millici ruhuyla halkçılık idealinin bir bileşimidir düşünceleri. Bu düşünceler, ilk yıllarda iktidarca desteklenirken, sonradan nasıl vazgeçildiğine de tanık oluruz Karaca kazısıyla ortaya çıkan Esat Adil öyküsünden.
    Aydınları yalnızlaştırma politikasının yalnızca Balıkesir'de değil, tüm ülkede sistematik biçimde işlediğini görür Esat Adil. Halk Partisi'nin nasıl da sınıflı, imtiyazlı bir zümre elinde olduğunu görür. Sefalet içinde yaşayan Balya Maden işçilerinin grevi, 'milletin efendisi' köylülerin tefecilik, bezirganlık, şeyhlik cenderesinde kıvranışına tanıklığı, onu sosyalizme doğru daha da kararlı adımlar atmaya yöneltir. Mehmet Akif üzerine yazdığı kapsamlı incelemesinde bile halkın yaşamına çeker yazıyı; şairin içtenlikli bir halk savunucusu oluşunu öne çıkarır. Savaş yıllarında cezaevi müfettişliği, İmralı Cezaevi Müdürlüğü gibi görevler üstlendiğinde bile, iktidarın uzantısı değil, mahkumların yaşamını iyileştirmeye çalışan bir 19. yüzyıl roman kahramanı gibidir. 1941'de Alman ordusu Bulgaristan'a girince, İmralı mahkumları arasında en güvenilir olanları örgütleyip olası Alman işgaline karşı nasıl direneceklerinin hazırlıklarını yapar. Bir tür gerilla harbidir hazırlıkları.

    'Susturun şu köpeği'
    Savaştan sonra 'Adiloğlu' imzasıyla Tan gazetesinin yazarları arasına katılır. Artık İstanbul'da sol aydınlar arasındadır ve gönülden benimsenmiştir. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Asım Bezirci, Sabiha-Zekeriya Sertel ve daha başkalarıyla sıkı bir dayanışma içindedir. Hukuk adamı ve Batıyı iyi bilen bir aydın olarak etkilidir yazıları. Aydınlanma düşünceleridir asıl savunusu; ama artık resmi ya da fiili bir karanlığa karşı yapmaktadır bu savunuyu. Milli Şef, yazılarına karşı çok öfkelidir; hatta, "susturun şu köpeği" dediği de rivayet edilmektedir. Nitekim 4 Aralık 1945'te Tan Gazetesi'nin yakılıp yıkılması olayı sonradan da iyice açığa çıktığı gibi tam bir devlet işidir. Sıkıyönetim ortamındaki İstanbul'da kışkırtılmış bir güruh, Tan'ı yakıp yıkar da bir kişi bile polisçe gözaltına alınmaz. Milli Şef'in treni yine beyazdır.
    Bu beyaz karanlığa karşı Esat Adil, Tevfik Fikret'in şiiriyle yoluna devam eder: "Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa/ Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır." Bu dizeler, çıkardığı Gün gazetesi logosunun hemen yanı başında yer alır. "Atatürk'ün halkçı inkılapçı yolunda yürümeye devam edelim" diyecektir yazılarında. Atatürk'ün silah arkadaşlarının halk ya da inkılap gibi meseleleri kalmamıştır artık ama Batının dayatmasıyla 'demokrasi'ye geçmekten başka da çare bulamamaktadırlar. Herkes demokrasi hazırlığındadır. Baştan beri yeraltında yaşamaktan bedenleri rutubetlenmiş sosyalistler bile legale çıkmaya hazırlanmaktadırlar. Emin Karaca, solun ve Esat Adil'in bu dönemini de tümüyle belgeye, tanıklığa, karşılaştırmalı bilgiye dayandırarak açık ve anlaşılır kılıyor.
    O yıllarda Nâzım Hikmet, Dr. Kıvılcımlı ve daha birçokları içerdedir. TKP'nin önderi Dr. Şefik Hüsnü, legal bir partiye başkanlık için Fevzi Çakmak'tan Tevfik Rüştü Aras'a birçok 'dokunulmaz'ı düşünmektedir. Ama 'dokunulmazlar' bile cesaret edip görevi kabul etmeyince, yeraltına hiç inmemiş bir sosyalist olarak Esat Adil Müstecaplıoğlu adında karar kılınır. Börklüce Mustafa'nın önerisidir Esat Adil'in başkanlığı. Börklüce de parti kurucular arasındadır, yoldaşı Hüsamettin Özdoğu da. TKP yönetimi de esas olarak bu ikilidedir o yıllarda.
    Ancak, işte burada, Bizans'ın ezeli çarkı dönmeye başlıyor. Yeni legal partiyi istemeyen ve başka bir parti kurulması gerektiğini savunanlar çıkıyor çok geçmeden. Ne var ki sol içi mücadele, tam da egemenlerin istediği gibi işletiliyor. Örneğin Esat Adil'in 'Milli Emniyet ajanı' olduğu dedikoduları yayılıyor çabucak. Bunun yanı sıra, gündemi olmasa da kuramsal tartışmalar düşünce ayrılıklarını iyice derinleştiriyor. Legalite dili nasıl bir dildir, ortak bir anlaşma oluşmuyor aralarında. Hapisteki Kıvılcımlı'nın çok çok önceden yazıp ilettiği önerilerse hiç tartışılmıyor bile. Sonunda yeni bir parti daha kutuluyor: Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Başkanı Şefik Hüsnü Değmer. İki parti, 'bana katıl, yok sen bana katıl' çekişmeleri arasında kalsa da, sahte bir özgürlük şemsiyesi altında bile geniş kitleleri kucaklayacak çok önemli işler başarıyor. Sendikaların kurulmasına öncülük ediyorlar, aydınlar arasında medeni cesaretin simgesi olmaya başlıyorlar, kısacık eylem ömürlerinde.
    Ya sonra? Sonrasını kitaptan okumalı. Bu ibret vesikalarının bugün ne denli güncel olduğuna da doğrudan tanık olmuş olursunuz; Emin Karaca'ya ve onun gibi 'arkeolog', 'antropolog' ve tarihçilere bir kez daha minnet duyarak.

  • UNUTULMUŞ BİR SOSYALİST: ESAT ADİL
    Emin Karaca, Belge Yayınları, 2008, 414 sayfa, 20 YTL.
  • Sosyal Güvenliğin Tarihi

    15/1/2008 · Kategori: Arastirma

    Sosyal güvenliğin tarihi

    Başlarken...

    "Ateş gibi; fakirlik insanı güzelleştirir ve asileştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. İnsan da insanı öldürür. İnsanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkan verecek bir refah." Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı eserinden bu pasajı nakletmemin nedeni; elbette çalışma edimini fetişize etmek değil, pasajın çoğu iktisadi ve siyasi metinden daha açık bir biçimde vicdani ve ahlaki olarak sosyal güvenlik olgusunun gerekliliğine işaret ettiğine kani olmamdır. Fikrim odur ki; temel insani ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde bir refahtan ve gelir seviyesinden yoksun olanların, ruhları yoksulluk ve yoksunlukla terbiye edilenlerin; hem insanlıklarını hem de isyan potansiyellerini kaybetmeleri kuvvetle muhtemeldir. Bu yüzden sermaye uşağı AKP eliyle takdim edilen sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası yasa tasarısının kanunlaşmasının engellenmesi sol ve toplumsal muhalefet açısından büyük önem arz etmektedir. Zira, bu yasa tasarısının kanunlaşması halinde solun emekçi sınıflarla kuracağı örgütsel ve politik ilişkinin değişen niteliği, emekçi sınıfların siyasal mücadeleye katılımını daha da zorlaştıracaktır. Sosyal güvenlik reformu geleneksel refah devletine ve mutabakat rejimine has nihai kalıntıları da tasfiye edecek; böylelikle, neo-liberalizm hayatın her alanına sirayet ederek, felsefi,iktisadi ve dahi sosyolojik planda radikal değişimlere kapı aralayacaktır.

    IMF ve DB tarafından hazırlanan metinlerde sosyal güvenlik sisteminin 2 aşamada reforme edilmesi öngörülmektedir. 8 Eylül 1999'da resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4447 sayılı kanun reformun 1. aşamasını teşkil etmektedir. Bu kapsamda emeklilik yaşı kademeli olarak yükseltilmiş, işsizlik sigortası uygulamasına geçilmiştir. Daha önce 3 kez ertelenen, sabık cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen, Anayasa mahkemesi tarafından kimi maddeleri iptal edilen sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası yasa tasarısıyla AKP hükümeti reformun 2. aşamasını hayata geçirmeye çabalamaktadır.

    Öte yandan sosyal güvenlik kuruluşlarının içine düştüğü mali darboğaz, sosyal güvenlik kuruluşlarının idari ve yönetsel yapısındaki zafiyetler, sosyal güvenlik sistemindeki çok başlı yapı, toplumun geniş kesimlerinin sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında yer alması gibi nedenler de sosyal güvenlik sisteminin rehabilitasyonunu ivedi bir zaruret haline getirmekte, yani sosyal güvenlik sisteminin reforme edilmesini zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla sol ve emek örgütleri sosyal güvenlik sisteminin reforme edilmesine değil; bu reformun iktisadi ve sosyal maliyetinin sermeye sınıfı ve onun uşağı AKP hükümeti tarafından emekçi sınıfların sırtına yüklenmesine, sosyal güvenlik sisteminin piyasalaştırılmasına muhalefet etmelidir. Sol ve emek örgütlen benzer açmaza yerel yönetimler reformu esnasında da düşmüştü.

    Demem o ki;burjuvazinin reformlarına karşı muhalefet ülkenin mevcut iktisadi, siyasi ve idari yapısının emekçi sınıfların çıkarları doğrultusunda dönüştürülmesini talep eden bir zeminde geliştirilmeli. Sosyal güvenlik sisteminin reformu meselesinde sol ve emek örgütleri müzmin muhalefet tarzının ötesinde; kendi dayanışmacı, hümanist ve toplumcu mantalitesine paralel olarak geliştirdiği bir alternatif modeli de topluma sunmayı ihmal etmemelidir.

    Oysaki bugün sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası ile ilgili yürütülen tartışmalar ve yasa tasarısına karşı sol siyasi partiler ve emek örgütlerince sergilenen muhalefet tasarının emekçilerin kimi kazanımlarını budayan teknik boyutuna indirgenmektedir.

    AKP hükümeti sosyal güvenlik kurumlarının tek bir çatı altında birleştirilmesi, toplumun tümünün sosyal güvenlik sistemi kapsamına içerilmesi, sosyal güvenlik sistemindeki eşitsiz yapının kaldırılarak yurttaşların tümüne eşit olarak hizmet sunacak bir sosyal güvenlik sistemi söylemiyle bu yasa tasarısını meşrulaştırmaya uğraşmaktadır.

    Bu nedenle hem burjuva iktisatçılarının emekçilere bile zerk ettiği ideolojik argümanları hem de yasa tasarısının gerçek niyetini ifşa etmek elzemdir. Bu babta bu yazı dizisi kapsamında sosyal güvenlik konusunda asgari bir bilgilenmeyi sağlamak maksadıyla sosyal güvenlik kavramınajürkiye'de ve dünyada sosyal güvenlik kavramının tarihsel gelişimine kabaca göz atacağım. Son olarak da AKP'nin sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası yasa tasarısıyla somut olarak nasıl değişiklikler getirdiğini kamuoyunda öne çıkan maddeleri inceleyerek değineceğim.

    * * *
    Sosyal güvenlik kavramının muhtelif tanımları bulunduğu aşikardır. Fakat en geniş manasıyla sosyal güvenlik, kişinin insan onuruna yaraşır bir biçimde hayatını sürdürebilmesinin devlet ve toplum tarafından garanti altına alınması; kişinin olası gelir kayıplarına, fizyolojik ve sosyolojik risklere karşı korunması biçiminde tanımlanabilir. Ayrıca sosyal güvenlik, aile, konut, eğitim, meslek seçmede yardım; sağlık ve hijyen politikalarına ilişkin önlemleri de ihtiva eder. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 25'inci maddesinde; "her insanın yiyecek, giyecek, konut, tıbbî bakım ve gerekli toplumsal hizmetler de dahil olmak üzere, kendisinin ve ailesinin sağlığını ve refahını sağlayacak uzun bir yaşam düzeyine hakkı olduğu; işsizlik, hastalık, sakatlık ya da geçim olanaklarından iradesi dışında yoksun kaldığı diğer hallerde güvenlik hakkına sahip olduğu" ifadesi ile sosyal güvenlik temel insan haklarından biri olarak kabul edilmiştir. Ayrıca ILO'ya göre de sosyal güvenlik sağlık hizmetleri, gelir güvenliği, yaşlılık, işsizlik, hastalık, iş kazası, maluliyet, analık ve temel gelir kayıpları karşısında korunma unsurlarını kapsamalıdır. Ne var ki bütün bu yaldızlı tanımların yanında;Dünya Bankasının 1997 tarihli sosyal güvenlik stratejisi (Form Safety to Springboard) raporuna göre de dünyada toplam nüfusun yalnızca yüzde 5'lik kısmı kendi ekonomik imkanlarıyla krizler, iç savaşlar ve doğal felaketler karşısında teminat altındadır, bunun yanında dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu ekonomik, sosyolojik ve fizyolojik risk tehdidiyle yüz yüzedir.

    Sosyal güvenlik sistemleri sosyal sigorta ve sosyal yardım mekanizmalarından oluşur. Sosyal güvenlik kişileri; kapitalizmin doğasından kaynaklanan riskler karşısında koruyan sosyal haklar da tanır. Kapitalizm yalnızca mal ve hizmetleri değil, aynı zamanda insan emeğini de kapitalist tarafından kiralanan emek gücüne tahvil ederek meta-laştırır. İşte sosyal güvenlik emek gücünün meta olma niteliğini asgari gelir, sosyal koruma,bazı hizmetlerin tüm yurttaşlara sunulması vasıtasıyla bir ölçüde değiştirir.

    SOSYAL GÜVENLİK NE ZAMAN BAŞLADI?
    Sosyal güvenlik esas olarak kapitalistleşme süreciyle ortaya çıkan bir olgudur. Fakat kapitalist üretim tarzının hakim olmasından evvel de kurum-sallaşmamış, daha ziyade dinsel kurumlar, vakıflar ve loncalar tarafından sağlanan bir takım iptidai sosyal güvenlik mekanizmaları mevcuttur. Uygarlık tarihinin başından beri insanlar muhtemel tehditlere karşı geleceklerini güvence altına alma insiyakiyle hareket etmişlerdir. Tarımsal artı ürünün ortaya çıkmasıyla beraber bu artı ürünün tapmaklarda saklanmaya başlaması bir çeşit sosyal güvenlik önlemi telakki edilebilir. Bilinen en eski sosyal güvenlik kurumunun Yusuf peygamberin organize ettiği istikametinde bir rivayet söz konusudur. Daha sonraları da Eski Yunan'da,Mısır'da ve Roma'da da sosyal güvenlik kurumunu andıran mekanizmalara rastlanmaktadır. Fakat tüm bu pre-kapitalist sosyal güvenlik kurumları dinsel bir karakteri haiz, düzensiz ve kurumsallaşmamış bir yapı arz ederler.

    Çağdaş sosyal güvenlik olgusunun sosyal devletin temellerini attığı iddia edilen Bismarckla gün yüzüne çıktığı ifade edilebilir. Bismarkçı klasik dönemin ardından ise sosyal güvenlik sistemi ideal formuna aslında sosyal refah devleti ile erişmiştir. Sosyal güvenlik sisteminin Türkiye'de de-rinleştirilmesinin perde arkasındaki temel maksat ise 1. ve 2. Kalkınma Planlarında sıklıkla telaffuz edilen ithal ikameci sermaye birikim modeli çerçevesinde sermaye sınıfına fon yaratmak arzusu idi. Bugün de sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası yasası vasıtasıyla tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu üzere sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılması sonucu birikecek fonların uzun vadede finansal sermayenin spekülatif amaçlarına tabi kılınması hedeflenmektedir. Aşağıda Türkiye'de sosyal güvenlik kurumlarının tarihsel gelişimine göz atacağım.

    * * *
    Cumhuriyet döneminde nasıl gelişti

    CUMHURİYET döneminde Osmanlı dönemine nazaran sosyal güvenlik alanında bir arpa boyu da olsa belli bir mesafe kat edilmiştir. Cumhuriyet döneminde Osmanlı zamanındaki yoğun savaşların etkisiyle vuku bulan hastalık ve sakatlık gibi hallerin tedavisinde önemli başarılar elde edilmiş; yapılan sağlık seferberliği neticesinde Anadolu topraklarının pen-çeleştiği sıtma verem gibi hastalıklar büyük nispette geriletilmiştir.i94o'lara gelindiğinde sıtma yüzde n'lere,verem ise yüzde ı'lere kadar düşürülebilmiştir.

    Cumhuriyetin ilk yılarında sosyal güvenlik alanına dair doğrudan düzenlemeler yapılmamakla birlikte; 1926 Borçlar Kanunu, 1930 Umumi Hıfzısıhha Kanunu gibi kanunlar vasıtasıyla dolaylı düzenlemelere gidilmiştir. Ayrıca dar kapsamlı da olsa sosyal sigortalara benzeyen bazı emeklilik ve yardım sandıklarının kurulmasını öngören yasalar da çıkarılmıştır. 1930 tarihli Askeri ve Mülki Tekaüt Sandığı Kanunu bu kanunlara örnek gösterilebilir.

    Bununla birlikte 1933 Vilayet Hususi İdareleri Tekaüt Sandığı ve İstanbul Mahalli İdaresiyle, Ankara Belediyesi Memurları Tekaüt Sandığı, 1934 yılında DDY ve Limanlar İdaresinin Memur ve Müstahdemleri Tekaüt Sandığı gibi emeklilik ve yardımlaşma sandıkları da kurulmuştur. Ayrıca 1923 yılında Zonguldak ve Ereğli civarındaki maden işçileri Amele Birliği ve İhtiyat ve Teavün Sandığı, Samsun'daki tütün işçileri Tütün İşçileri Teavün Cemiyeti ile İstanbul'daki elektrik fabrikası işçileri de Yardım ve Teavün Sandığı ile kendi aralarında çeşitli yardımlaşma sandıklarını vücuda getirmişlerdir

    Her ne kadar emekçilerin grev yapmasini men etse, çalışanların hak ve özgürlüklerini sınırlasa dahi Cumhuri yet dönemimde bir sosyal güvenlik kurumunu kurulmasını zikreden ilk vesika 1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunudur. Sosyal sigortalarla ilgili ilk yasa ise 27 Haziran 1945 tarih ve 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunudur. 16 Temmuz 1945 tarihinde çıkarılan İşçi Sigortaları Kurumu Kanuna binaen de 1946 yılında İşçi Sigortaları Kurumu kurulmuştur. Bu kurum ilk etapta iş kazaları ve meslek hastalığı hallerinde sigorta hizmeti sunmuş, ardından da 2 Haziran 1949 tarih ve 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanunu gereği 1950'de ihtiyarlık sigortası, 1950 tarih ve 5502 sayılı kanun ile 1951 de analık sigortası, yine 1957 tarihinde 6900 sayılı kanun ile maluliyet, ihtiyarlık, ölüm sigortası sosyal sigorta kapsamına dahil edilmiştir. Ayrıca Türkiye birçok uluslararası sözleşmeye de taraf olmuştur. 10 Aralık 1948 tarihli insan hakları evrensel bildirisi 6 Nisan 1949'da bakanlar kurulunca kabul edilmiş, 7 haziran 1948 tarihli Dünya Sağlık Örgütü (WHO) anayasası 9 haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı yasa ile bakanlar kurulunca tasdik edilerek Türkiye Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmuştur.

    1965 yılında çıkarılan 506 sayılı SSK Kanunu ile İşçi Sigortaları Kurumu SSK'ya dönüştürülmüştür. 1949 yılında 5434 sayılı kanunla TC Emekli Sandığı kurularak kamu çalışanları; 1971 tarih ve 1479 sayılı kanun ile Bağkur kurularak da serbest meslek sahipleri sosyal sigorta kapsamına alınmıştır. 1983'de yürürlüğe giren 2925 sayılı "tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar sosyal sigortalar kanunu " ve 2926 sayılı "tarım işçileri ve sosyal sigortalar kanunu "ile de tarımsal alanlarda çalışanlar da sigorta sistemine duhul etmiştir. Ayrıca 506 sayılı kanunun geçici 20. maddesine göre bazı bankalar, sigorta şirketleri de sosyal güvenlik sandıkları kurmuştur.

    10 Temmuz 1976 tarih ve 2022 sayılı kanun ile 65 yaşını doldurmuş muhtaç, kimsesiz ve güçsüz Türk vatandaşlarına da karşılıksız aylık bağlanmış, 1983 yılında Başbakanlığa bağlı olarak Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, 1986 yılında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu kurulmuş, 1992 yılında da yeşil kart sistemi hayata geçirilmiştir. Tüm bu kurumlara bir de bireysel emeklilik kurumları ilave edildiğinde Türkiye sosyal güvenlik sisteminin çok başlı ve karmaşık yapısı iyiden iyiye açık olacaktır. İşte bugün sosyal güvenlik ve genel sağlık sigortası yasa tasarısı ile bu çok başlı yapının lağvedilerek yurttaşların tümüne yay-gınlaştırılan, eşit, adil ve zorunlu bir sosyal güvenlik sisteminin oluşturulmak istendiği öne sürülmektedir. Ne var ki bu yaldızlı söylem kazındığında; idari bir reform maskesi altında sosyal güvenlik sisteminin piyasalaştırılması, reformun maliyetinin toplumun emekçi kesimlerine yüklenmesi olgusuyla karşı karşıya kalmaktayız.

    * * *
    Cumhuriyet öncesi sosyal güvenlik
    Cumhuriyet Türkiyesi'nin Osmanlı'dan kurumsallaşmış bir sosyal güvenlik sistemi devraldığı iddia edilemeyecek olmakla birlikte;sosyal güvenlik olgusunun en azından anlayış olarak nüvelerine Osmanlı döneminde de rastlamak mümkündür. Osmanlı aile yapısının dayanışmacı karakteri,mesleki kuruluşların yani lonca ve ahilik teşkilatlarının kendi mensuplarına sunduğu hizmetler ve vakıflar yoluyla sağlanan yardımlar embriyon halinde de olsa sosyal güvenlik mekanizmaları olarak sayılabilir. Ayrıca İslam dininde yer alan fitre, sadaka, zekat vb gibi dini ibadetler de bir tür sosyal yardım işlevi görmekteydiler.

    Osmanlı döneminde diğer kurumlarla karşılaştırıldığında vakıflar köşe taşları daha belirgin, kurumsallaşmış sosyal güvenlik mekanizmaları olarak öne çıkmaktadır. Kızılay, Darüleytam ve kadın erkek ayrımı yapmaksızın bakıma muhtaç kişilere yataklı bakım hizmeti sunan ve Abdülhamit tarafından 1895 yılında kurulan Darül Aceze vakıflara örnek gösterilebilir. 1 Nisan 1866'da kurulan Amelperver Cemiyeti adlı işçi örgütü ile yine 1866'da kurulan Askeri Tekaüt Sandığı yalnızca mensuplarına sunduğu hizmetler bakımından ilk sosyal güvenlik kurumları olarak addedilebilir.

    Devamla 1881'de Sivil Memurlar Emekli Sandığı, 1890'da Seyrisefain Tekaüt Sandığı, 1909'da Askeri ve Mülki Tekaüt Sandığı ile 1910'da Hicaz Demiryolu Memur ve Müstahdemlerine Hastalık,Kaza Halleri Yardım Sandığı, 1917'de şirketi Hayriye Tekaüt Sandığı kurularak kendi mensuplarına sosyal güvenlik hizmeti sunmuşlardır. Ayrıca Osmanlı döneminde Dilaver Paşa 1865, askeri fabrikalar 1909, Hicaz demiryolu memur ve müstahdemlerine yardım nizamnameleri ile sosyal güvenlik alanına ilişkin kimi hukuki düzenlemeler de yapılmıştır.

    ERTUĞRUL AKGÜN HAZIRLADI

    «« Geri Dön


    Bu dizinin diğer bölümleri:

    »» AKP sermaye için dikensiz gül bahçesi ya...

    »» Sosyal Güvenlik: Sosyal yardım ve hizmet...

    »» Sisteme bir bakış

    Edebiyatımızda Dergiler

    13/1/2008 · Kategori: Arastirma

    19′uncu Yüzyıl’dan 1980′lere kadar Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergileri, yayınlanma ve kapanış tarihleriyle yayıncılarının adları:

    19′UNCU YÜZYIL:

    SERVET-İ FÜNUN 27 Mart 1891-25 Mayıs 1944 2461 sayı

    MÜTAREKE YILLARI:

    EDEBİYAT-I UMUMİYE MECMUASI 1916 4 Kasım-1919 8 Mart 110 sayı, Celal Nuri İleri
    NEDİM 1918
    ŞAİR 1919
    BÜYÜK MECMUA 1919
    DERGAH 16 Nisan 1921′den başlayarak 15 günde bir 42 sayı

    CUMHURİYET SONRASI

    GÜNEŞ 1927 15 günlük 17 sayı Orhan Seyfi Orhon
    MEŞALE 1928 8 sayı Kenan Hulusi Koray

    1930-1940

    AĞAÇ 1936 17 sayı Necip Fazıl Kısakürek
    ANAYURT 1933 8 sayı Faruk Nafiz Çamlıbel
    ARAMAK 1939 Nisan-1940 Eylül 16 sayı Cahit Tanyol
    ATSIZ MECMUA 1931 15 Mayıs-1932 25 Eylül 17 sayı Hüseyin Nihal Atsız
    AYDABİR 1935-1937 Orhan Seyfi Orhon
    ÇIĞIR 1933-1948 193 sayı H. Oğuz Bekata
    KÜLTÜR HAFTASI 1936 15 Ocak-30 Haziran Peyami Safa
    ORHUN 1933 Kasım-1934 Temmuz 9 sayı Hüseyin Nihal Atsız
    EDEBİYAT GAZETESİ 1932 haftalık 9 sayı Orhan Seyfi Orhon
    FİKİR HAREKETLERİ 1933-1940 364 sayı Hüseyin Cahit Yalçın
    GÖRÜŞ 1930-1932 4 sayı Ahmet Kutsi Tecer
    KALEM 1938-1939 13 sayı Mustafa Nihat Özön
    VARLIK 1933′ten itibaren Yaşar Nabi Nayır
    ÜLKÜ 1933-1949 Ankara Halkevi Dergisi
    YÜCEL 1935 Ağustos-1956 163 sayı Orhan Burlan
    YENİ ADAM 1934 1 Ocak-1978 Mayıs İsmail Hakkı Baltacıoğlu
    GÜNDÜZ 1936-1938 24 sayı Ali Kamil Akyüz

    1940-1950

    ADIMLAR Behice Boran
    ANT 1945 15 Mart-1945 Ağustos 10 sayı Hakkı Bilgeç
    AİLE 1947 Nisan-1952 Kasım 22 sayı Vedat Nedim Tör
    BÜYÜK DOĞU 1943 17 Eylül sonrası sürekli ve aralıklı olarak Necip Fazıl Kısakürek
    ÇINARALTI 1941-1944 146 sayı Orhan Seyfi Orhon
    DEĞİRMEN 1941 Ekim-1944 Nisan 12 sayı Cavit Orhan Tütengil
    EDEBİYAT DÜNYASI 1948 15 Ocak-15 Şubat 1950 26 sayı Sabahattin Hüsnü
    FİKİRLER 1947 Temmuz-1950 Haziran 36 sayı Vedide Baha Pars
    KOVAN 1943-1946 34 sayı İzmir Besim Akımsar
    MEYDAN 1948 15 Mayıs 1 sayı Mehmed Kemal
    SANAT VE EDEBİYAT GAZETESİ 1947 50 sayı Ankara Selahattin Batu
    ŞADIRVAN 1949 Nisan-Kasım 35 sayı Behçet kemal Çağlar
    YAPRAK 1949 1 Ocak-1950 15 Haziran 28 sayı Orhan Veli Kanık
    YENİ EDEBİYAT 1940 Ekim-1941 Kasım 26 sayı Suat Derviş
    YENİLİKLER 1946 Şubat-Ağustos 6 sayı Salâh Birsel
    İNSAN 1938 15 Nisan-1943 Ağustos 25 sayı Hilmi Ziya Ülken
    YİRMİNCİ ASIR 1847 Aralık-1953 Mart 15 sayı İskender F. Akdora
    YURT VE DÜNYA 1941 Ocak-1944 Mart 42 sayı Pertev Naili Boratav
    YÜRÜYÜŞ 1942 Eylül-1943 Temmuz Ömer Faruk Toprak
    YEDİTEPE 1950 1 Nisan’dan sonra Hüsamettin Bozok
    İSTANBUL 1943-1949 75 sayı Neşet Halil Atay

    1950-1960 A 1956 15 Ocak-1960 Haziran 29 sayı Kemal Özer
    AÇIK OTURUM 1955 Mayıs 1 sayı Muzaffer Erdost
    BERABER 1952-1953 9 sayı Metin Özek
    BEŞ SANAT 1950 Nisan-1953 Mart 28 sayı Kemal Çilingiroğlu
    ÇAĞRI 1957 Ekim’den itibaren Konya Feyzi Halıcı
    DOĞU VE BATI 1953-1955 Celal Sılay
    DOST 1957 Ekim’den sonra Ankara Salim Şengil
    KAYNAK 1948-1956 113 sayı Avni Dökmeci
    KERVAN 1951 Cengiz Tuncer
    MAYA 1960 Ocak-Mayıs 5 sayı Saadet Timur
    NOKTA 1951 15 Kasım-15 Ocak 8 sayı Edip Cansever
    ORHUN 1952 66 sayı Hüseyin Nihal Atsız
    SEÇİLMİŞ HİKAYELER 1947-1957 66 sayı Salim Şengil (Dost dergisinin elk biçimi)
    MAVİ 1952-1956 33 sayı, Teoman Civelek, 25′inci sayıdan sonra Özdemir Nutku
    ŞAİRLER YAPRAĞI 1954-1957 34 sayı Nedret Gürcan
    ŞİİR SANATI 1955 Ankara 2 sayı Sezai Karakoç
    ŞİMDİLİK 1955 Ocak-Haziran 6 sayı Tevfik Akdağ
    TÜRK DÜŞÜNCESİ 1953 Aralık-1960 Nisan 63 sayı Peyami Safa
    YELKEN 1957-1969 Rüknettin Resuloğlu
    YENİLİK 1952-1957 62 sayı Nim Tirali
    YERYÜZÜ 1951 Abidin Özkan
    UFUKLAR 1952 Şubat’tan sonra 17 sayı Vedat günyol (YENİ UFUKLAR adıyla)
    TÜRK DİLİ 1951 Ekim’den bugüne kadar Türk Dil Kurumu Organı Ankara
    İSTANBUL 1953-1957 37 sayı Turgut Atasoy
    MAY 1967-1970 31 sayı Mehmet Ali Yalçın

    1960-1970

    ALAN 4 sayı Refik Durbaş
    ATAÇ 1962 15 Mayıs-1964 Ekim 30 sayı Şükran Kurdakul
    ÇAĞDAŞ 1961 Ekim-1965 Nisan Şahinkaya Dil
    DEĞİŞİM 1961 Kasım-1962 Ekim 12 sayı Özdemir Nutku
    DEVİNİM 1965 Şubat-1966 Ocak 12 sayı Haluk Aker
    DİRİLİŞ 1966 Mart-1967 Mart 12 sayı Sezai Karakoç
    DÖNEM 1963 Ekim-1965 Nisan 19 sayı Hüseyin Contürk
    EVRİM 1962 Aralık-1965 Ekim 22 sayı Refik Durbaş
    EYLEM 1964 Mart-1966 Mayıs 34 sayı Şükran Kurdakul
    HİSAR 1964 Ocak’tan beri Munis Faik Ozansoy
    ILGAZ 1961 Eylül’den sonra İsmail Karaahmetoğlu
    KİTAP BELLETEN 1960-1965 43 sayı Arslan Kaynardağ
    OTAĞ 1963 Ocak-1964 Mart 15 sayı Mübeccel İzmirli
    PAPİRÜS 1960-1961 4 sayı-1966 Haziran-1970 Haziran 46 sayı Cemal Süreya
    SOYUT 1965 Mayıs’tan sonra Halil İbrahim Bahar
    SU 1961 Şubat’tan sonra Sivas Hazım Zeyrek
    ŞİİR SANATI 1965-1967 20 sayı Kemal Özer
    TARLA 1965′ten sonra Tahir Kutsi Makal
    TÜRKÇE 1960 Ocak-1964 Temmuz 43 sayı Fazıl Hüsnü Dağlarca
    YENİ DERGİ 1964 Ekim-1975 Mayıs Mehmet Fuat
    YENİ GERÇEK 1967 Ekim Aydın Hatipoğlu
    YENİ İNSAN 1963 Ocak’tan sonra Celal Sılay
    YORDAM 1966 Ocak 3 aylık Hüseyin Contürk
    TÜRK KÜLTÜRÜ 1969 Şubat’tan sonra Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayını
    CEP DERGİSİ 1966 Kasım-1969 Yaşar Nabi Nayır

    1970-1980

    HALKIN DOSTLARI 1970 Mart-1971 Temmuz İsmet Özel
    MİLLİYET SANAT DERGİSİ 1972 29 Eylül’den beri Oğuz Akkan-Akal Atilla
    YENİ A 1972 Nisan-1974 Haziran Ferit Öngören, aylık
    YANSIMA 1972 Ocak-1975 Eylül 45 sayı Tekin Sönmez
    TÜRKİYE DEFTERİ 1971 Nisan-1975 Haziran 20 sayı, Hulki Aktunç-Taylan Altuğ-Naci Çelik Berksoy
    TÜRK EDEBİYATI 1972 Ocak- Türk Edebiyatı Cemiyeti adına Ahmet Kabaklı
    KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI 1971′den bu yana 227 sayı
    HÜRRİYET GÖSTERİ 1982 Mart’tan sonra 235 sayı Doğan Hızlan

    AKP’nin Kültürü 3- 4- 5 / Erkan ARAZ

    16/7/2007 · Kategori: Arastirma

    EVRENSEL; 13/07/2007

    ____________________


    AKP’nin kültürü 3
    Erkan Araz

    Kültürün yerine ticareti koyuyorlar

    Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Eyüp Muhcu AKP’nin kültür merkezlerini de tehdit eden kentsel dönüşüm politikalarını değerlendirdi. Gelişmeleri küresel kapitalizmle ilişkilendiren Muhcu, AB kültür başkenti uygulaması için de “O kentin tarihiyle, değerleriyle, toplumsal belleği ile bağdaşmayan kimi rant projeleri yapılıyor” yorumunu yaptı.

    AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılarak, ‘Kongre ve Kültür Vadisi’ adıyla yeni yerlerin yapılmak istenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Öncelikle bu projeler masum değiller. Kentsel dönüşüm, küresel kapitalizmin dünyayı, neoliberizmin öngörüleri doğrultusunda değiştirme projesidir. Küresel merkezler ve bu küresel merkezlere bağlı alt merkezler ve buna göre bütün küresel kentlerin ve ülkelerin yeniden yapılandırılması söz konusudur. Böyle baktığımızda kimi ülkelere ve küresel kentlere yeni roller belirlendiğini görüyoruz. Bu anlamda Türkiye’ye BOP kapsamında yeni roller verilirken, İstanbul gibi küresel bir kente hizmet kenti fonksiyonu ve bölgesel kent rolü verilmek istenmektedir. Bu genellikte konuları anlar ve ele alırsak o zaman yapılmak istenenin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
    İşte bölgesel rol ve hizmet fonksiyonu verilen İstanbul’un planlanması İstanbul Metropoliten Plan Bürosu aracılığıyla bugün gerçekleştiriliyor. O zaman şunu açıkça söylemek gerekiyor. Neoliberal, yağmacı, emperyal projelere bağlı olarak Türkiye ve İstanbul yeniden planlanmaktadır. Bugün İstanbul Metropoliten Plan Bürosu’nun yaptığı 1/100 bin İstanbul İli Çevre Düzeni Planı ise bunun hayata geçirilmesinin bir belgesidir. Bu belge hazırlanırken Türkiye’nin, İstanbul’un özgün koşulları, kent stoku, kentleşme potansiyelleri, tarihsel ve kentsel değerleri, toplumsal ihtiyaçlar ve kentin çağdaş bilimsel ve insan odaklı bir şekilde geliştirilmesi hedeflenmemekte, bunun yerine küresel kapitalizmin ön gördüğü sömürü, yağma ve küresel kapitalizme eklemlenme anlayışı doğrultusunda planlanması gündeme gelmektedir. Bu nedenle de İstanbul Metropoliten Plan Bürosu’nda çalışan kimi akademisyenlerin, uzmanların hazırladığı, eksik ve tartışmalı olmasına rağmen değer verdiğimiz bilimsel analizler, raporlar bir tarafa itilmiştir. Plan kararları uluslararası öngörüler, uluslararası güç merkezlerinin dayatmaları doğrultusunda alınmıştır. İstanbul planında yer alan pek çok proje böylece gündeme gelmiştir. Haydarpaşa Garı ve Liman Alanı, Galata Limanı, Zeytinburnu Limanı ve kıyı alanı, Küçükçekmece arkeolojik sit alanı ve kıyı alanı, Kartal Bölgesi ve kıyı alanı ile ilgili pek çok proje bu dayatmalarla gündeme geldi. İstanbul Metropoliten Plan Bürosu tarafından ise bu dayatmalar plana işlendi. Bunu başka örneklerle de çok açıkça ortaya koymamız, gözlemlememiz mümkündür. Yani bu genellik içerisinde olaylara baktığımızda aslında İstanbul’un neresinde bir yağma projesi varsa, neresinde bir rant projesi varsa bu projelerin küresel kapitalizmin öngörülerini yaşama geçirmek için, dayatmalarıyla ilişkili olduğunu çok açık bir şekilde görebiliriz. AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnesinin yıkılması, kongre vadisindeki inşaatların yapılması, Tarlabaşı, Balat, Sulukule ve Galata Kulesi çevresindeki kentsel yenileme alanları ile ilişkili uygulamalar ve son günlerde tartışılan İMÇ bloklarının yıkılarak yerlerine pahalı, lüks kimi yapılaşmaların yapılması ve pazarlanması gibi pek çok projeyi aynı genel çerçeve içerisinde değerlendirmemiz mümkün. Bu projelerle ilgili yerli taşeronların, özellikle de bugünkü AKP siyasetinin taşeronlarının rol alması işin esasını değiştirmiyor. Sadece ve sadece o küresel kapitalizme ‘eklemlenme’ niteliği taşıyor. Yani bu projelerin gerçekleşmesi için kimi siyasi taşeronlar kullanılıyor.

    Bu eklemlenmenin ilk adımları nasıl atılıyor, argümanları neler?
    AB, farklı tarihsel kentleri, AB kültür başkenti olarak ilan ediyor. Bu kapsamda o kente dair kimi projeleri gerçekleştiriyor, etkinlikler yapıyor. Kimi olanaklarını da bu kent için kullanıyor. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin kimi tarihsel kent merkezlerini AB kültür başkenti ilan etti ve o kentlerle ilgili kimi uygulamalar gerçekleşti. Batı’da bu şekilde olan kentler var. Buradaki temel bir yaklaşım kentin, kimi kültür etkinlikleri gerçekleştirilirken kültür başkenti olduğu bir yıl içerisinde o kentte kültürel aktiviteler yoğunluk kazanırken, kentte kimi yatırımların yapıldığını gözlemliyoruz.
    Bu yatırımlar turizm ve kongre merkezi ve iş merkezi niteliğinde kimi yapılaşmalardan oluşuyor. O kentin tarihiyle, değerleriyle, toplumsal belleği ile bağdaşmayan kimi projeler yapılıyor.
    Yapılması düşünülen Kongre Vadisi inşaatları ile birlikte, AKM’nin yıkılarak yerine yeni bir kongre merkezi yapılması söz konusu. Adının Atatürk olması bu sonucu değiştirmiyor. AKM ilk ve tek opera binası olması açısından önemli. Aynı zamanda mimari olarak bir döneme işaret ediyor. Cumhuriyetin simgesi olarak tarih içerisinde yerini almış bir yapı. Bunun yerine bir kongre merkezi koyuyorsunuz. Kültürü dışlıyorsunuz, kültürün yerine ticareti koyuyorsunuz. Yani kültürün yerine bir metanın konması süreci söz konusu.
    Bir kültürü yok ediyorlar, çünkü oradaki kentlerin taşıdığı kültürel değerleri ortadan kaldırmak istiyorlar. Kendine göre şekillendiriyorlar. Oradaki, geçmişteki o toplumun yarattığı kültür yapılarını, mekanlarını ortadan kaldırarak, ezerek bu geçmişin önüne bir çizgi çekmek istiyorlar. Kapitalizm, her alanı kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiriyor. Şehircilik anlayışı ranta dayanıyor. İnsan yok, toplum yok, kültür yok bu projelerde.

    AKP’nin şehircilik anlayışında ve rant alanlarının yaratılmasındaki rolü nasıl?
    AKP, bugün küresel kapitalizmin Türkiye’deki olgusu haline gelmiştir. Bu rolü anlamıştır. Belki başta anlamamış olabilir ama geçen 5 yıl içerisinde bu rolü anlamış, benimsemiş hatta iktidarını bu sürece borçlu olduğunun farkındadır. Bunun politikalarını yaşama geçirmek için çaba göstermektedir. Özellikle son dönemlerdeki kendi parti vitrinini değiştirme, bir liberal görüntü verme gibi yaklaşımlar ya da başka bir değerlendirmeyle kimliksiz görünüm kazanması aslında bu yolda ne kadar mesafe aldığını somut bir şekilde ortaya koyar. Yani tam tersine AKP’nin daha demokrat, daha cumhuriyetçi olduğu ya da cumhuriyetin tarihsel süreci içerisindeki kimi kazanımlarına artık dokunmayacağı ya da toplumun farklı kesimleriyle uzlaşma, barış içerisinde olacağı anlamına gelmez bu. Tam tersine tüm bu değerler sistemiyle savaşı daha büyük boyutta sürdüren kürsel sermayede yeni roller üstlendiğini bize ifade eder.
    O nedenle ekonomi, kentleşme, siyaset tartışmalarının bu somut olgular ve tarihsel süreç içerisine oturtulması halinde doğru yorumların yapılması mümkün olabilir. Kentleri de içine alan bu kuşatmayı reddetmeyen anlayışların, süreç içerisinde ancak bu kuşatma içerisinde rol almaları söz konusu olabilir. Oysa bu kuşatmayı reddetmek gerekir. Eğer küresel kapitalizmin bir yağma sürecinden, bir sömürü sürecinden söz ediyorsak bunun kentler üzerindeki kuşatmasının kaldırılmasını bir hedef olarak parti programlarına koymak gerekir. Bu konmuyorsa ve bu kuşatmanın kaldırılması için çaba sarf edilmiyorsa o zaman ancak ve ancak bu sürecin bir parçası olma durumuna gelinebilir.

    Bu sürecin parçası olmamak için nelerin yapılması gerekiyor?
    Burada AKP şunu yapıyor, bunu yapıyor demek yeterli değil. Esas olarak taşıdığı rolleri algılamayan bir AKP eleştirisi çok gerçekçi değildir. Muhalefetin bilerek ve doğru bir şekilde yapılması gerekir. Onun taşıdığı rollerin bir tanesi, tabii ki çağdaşlaşma karşıtlığıdır, Osmanlı’ya öykünmektir, tarihsel süreç içerisinde kazanılan nispi demokratik hakların, özgürlüklerin ya da bunların kurumsallaşmalarının ortadan kaldırılmasına dair çağdaşlaşma karşıtı politikaları savunduğu açık bir gerçektir. Bunu bile bile uluslararası güçler kimi rolleri vermektedir zaten. İşte BOP projesi çerçevesinde bir ‘ılımlı İslam’ modeli dayatılmaktadır. Ama bununla birlikte küresel sermaye içerisinde roller verilmektedir. Bunları doğru ve önyargısız algılamak, analiz etmek, buna göre parti politikalarını oluşturmak ve AKP değerlendirmesi yapmak gerekir. Aksi takdirde soyut bir şekilde AKP tartışması, muhalefeti, Türkiye’deki sol, demokratik kesimleri doğru bir yere getirmez. Evrensel değerlerin, insan haklarının, özgürlüğün, emeğin, eşitliğin küreselleşmesi yönünde, bu vahşi küreselleşmenin evrilmesi gerekir. Yani öngörülmesi gereken bu küreselleşmedir. Ciddi bir toplumsal muhalefet bu kuşatma, yağmalama, sömürme projeleri konusunda küresel güç merkezlerini yeniden düşünmeye, yeniden projelerini değiştirmeye, bazı toplumsal sosyal girdileri projelerine almaya zorunlu kılabilir. (İstanbul/EVRENSEL)

     

    Bakan Recep Akdağ, Erzurum’da ayağa kalkıp elini sıkmayan genci tutuklattı.

     

    EVRENSEL; 14/07/2007

    ____________________  
    AKP’nin kültürü 4
    Erkan Araz
    ‘AKP ve Kültür Bakanı Türkiye’nin gerisindedir’
    Tiyatro oyuncusu Savaş Aykılıç, Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası (Kültür-Sanat Sen) İstanbul Bölge Şubesi Başkanlığı’nı yürütüyor. “AKM değil, AKP yıkılıyor” diyen Aykılıç, sanatçılara da, Yunan mitolojisinde aymazlığın simgesi olan Epimeteus değil, öngörü sahibi aydının simgesi Prometeus olmak düştüğünü belirtiyor. Aykılıç, AKP’nin kültür sanat politikasına ilişkin sorularımızı yanıtladı:

    AKP Hükümeti’nin kültür sanat politikalarını, yaşadıklarınız üzerinizden değerlendirir misiniz?
    AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılması tartışmaları bize AKP Hükümeti’nin gerçek yüzünü tüm açıklığıyla göstermiştir. AKP her alana olduğu gibi kültür ve sanata da ticaret mantığı ile yaklaşıyor. Kültür ve sanat toplumların gelişmesi ve ilerlemesi için gerekli olan birincil önceliktir. Buradan kâr etmeyi amaçlamak gelişme ve ilerlemenin, aydınlanmanın göz ardı edilmesi demektir.
    Bu mantığın bir sonucu olarak karşımıza getirdikleri kongre ve kültür merkezi hiç de masum bir proje değil. Amaç ne sanat ne kültür ne de tiyatrodur! Onlara göre amaç, yeni dünya düzeninde İstanbul’a biçilen Kongre turizmi rolü bağlamında AKP sponsorlarına yeni rant merkezleri yaratmaktır. İyi niyetli olsalar, yeni projelerini sanat dünyasına, tiyatro camiasına, basına ve halka demokrasinin gereği açık, şeffaf ve katılıma açık bir biçimde sunarlardı. Oysa onlar oldu bittici, dayatmacı, sinsi bir tutum takındılar. Sonunda da görüyorsunuz, AKM değil, AKP yıkılıyor. Bu politikaların uzun süreli hayat bulması olanaksız zaten. Diğer hükümetlerin sandıkta çöplüğe gömülmelerinin nedeni de buydu. AKP de aynı yolda ilerliyor ve sonu er ya da geç orası olacaktır.
    AKP, “Şahin görünümlü serçe” deyimindeki gibi; çağdaş görünümlü ortaçağ zihniyetli, gerici, baskıcı, ümmetçi bir partidir. Onun bu niteliksizlikleri, sömürgeci ABD ve AB’nin bir ülkeyi, bölmek-parçalamak-yönetmek ve yok etmek için arayıp da bulamadığı bir şeydir. AKP, haksız bir şekilde yüzde 30 oyla TBMM’de beş yıl süreyle ülkemizi bir tiran, bir diktatör gibi yönetmiştir. Cumhuriyet mitingleri sırasında ortaya çıkan gerçekler ışığında, AKP’nin en büyük destekçilerinin Doğan Holding ve medyası başta olmak üzere uluslararası sermaye ile ortak yerli sermaye ve Fethullah Hoca olduğu açığa çıkmıştır. Bu dönemde nedense cami çıkışlarındaki türban eylemleri bıçakla kesilmiş gibi aniden durdu. Cumhuriyet mitinglerinden sonra iktidarı desteklediklerini açıklayan ABD, AB, Fransa, Yunanistan ve Kuzey Irak yetkililerine bakarsanız bu iktidarın kimlerle işbirliği içinde olduğunu daha iyi anlarsınız. Siyasette ve ekonomide global ve liberal, ulus devlete karşı, IMF güdümündeki bu iktidarın kültür ve sanat politikalarında bağımsız kararlar almasını beklemek zaten imkansızdır. Bu yüzden olsa gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başına ne turizmci ne kültür adamı ve sanatçı olan; sadece emirleri yerine getirmekle yükümlü bir bürokrat (eski bir kaymakam ve vali) getirerek kültür ve sanata verdikleri önemi daha en baştan göstermişlerdi. Kültür Bakanlığı, bir kültür politikaları olmadığını söylemelerine karşın bastırdıkları kitaplara ve yayınevlerine bakınca aslında doların ve İslami yeşilin politikalarını benimsedikleri hemen görülebilir. AKP ve Kültür Bakanı Türkiye’nin gerisindedir. Yetersiz, yeteneksiz, beceriksiz, donanımsız, hazırlıksız ve cahildirler. Kültür ve sanatın nasıl dolaylı bir eğitim olduğu ve özelleştirilemeyeceğini bilmiyorlar, anlayamıyorlar.

    Sanatçılar olarak bu ‘dayatmacı’ tutuma karşı neler yaptınız?
    Tüm bu gelişmelerin karşısında çok bir şey yaptığımızı söyleyemeyiz. Bu süreçte sanatçı olarak bir arada ve dik durabilmenin sorumluluğu hepimizin omuzlarında. Ancak ne yazık ki sanatçılarımız, aydın olabilmenin sorumluluğunu taşımaktan uzak yaşıyorlar. Sanatçılarımız, toplumun önünde yürümesi, akıllardaki dağınıklığı ve karanlığı ortadan kaldırması gerekirken ne yazık ki birer Epimeteus olarak yaşıyorlar. Oysa bizlere düşen görev Prometeus olmaktır. Bunun koşulları da hayatımızda mevcuttur. İyon ve Anadolu mitolojisinde Promete; öngören, önceden gören, aydın anlamına gelir. Promete’nin kardeşi Epimeteus ise sonradan gören, geç idrak eden (idiot-embesil-ahmak) anlamındadır. Kısacası; Prometeus mu, Epimeteus mu olmak? İşte sorunun temeli bu. AKM yıkılmasın diye AKM önünde bir miting yapıyoruz, içimizdeki aymaz Epimeteuslar bağırıyor: “Bekleyelim, frene basın, belki daha iyi bir AKM yaparlar, erteleyelim!” Sanatçılarımız bu bakış açısı ve öngörüsüzlükten kurtulmalı.

    Peki, aydınlarımız bu öngörüsüzlükten nasıl kurtulacak? Önerileriniz nelerdir?
    Karagöz’ü çözün, tiyatromuzun estetik sorunlarını da çözersiniz. Bugün öyle bir önyargı oluşturuldu ki, Karagöz dediğiniz zaman yandınız. Gerici sayılabilirsiniz. Halbuki Karagöz’ün eleştirisinden bütün yöneticiler, padişahlar bile payını alır. Karagöz ve Hacivat bu uğurda ölümü bile göze almıştır. Bu mu gericilik? Bugünün aydınları olarak bizlerin örnek alması gereken tutum budur. En başta aydın ve sanatçılarımız gelenek ile gelenekseli birbirine karıştırıyorlar. Gelenek; muhafazakar, tutucu demek. Geleneksel ise örneğin, geleneksel Türk tiyatrosu, Türk tiyatrosunun kaynaklarından bugüne Batı tiyatrosu ile karşılaşması ve ondan etkilenmesini de içeren bir evrimi kapsar. Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli temsilcilerinden biri olan Karagöz ise Hititlerin İvriz kaya kabartmalarından aldıkları kostümleri, kökenleri binlerce yıl önceki köy seyirlik oyunlara ve mitoloji ve masallara uzanan konularıyla, bu topraklarda yaşayan insanların özeti olan çeşitli figürleriyle keşfedilmek için bekliyor. Keloğlan’dan ve Karagöz’den evrimleşen Türk sinemasında Sadri Alışık, Kemal Sunal, Zeki-Metin, Ferhan Şensoy, Ali Uyanık vb... hep Karagöz değiller mi?
    Matrix filminden örnekleyerek giderek söylemek gerekirse, sistem hepimizi esir, kul, uşak etti! Hepimiz sisteme çalışıyoruz! Ay sonunu zor getiriyoruz, getiremezsek IMF gibi bankalar zaten istemeden kredi kartını adrese gönderiyor. Hepimiz emekçiyiz, hepimiz işçiyiz ama sordukları zaman farklı cevaplar veriyoruz. Birileri bizi bölmüş, parçalamış, uyutmuş ve babalar gibi, patronlar gibi yönetiyor. İşçi sınıfı deyince aklımıza sadece işçi kasketli ve işçi tulumlu kişiler geliyor. Oysa bizler de birer işçiyiz ve bir tek bu sınıfa aidiz. Bu karakterin olgunlaşması ve yönetimi elinde bulundurması gerekiyor. Ancak kafalarımız holding medyasının İbrahim Tatlısesleri ve Hülya Avşarları ile öyle karışık ve dumanlı ki Marx kim diye sorsalar, Almanya eski para birimi diyeceğiz! Aydın ve sanatçı olarak bizler, Epimeteus olmaktan kurtulmalı ve ait olduğumuz sınıf için Karagöz gibi yaşamalıyız. (İstanbul/EVRENSEL)


    Devlet Tiyatroları yasası acilen çıkmalı

    Seçimlere dair düşünceleriniz ve seçilecek hükümetten beklentileriniz nelerdir?
    AKP Hükümeti iktidar olduktan sonra ilk iş olarak, diğer hükümetler gibi kadrolaşma yoluna gitti ve Lemi Bilgin’i değiştirmesi kendi tasarruflarıydı. Bana göre bir dramaturg olarak Mine Acar’ın Devlet Tiyatroları’nın başına getirilmesi de normaldi. Anormal olan, Mine Hanım’ın ve bakanlığın ne yapacaklarını bilememesi ve yetersizlikleridir. Kırk yıldır beklenen Devlet Tiyatroları yasa ve tüzüğünün çıkarılmaması ne yapacaklarını bilmediklerini gösteren en iyi örnek. Devlet Tiyatroları yasasının acilen çıkartılması gerekiyor. Ayrıca seçim dönemine girildi ve vitrinlerde bir sürü milletvekili dolaşıyor. En çok da kadın vekiller malzeme olarak kullanılıyor. Çiller de Condoleezza Rice da bir kadın. Meriç Sümer ve Mine Acar da opera ve tiyatro kurumlarının başında. Başı açık bayanları göreve getirmekle ne çağdaş ne de demokrat olunabilir. CHP’nin bayan milletvekili adayı oyuncu Şehnaz Çakıralp gibi kişiler işin vitrin kısmıdır. Bunlardan beklenen vitrindeki manken olmaları, vitrin sahipleri ne giydirirlerse onları giyerler.

     

    15/07/2007
    AKP’nin kültürü 5
    Erkan Araz
    İktidar, sanatla savaşıyor
    Tiyatro Oyuncuları Birliği İstanbul Temsilcisi Orhan Kurtuldu, siyasi iktidarın sanatla bir savaşa girdiğini belirttikten sonra ekliyor: “Ancak bu iktidar, sanatla giriştiği bu savaştan yenilgiyle çıkacaktır.” Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılmasına karşı verdikleri mücadeleyle de gündeme gelen Karanlığa Karşı Sanat Cephesi Platformu’nun sözcülerinden olan Kurtuldu, “AKM’nin yıkılmasıyla ilgili ileri sürülen gerekçelerin hepsini çürütüyoruz” diyor.

    Son yıllar, özellikle tiyatro ve tiyatrocular için zor geçti. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in görevden alınması ve onun arkasından yaşanan istifalar, özel tiyatroların ödeneklerinin kesilmesi, Devlet Tiyatrosu oyuncularının dizilerde rol almalarının engellenmesi, son olarak da AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnesi gibi binaların yıkılması tartışmaları... Belki hatırlayamadığımız başka gelişmeler de yaşandı. Bütün bu sorunlar hakkındaki yorumunuz nedir?
    Bütün bu yaşanan sorunlar nasıl bir zihniyetin iktidar olduğununun somut delilleridir. Ülkeyi dört yıldır yöneten mevcut siyasi iktidarın sanatla, sanat kurumlarıyla ve sanat insanlarıyla bir savaşı var. Ancak bu iktidar, sanatla giriştiği bu savaştan yenilgiyle çıkacaktır. Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla çatışma halindeki bu siyasi iktidarın artık maskesi düşmüştür. Saklanamaz.
    Türkiye Cumhuriyetinin uygarlaşma simgesi olan AKM; aynı zamanda Cumhuriyet felsefesinin de özünü oluşturur. Yıkılamaz. Kültür varlıklarının yok olmasını isteyen iktidarların, kendileri yok olacaklardır.

    Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un sanatçılarla sık sık çeşitli tartışmalar yaşadığını izliyoruz. Bakan Koç’un ve AKP Hükümeti’nin kültüre bakışını, sanat alanındaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Çağdaşlıktan bihaber olanların kültür, sanat politikaları da yoktur. Bu zihniyetten de olumlu bir şey beklemek saflık olur. Kültür ve sanat alanlarının yok edilmesi, talan edilmesi, ticarete kurban edilmesi projelerinde Bakan Koç; sadece bir araçtır.

    AKM’nin yıkılmasına karşı verdiğiniz mücadele ne aşamada? Son olarak Bakan’ın iddia ettiği gibi binanın deprem statiğinde bir sorun olmadığını raporla ortaya koymuştunuz...
    AKM’nin sağlam olduğuna dair Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’nün hazırladığı statik raporu ele geçirdik. Rapor; yeni yönetmeliğe göre binanın ihtiyaç duyulur ise güçlendirilmesi gerektiğini söylüyor, yıkılmasını değil.
    Oysa Bakan bunun tam tersini söyleyerek kamuoyunu yanıltmaktadır. Bu rapor incelendiğinde AKM’nin sağlam olduğunu göreceksiniz.
    Ayrıca, AKM ile ilgili çok iyi bir kamuoyu oluşturduk. Yaptığımız eylemler çok etkili oldu. AKM’nin yıkılmasıyla ilgili ileri sürülen gerekçelerin hepsini çürütüyoruz.
    Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu üzerinde oluşturulan siyasi baskıları da böylece hafifletmeye çalışıyoruz. Tüm sanatçılar, mimarlar ve sanatsever halkımız AKM’nin yıkılmasına karşıdırlar. Kültür varlıklarımızın yıkımını isteyenler aslında; kendi yıkımlarını hazırlıyorlar
    Bildiğiniz gibi ”2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul yasa taslağına” AKM’nin yıkılması talebi bir madde ile eklenmişti. Bu taslağının yasallaşması halinde Cumhurbaşkanlığından geri dönmesi olasıdır. Bu nedenle biz; TOMEB, Karanlığa Karşı Sanat Cephesi ve Mimarlar Odası ile birlikte hazırladığımız AKM ile ilgili detaylı bir raporu Cumhurbaşkanı’na ve Meclis’te grubu bulunan partilere gönderdik. Sahnelerde imza kampanyaları başlattık. Seyircinin yüzde doksan dokuzu “AKM yıkılmasın” diyor.
    Lemi Bilgin, Devlet Tiyatroları’nı zarara uğratmak gibi suçlamalar yöneltilerek görevden alınmıştı. Bir süre önce mahkeme kararıyla geri döndü. Bu süreçte yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Lemi Bilgin’in mahkeme kararıyla görevine iade edilmesi; siyasi iktidarın aslında yenilgisinin ve yanlışlığının somut örneğidir. Sayın Bilgin’in onurlu mücadelesi, Devlet Tiyatroları’nın da onurunu kurtarmıştır. Siyasetçilerin Devlet Tiyatroları’na müdahalesine asla izin vermeyeceğiz. (İstanbul/EVRENSEL)
    (BİTTİ)

    Yazının 1 Ve 2. Bölümü İçin >>>

    http://alsahbloglariindeksi.blogcu.com/3585137/

    Türk İnternet Kullanıcısı Profili

    16/6/2007 · Kategori: Arastirma

    Türk İnternet kullanıcısı profili

    ekolay.net/haber/Haber; 15.06.2007

    Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, İnternet kullanıcılarının profilinin genel Türkiye profilinden çok farklı olduğunu, bu durumda İnternet'ten yapılan kamuoyu araştırmalarının Türkiye'yi temsil gücü üzerinde düşünmek gerektiğini söyledi.

     

    Türkiye'de İnternet ve bilişim teknolojilerinin kullanımına ilişkin tutum ve davranışlar ile Türk insanının sosyo-kültürel değerleri arasındaki bağı ele alan ve ekolay.net ile Bilişim Sanayicileri Derneği (TÜBİSAD) desteğiyle yürütülen 'İnternet ve Bilişim Teknolojileri: Davranışlar, Tutumlar ve Değerler' araştırmanın sonuçları toplantı ile kamuoyuna duyuruldu.

    Solcular İnternet'te
    Prof. Yılmaz Esmer, İnternet kullanıcıları arasında siyasal ideoloji olarak 'sol' görüşün hakim olduğunu açıkladı. Siyasal görüşleri sol, orta ve sağ olarak üçe ayıran araştırmada solcuların İnternete hakim olduğu ortaya çıktı. Sağ görüşlü insanların ise İnternet'i en az tercih eden ideolojik grup olduğu ortaya çıktı.

  • Sol: Yüzde 53
  • Orta: Yüzde 43
  • Sağ: Yüzde 26

     


















    CHP'liler AKP'lileri solladı
    Türkiye'nin iki büyük partisine sempati duyanlar arasındaki araştırmada ise CHP'liler, AKP'lileri solladı. CHP sempatizanları İnternet'te sohbet ve e-mail kullanmayı ağırlıklı olarak tercih ederken tanışma konusunda AKP'lilerle aynı seviyede bulunuyor.



    İnternet kullanımı
    Prof. Yılmaz Esmer, evinde bilgisayar bulunanların yüzde 26 olduğunu ancak hepsinin İnternet bağlantısı bulunmadığını belirterek, yüzde 51'lik kesimin hanesinde İnternet kullanan en az bir kişi bulunmasının ve 15 yaş üzeri her 10 öğrenciden 9'unun bir kez de olsa İnternet'e girmiş olmasının olumlu bir gelişme olduğunu söyledi.

    Üniversite mezunlarının yüzde 17'sinin ise hayatında hiç İnternet'e girmediğini ifade eden Esmer, bu kişilerin büyük kısmının ileri yaşlarda bulunduğuna dikkat çekti. Esmer, İnternet kullanımı alanında da kadınlar ve erkekler arasında ciddi bir fark bulunduğuna işaret ederek, şimdiye kadar en az 1 kez İnternet kullanmış erkeklerin yüzde 47, kadınların ise yüzde 32 düzeyinde bulunduğunu dile getirdi.

    Seyrek de olsa İnternet'e bağlanan kişilerin bir profilini çizen Esmer, bunların yüzde 60'ının erkek, yüzde 10'unun alt gelir grubundan, yüzde 81'inin kentsel kesimden, yüzde 11'inin 40 yaş üzerinde, yüzde 41'inin üniversite mezunu, yüzde 8'inin ev kadını olduğunu belirterek, ''İnternet kullanıcılarının profili, genel Türkiye profilinden çok farklı. Bu durumda İnternetten yapılan kamuoyu araştırmalarının Türkiye'yi temsil gücünü düşünün...'' dedi.



    İnternet ve hoşgörü
    Yılmaz Esmer, ''Bazen değerler demografik değişkenler ve gelirden daha da önemli olabiliyor'' diyerek, araştırma kapsamında İnternet kullanımı ile çeşitli değerlerin somut yansımaları arasındaki ilişkiyi görmek üzere sorular yöneltildiğini kaydetti.

    İnternet kullanımı ile hoşgörü arasında bir ilişki bulunduğunu belirten Esmer'in verdiği bilgiye göre, başka dinden birisiyle komşu olmak istemeyenlerin oranı, İnternet kullanıcılarında yüzde 18 iken bu oran kullanmayanlarda yüzde 42'ye çıkıyor ve belirli bir din ismi verildiğinde oranlar daha da yükseliyor.



    İnternet kullanıcılarının komşu olarak başka ırktan birini istememe oranı yüzde 16 iken, İnternet kullanmayanlarda bu oran yüzde 38, eşcinseller için oranlar yüzde 80 ve 93, nikahsız çiftler için yüzde 48 ve 74, farklı anadile sahip kişiler için yüzde 13 ve 32, oruç tutmayan kişiler içinse yüzde 16 ve 39 seviyesinde gerçekleşiyor. Esmer, kadın-erkek eşitliği ile İnternet kullanımı arasında da bir bağlantı bulunduğunu belirterek, işsizlik durumunda çalışmanın kadınlardan çok erkeklerin hakkı olduğuna inanan İnternet kullanıcılarının yüzde 39, İnternet kullanmayanların yüzde 60 orana sahip olduğunu dile getirdi.

    Benzer şekilde aile reisinin erkek olması gerektiğini düşünen İnternet kullanıcıları yüzde 17 iken, bu oran İnternet kullanmayanlarda yüzde 31'e, kadının her durumda kocasına itaat etmesi gerektiğini söyleyen İnternet kullanıcıları yüzde 10 iken, aynı oran İnternet kullanmayanlarda yüzde 20'ye çıkıyor. Esmer, İnternet kullananlarla kullanmayanlar arasında güven duyma konusunda önemli bir fark bulunmadığını belirterek, ilk tanıştığı kişilere, başka milletten olanlara güven oranlarının yakın olduğunu, hatta AB'ye güven duyan İnternet kullanıcılarının yüzde 28 ile İnternet kullanmayanlardaki yüzde 33 oranının gerisinde kaldığını kaydetti.

    Türkiye genelini temsilen 1.579 kişi ile yüz yüze görüşerek yapılan araştırmada, örnekleme dahil olan 41 ilde yaşayan 15 yaş ve üzerindeki deneklerden bilgi toplandı. Araştırmada, bilişim teknolojileri konusundaki tutum ve davranışlar ile, bunlarla bireyin demografik özellikleri ve Türk insanının sosyokültürel değerleri arasındaki ilişkiler irdelendi.

    Araştırma ile ilgili detaylı bilgi almak için...

      1  |

    İnternet ve Bilişim Teknolojileri: Davranışlar, Tutumlar ve Değerler
    Ülkemizde İnternet ve bilişim teknolojilerinin kullanımı ile sosyokültürel değerler arasındaki bağ ilk kez araştırıldı. ekolay.net ve TÜBİSAD’ın desteği ile gerçekleştirilen araştırmanın yöneticisi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, sonuçları 14 Haziran 2007'de gerçekleştirilen toplantıda kamuoyu ile paylaştı.

    Basın bültenini ve araştırma sunumunu aşağıdaki linklerden indirebilirsiniz.
     Basın Bülteni (internet_degerler_bulten.pdf)
     Araştırma Sunumu (internet_degerler_sunum.pdf)
    Araştırma ile ilgili sorularınız ve yorumlarınız için: degerlerarastirma@ekolay.net
  • CHP PROĞRAM VE TÜZÜĞÜ

    13/6/2007 · Kategori: Arastirma

    TARİHÇE

     

    Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’de kuruldu. Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin" devamıdır.

    Başlangıçta "Halk Fırkası" adını alan Parti, 1924 yılında "Cumhuriyet Halk Fırkası", 1935 yılında da "Cumhuriyet Halk Partisi" oldu.

    1927 yılında "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik", "Laiklik" CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsendi.

    CHP’nin tarihi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihiyle özdeştir.

    CHP kurucusu ve ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde bağımsızlığını kazandı, Cumhuriyeti kurdu, saltanatı kaldırdı, hilafete son verdi ve Ulusal Birliği sağladı.

    Hukuk, eğitim ve toplumsal alanda gerçekleştirdiği reformlarla çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni biçimlendirdi.

    1935 yılında daha önceki dört ilkeye "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri eklenerek ilkeler altıya çıkarıldı. Partinin amblemi olan 6 ok bu ilkeleri simgeler.

    CHP, ulusal sanayinin ve ekonominin geliştirilmesine öncülük etti.

    II. Dünya Savaşı sonrasında tek parti konumunun tüm olanaklarına karşın, çok partili rejime geçiş sağlayarak öncü misyonunu sürdürdü.

    Bu dönemde parlamenter demokratik rejimin kurumsallaşmasına dönük değişimleri gerçekleştirme ve temel hak ve özgürlükleri geliştirme mücadelesi verdi

    1960’lı yılların ortalarında CHP sola açılarak kendisini "ortanın solu" olarak tanımladı.

    1970’li yıllarda ideolojisini "demokratik sol" kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla "düzen değişikliği"ni hedefledi.

    Bu süreçte CHP, "devlet partisinden" "halkın partisine", düzen partisinden" "değişimin partisine" dönüştü.

    Sosyalist enternasyonale katılan CHP, tarihsel geleneğini ve temellerini temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimsedi.

    Bu temel ilkelerin ışığında "özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve etkinliği ile demokratikleşme" ilkeleri de CHP programında yer aldı.

    Program - -
        SUNUŞ Modern Türkiye'de Değişimin Gücü CHP
        BİRİNCİ BÖLÜM - GİRİŞ - İDEOLOJİK ÖZÜMÜZ VE TEMEL TERCİHLERİMİZ
            1.1-Türkiye Cumhuriyeti ve CHP Tarihi Ortaktır
            1.2- Devrimlerin, Değişimin, Demokrasinin Öncüsü CHP
            1.3-Tarih İçinde Değişim
            1.4-Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1976 Programı
        II- YENİ KOŞULLAR, YENİLEŞEN CHP
        III- TOPLUMA HEDEF GÖSTERİYORUZ
        İKİNCİ BÖLÜM - TEMEL POLİTİKALAR “DEĞİŞİMİN GÜCÜ”
            1.1-ÖZGÜR BİREY
            1.2- ÇOĞULCU TOPLUM
            1.3-DEMOKRATİK DEVLET
            1.4- EŞİTSİZLİKLERİN GİDERİLMESİ
            1.5- DAYANIŞMA-ÖRGÜTSEL SİVİL TOPLUM
            1.6- YÖNETİMİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI
            1.7-DÜRÜST YÖNETİM AÇIK TOPLUM
            II.EKONOMİK POLİTİKALAR - 2.1.DİNAMİK, ETKİN AÇIK EKONOMİ
            2.2.SANAYİLEŞME POLİTİKALARI
            2.3.İSTİKRAR İÇİNDE BÜYÜYEN EKONOMİ
            2.4.ÜRETİCİSİ, ESNAFI, TÜKETİCİSİYLE GELİŞEN EKONOMİ
            2.5.SAĞLIKLI, DENGELİ BÜYÜYEN EKONOMİ
            2.6. REKABET İÇİNDE DIŞA AÇILAN EKONOMİ
            III- SOSYAL POLİTİKALAR - 3.1- EĞİTİM
            3.2-SAĞLIK
            3.3- SOSYAL GÜVENLİK
            3.4- ÇALIŞMA YAŞAMI
            3.5- KÜLTÜR, YAZIN, SANAT
            3.6-YERLEŞME DÜZENİ
            3.7-ÇEVRE POLİTİKALARI
            3.8-GENÇLİĞE YENİ BİR DÜNYA
            3.9- HERKESE SPOR VE DİNLENCE OLANAĞI
            3.10- YURTDIŞINDA YAŞAYAN YURTTAŞLAR
            IV- ULUSAL GÜVENLİK VE DIŞ İLİŞKİLER

     

    TÜZÜK

        BİRİNCİ BÖLÜM KURULUŞ VE İLKELER
        İKİNCİ BÖLÜM ÜYELİK
        ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ÖRGÜT VE YÖNETİM BİRİMLERİ
        DÖRDÜNCÜ BÖLÜM KONGRELER VE KURULTAY
        BEŞİNCİ BÖLÜM PARTİ ADAYLARININ BELİRLENMESİ
        ALTINCI BÖLÜM PARTİ GRUPLARI
        YEDİNCİ BÖLÜM DİSİPLİN İŞLEMLERİ
        SEKİZİNCİ BÖLÜM GELİR KAYNAKLARI HARCAMALAR VE HESAP İŞLERİ
        DOKUZUNCU BÖLÜM EĞİTİM, PROGRAM, TÜZÜK VE YÖNETMELİKLER
        ONUNCU BÖLÜM ÇEŞİTLİ HÜKÜMLER VE GEÇİCİ MADDELER

     

        Cumhuriyet Halk Partisi 2002 Seçim Bildirgesi
        KABUL ETMİYORUZ, ETMEYECEĞİZ!
        3 KASIM: "YENİ BİR BAŞLANGIÇ “
        1. Temiz Siyaset, Dürüst Yönetim...
        2. Hedefimiz: Vatandaş Odaklı e-Devlet...
        3.Örgütlü, Üretken ve Yarışmacı, Çağdaş Bir Piyasa Ekonomisi Kuracağız.
            HEM EKONOMİ BÜYÜYECEK, HEM ENFLASYONLA MÜCADELE KARARLILIKLA SÜRECEK …
            ÇAĞDAŞ, HAKÇA VE BASİT BİR “VERGİ DÜZENİ” KURACAĞIZ...
            ÖZELLEŞTİRMEDE GENEL İLKEMİZ: SAYDAMLIK VE VERİMLİLİKTİR...
        4. Sosyal Devlet Anlayışını Onaracak ve Hayata Geçireceğiz.
        5. Varlık Nedenimiz:
        6. Türkiye’yi; Güçlü, Etkin ve Önder Bir Ülke Yapacağız, Hızla Avrupa Birliği’ne Taşıyacağız...

     - Parti Politikaları -

        Önce Ahlak
            -Temiz Siyaset
            -Dürüst Yönetim
        Önce Emek
            -Sendikal Haklar
            -İşsizlik
            -İstihdam
            -Asgari Ücret
            -Asgari Ücretin Satınalma Gücü
        Barış
        CHP ve Demokratik Kitle Örgütleri
        Demokrasi
            -Tüketici Hakları
            -Hoşgörü ve Barış
            -Laiklik
            -Hukukun üstünlüğü
            -İnsan Hakları
        Çevre
        Kadın
        Gençlik
        Üretim
            -Kobi-Sanayi
            -İhracat
            -Turizm
            -Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımı
            -Tarım
        Sosyal Adalet
            -Eğitim
            -Sağlık
            -Sosyal Güvenlik
        Önce İnsan

    CHP ANASİTE

    Kentleştikçe dinsel kimlik zayıflıyor

    8/6/2007 · Kategori: Arastirma

    Kentleştikçe dinsel kimlik zayıflıyor

    Kentleşme olgusu ile karşılaşan Alevilik önemli kırılmalara sahne oluyor. Kentleşme ile birlikte Aleviliği din kimliği içinde algılama eğilimi yerini kültür ve yaşam biçimi algısına bırakıyor. İlkokul mezunu olanların yüzde 73'ü Aleviliği "Gerçek İslam" ya da "İslamın bir yorumu" olarak algılıyor. Bu oran lise mezunlarında yüzde 32'ye, üniversite mezunlarında yüzde 27.7'ye düşüyor. Üniversite mezunlarının yüzde 68.1'i, lise mezunlarının ise yüzde 68'i Aleviliği İslamiyet ile ilişkilendirmiyor, doğrudan bir kültür ve yaşam biçimi olarak görüyor.

    Kentleşen Alevilik - 1
    Sosyolog Kamil Fırat'ın araştırması
    Yayına hazırlayan: Belma Akçura


    SUNUŞ

    Kente göç olgusu, Alevilerin siyasal, kültürel ve dinsel kimliklerinde önemli değişimlere yol açıyor. Sosyolog Kamil Fırat'ın "Kent Aleviliği" konulu çalışması, bu değişimin kırılma noktalarını son derece çarpıcı bulgularla gözler önüne seriyor.
    Kentleşmenin Alevilik ve Alevilere etkileri üzerinde yürütülen alan çalışması, 2003 ve 2004 yıllarında Ankara'da Dikmen ve Mamak'ta toplam 208 denekle yürütüldü. ODTÜ Araştırma Fonu tarafından desteklenen araştırmaya katılan deneklerin çoğunluğunu Çorum, Yozgat, Sivas'tan göç eden Alevi vatandaşlarımız oluşturdu.
    Araştırma şu sorulara yanıt aradı:
  • Kentleşme, Alevilerin geleneksel yaşam biçimlerini ne ölçüde etkiliyor? Yitirilen geleneksel özelliklerin yerlerini hangi yeni özellikler dolduruyor?
  • Kırsal alanlarda yetişmiş Aleviler, şimdi Aleviliği nasıl bir dinsel kimlik olarak görüyorlar?
  • Siyasal, düşünsel, ekonomik ve kültürel etkiler dinsel kimliği değiştiriyor mu?
  • Kentli Aleviler, Dede - Talip ilişkilerini, Musahipliği, Cem törenlerini, oruç tutma ve kurban kesme gibi kavramları şimdi nasıl değerlendiriyorlar?
  • Kentli Aleviler devletin din politikasını nasıl yorumluyorlar? Kentli Alevi, siyasal kimliğini hangi dinsel, etnik ve ideolojik temeller üstünde kuruyor?
  • Alevilik inanç ve öğretisinin "sahibi" Dedelik Kurumu eski gücünü yitiriyor mu? Dedeler bu konuda ne diyor?
    Milliyet, bu soruların son derece çarpıcı yanıtlarını bugünden itibaren okurlarına sunuyor.

    Araştırmaya göre, Alevilik algısını farklılaştıran önemli faktörlerden biri eğitim. Eğitim düzeyi yükseldikçe, Aleviliğin bir kültür ve yaşam biçimi olarak tanımlanması oranı da yükseliyor. Eğitim düzeyi düştükçe, Aleviliği dinsel kimlikle ilişkilendirerek, İslam içinde tanımlama ya da algılama eğilimi artıyor.
    Araştırmaya katılan deneklerden okuma yazması olmayanların yüzde 93.3'ü, okuryazar olanların yüzde 76.9'u, ilkokul mezunu olanların yüzde 73'ü, ortaokul mezunlarının yüzde 84,6'sı Aleviliği "Gerçek İslam" ya da "İslamın bir yorumu" olarak algılıyor.
    Aleviliği İslam alanı içinde görme eğilimi lise mezunlarında birden yüzde 32'ye, üniversite mezunlarında ise yüzde 27.7'ye düşüyor. Üniversite mezunlarının yüzde 68.1'i, lise mezunlarının ise yüzde 68'i Aleviliği İslamiyet ile ilişkilendirmiyor, doğrudan bir kültür ve yaşam biçimi olarak görüyor.
    Kamil Fırat'a göre, eğitimin Alevi algısındaki farklılaştırıcı etkisi, modernleşme ve kentleşme süreçleriyle birlikte ele alındığında anlamlı ipuçları içeriyor. Eğitim düzeyleri nisbeten düşük olanların kırsal alanlarda geleneklere dayalı bir yaşam biçimi sürdürmeleri, Alevilik algılarını dini temeller üstüne kurmalarına yol açıyor.
    Kentlere göç etmiş deneklerin Aleviliği din ekseninde ve İslam içinde bir yorum olarak açıklamaları büyük ölçüde devraldıkları geleneğin bir sonucu. Onlar için Alevilik İslami bir inanç ve dinsel bir anlamlandırma sistemi...
    Ancak, Aleviliği din ve İslamiyet ile ilişkilendiren bu bakış, kentlerde doğan, modern bir eğitim sisteminden geçen Alevi deneklerde ciddi ölçülerde aşınma eğilimine giriyor. Kentli Aleviler, özellikle eğitim düzeyinin yükselmesiyle doğru orantılı bir şekilde Aleviliği bir kültür ve yaşam biçimi olarak görmeye başlıyorlar.
    Alevilerin yakın zamana kadar kentlerde toplumsal ve dinsel kurumlarını oluşturamamış olmaları da, kentlerde yetişmiş kuşakların inanç olarak Alevilikle ilişkilerini olanaksız kılıyor.
    Fırat'a göre, farklılaşmada şu faktörlerin etkisini de hesaba katmak gerekiyor:

    1 MODERN EĞİTİMİN ETKİSİ: Farklılaşma, modern eğitimin ve onun parçası olduğu modern dünyanın Alevi bireyleri üstündeki etkisinden kaynaklanıyor.
    2 ALEVİLİĞİN HUKUKSAL OLARAK TANINMAMASI: Bu grupta Aleviliğin yeni tarihsel ve toplumsal koşullarla karşılaşmasından kaynaklanan sorunlar yer alıyor. Aleviliğin hukuksal açıdan yok sayılması da yine önemli bir faktör olarak görülüyor.
    3 DİNSEL KURUMLAR YOK: Ve nihayet kentlerde yetişen Alevi kuşaklarda dinsel öğretileri ulaştıracak kurumların bulunmaması ya da yetersizliği, Aleviliğin kaynakları konusunda genel bir bilgisizliğe yol açıyor.
    Fırat, sonuçta şu değerlendirmeyi yapıyor: "Alevilik, kentlerde yetişen Alevilerin yaşamına sadece etnik bir kimlik olarak giriyor ve dinsel anlamını yitiriyor. Yarı açık bir toplumun inanç sistematiği olarak biçimlenmiş Alevilik, kentsel dönüşüm sürecinde hukuksal ve yapısal sorunlarla aynı anda karşılaşıyor. Yeni kuşaklar için Alevilik ya geçmişte kalmış bir inanç biçimidir ya da bir etnik kimliğin sağladığı 'aidiyet' duygusuyla sınırlıdır."




    İslami yükseliş dini düşünceden uzaklaştırıyor

    Araştırma bulguları Alevi topluluğunun yaygın bir kesiminde dini değerlerin ve bağlılıkların zayıflamakta olduğuna işaret ediyor. Benzer bir eğilimi Alevi olmayan ve kimliklerini ortaya koyarken 'laiklik' veya 'çağdaşlık' gibi özellikleri ön plana çıkartan sayıca en az Aleviler kadar kabarık bir toplum kesiminde de görüyoruz.
    İlginç olan bir durum var. Bir yanda toplumsal tabanda oldukça yaygın ve siyasi bakımdan gücünü artan ölçüde ortaya koyan bir İslami hareket söz konusu. Yine bu dönemde Diyanet İşleri gibi resmi kurumların etkinlikleri de yurt içinde ve dışında hızla artıyor. İslami kesimdeki bu yükseliş, toplumun tüm kesimlerinde kendini hissettiren bir dinselleşme yaratmak bir yana, başta Aleviler olmak üzere başka toplum kesimlerini bazı dini düşünce ve pratiklerden büsbütün uzaklaştırıyor.

    Çocuğundan gerçeği saklayan babanın öyküsü

    Kamil Fırat, araştırmasında Alevi bir babanın anlattıklarını kentsel alanlarda yetişen yeni Alevi kuşaklarının karşılaştığı sorunları dile getirmesi açısından çarpıcı bir örnek olarak gösteriyor.
    Babanın anlatımı şöyle:
    "Ankara'ya göç ettiğimizde, kendilerini çevreden korumak için çocuklarımıza dinimizi öğretmeyi bıraktık. Çocuklarımız okula gittiler, orada Sünnilere öğretilenleri öğrendiler. Daha sonra, çocuğum üniversite öğrencisiyken, dinimizin ne olduğunu sordu bana, "Müslüman isek, Ramazan'da neden oruç tutmuyoruz? Neden camiye gitmiyoruz?" dedi. Ona doğruyu söylemek zorunda kaldım. "Biz Aleviyiz. Camiye gitmeyiz, Ramazan'da oruç tutmayız" dedim.
    "Alevilik nedir? Aleviliğin temelleri nelerdir? Kaynaklar var mı?" diye sordu. "Bir tek şey biliyorum: Alevi olduğumuzu" dedim.

    YARIN:
    Aleviler neden sadece Müslümanım demiyor?
    Kentli Aleviler içinde kendilerini ateist olarak tanımlayanların oranı yüzde kaç?
  • « Önceki ::