7/6/2008 · Kategori: Arastirma
Köşe Yazılarında "Türban Kararı"
Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah yazarları kararı eleştiriyor.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
Anayasa Mahkemesi, dün akşamüstü verdiği kararla hükümetin üniversitelerde "türbanın serbest kalması" için yaptığı Anayasa değişikliğini iptal etti.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) de desteğini alarak şubatta değişikliği Meclise getirmişti. 411 milletvekili değişiklik lehinde oy kullanmıştı. Bunun üzerine Cumhuriyet halk Partisi (CHP) değişikliği Anayasa Mahkemesi'ne götürdü.
Mahkemenin -henüz gerekçeli kararını açıklamadığı- değişikliği ikiye karşı dokuz oyla iptal etme ve yürürlüğünü durdurma kararı bugünkü gazetelerde birçok köşe yazarının gündemindeydi.
Mahkemenin kararını destekleyenler AKP'nin toplumsal uzlaşı aramadan böyle bir adım atarak gerginlik yarattığını, mahkemenin kararını öngöremediğini savunuyor.
Karşı çıkanlarsa esas olarak mahkemenin yetkisini aştığını, Meclis iradesine el koyduğunu, bundan sonra anayasa değişikliği yapmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Kararı, AKP hakkındaki kapatma davasının parti aleyhine sonuçlanacağı yolunda gösterge sayanlar da var.
Gazetelerden derlediğimiz görüşler şöyle:
Mahkemenin kararını destekleyenler
Oktay Ekşi, Hürriyet, "Olacağı bu idi": Konunun teknik tartışmasını sonraya bırakmak üzere söyleyelim ki, Anayasa Mahkemesi, kanımızca çok isabetli bir karar alarak, "ister doğrudan ister dolaylı yoldan olsun, Anayasal rejimin temel ilkeleriyle oynanmasına izin vermeyeceğini" bir kera daha ilan etti.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet, "Önce öfke sonra itidal": Hürriyet'in "411 el kaosa kalktı" manşetine itiraz eden arkadaşlara sesleniyorum. Şimdi anladınız mı o eller neye kalkmış? (...)AKP; Cumhuriyet’in temel değerleriyle bir meselesi olmadığını, rövanşist bir fanatik azınlığın esiri olmadığını bütün Türk halkına göstermelidir. Geldiğimiz noktada en tehlikeli şey, inatçılık olacaktır.
Tufan Türenç, Hürriyet, "Artık bu kısır tartışmalar bitsin": Sanırım mahkemenin bu kararı en fazla üniversiteleri ve rektörleri rahatlattı. Doğal olarak bu kararı değişik şekilde yorumlayanlar, hatta eleştirenler olacak. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararları kesindir ve değişmesi söz konusu değildir. (...) Keşke AKP, Bahçeli’nin dolduruşuna gelmeseydi.
Kararı eleştirenler
Ergun Babahan, Sabah, "Anayasa mahkemesi anayasa yapıyor": [Mahkeme] 367 kararında da aynısını yapmıştı. Sonuç itibariyle Türkiye "27 Nisan Süreci" denilen bir dönemden geçmektedir. Kimi özgürlüklerin genişletilmesinden rahatsız olan güçler devreye girmiş ve hukuk aracılığıyla Türkiye'yi yeniden biçimlendirmeye başlamıştı. Gelişmeleri yakından izleyenler, AK Parti'nin kapatılmakla kalmayacağını, yasaklanan isimlere 5 yıl siyaset yasağı getirileceğini açıkça ifade ediyor zaten. Ancak yine yakın tarihimiz gösteriyor ki, Türkiye'de halk "tepeden inmeci" yöntemlerle oluşturulmak istenen modellere ilgi duymuyor.
Taha Akyol, Milliyet, "Bu karar hukuka aykırı": Bu [karar] bana sürpriz olmadı. Çünkü Türkiye’de sadece resmi ideolojinin değil, yargının da laiklik anlayışının ‘illiberal’ olduğunu biliyorum. Şimdi Mahkeme’nin bu kararı ile, artık anayasa değişikliği yoluyla bile türbanlı kızların çağdaş bilimleri öğrenmek üzere üniversiteye gitmelerinin yolu kapanmıştır!
Yargı bu konuda bütün yolları kapatmıştır!
Mehmet Altan, Star, "Türban günü": Beklenen haber, beklenmeyen bir şekilde geldi ve anayasa mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu... Olan bir yetki darbesiydi...
Mustafa Karaalioğlu, Star, "Söz bitti, sözleşme bozuldu": Konu başörtüsünü aşmıştır, parti kapatma davasının nasıl sonuçlanacağı sorusunu sollamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin anayasayı çiğnediği bir ülkede artık kimsenin hukuka riayet etmesini bekleyemezsiniz. Anayasal sistem artık ortak bir yükümlülüğün ve düzenlemenin adı değildir. Hukuk, AK Parti’ye karşı siyaset savaşının, topluma karşı düşmanlık ve kinin koçbaşıdır.
Fehmi Koru, Yeni Şafak, "Burası Türkiye": Arkasında geniş bir halk desteği bulunan bir konuda yapılmış ve zaten var olan temel hakları biraz daha vurgulayan bir değişikliği yapılmamış sayarak üniversitelerde başörtüsü serbestliğinin önünü kesti Anayasa Mahkemesi; bunu yapmak için de anayasada kendisi için çizilmiş sınırları genişletti.
Yasemin Çongar, Taraf, "Yargı darbesi dörtnala. Bu mahkeme Meclis'i de kapatır": Demokrasimizin kara günleri listesinde artık 5 Haziran da var. Hiç kuşkunuz olmasın bir darbe sürecinden geçiyoruz. Yargı darbesinin asıl hedefi olan Ak Parti'nin kapatılması bundan böyle daha da yüksek bir olasılık bence. Mahkeme, dünkü kararıyla Meclis'i fiilen kapattıktan sonra.
Ahmet Altan, Taraf, "Hukuku öldürmek": Bundan sonra bu ülkede yapılacak seçimlerin, siyasi partilerin, parti programlarının, parlamentonun, parlamentodaki tartışmaların, halkın isteklerini dile getiren siyasetin hiçbir önemi kalmayacak. Yargıçların bilmediği şu: 70 milyon, 11 kişiye ilanihaye esir olmaz.
Mümtazer Türköne, Zaman, "Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı": Bugünden sonra Türkiye'de hiçbir gelişme sürpriz sayılmayacak. Artık AK Parti kapatılabilir, Cumhurbaşkanı Çankaya'dan indirilebilir. Bir darbe döneminde başımıza gelebilecek her şey vuku bulabilir.
Ortada duranlar
Fikret Bila, Milliyet, "Org. Büyükanıt'ın doğrudan yaklaşma yöntemi": Anayasa Mahkemesi heyetinin türbanla ilgili anayasa değişikliğini görüşmek üzere toplandığı saatte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da İstanbul’da Harp Akademileri’ndeki sempozyum kürsüsündeydi. Akşam saatlerinde gelen haber Org. Büyükanıt’ın yasal organlara duyduğu güveni doğrular nitelikteydi.
Murat Yetkin, Radikal, "Erdoğan ilk siyasi yenilgisini yargıdan aldı": Bu, Başbakan Erdoğan’ın 2002 Kasım seçimlerinden bu yana aldığı en büyük siyasi yenilgidir. Yenilgi siyasidir, çünkü Erdoğan’ın defalarca ‘sabır’ ve ‘zaman’ teması etrafında ördüğü stratejik hedeflerinden biri, belki birinci sıradaki için söz konusu olmuştur. (...)Anayasa değişikliğine gitmeden mutabakatla özgürlüklerin türban takan üniversite öğrencilerine de genişletilmesinin mümkün olduğunu Cumhurbaşkanı Gül de söylüyordu. Erdoğan bir anlamda bu sonucun riskini almış oldu.(EÜ/EZÖ)
BİANETte
"başörtüsü" konulu haberler
Anayasa Kadın Platformu'ndan hukukçu Gülbahar siyasetçilere "Kadınları dilediğiniz gibi açıp kapatacağınız bir nesne olarak kullanmaktan vazgeçin" diyor. Gülbahar'a göre siyasetçiler başörtüsü ...
Anayasa Mahkemesi'nin "türban değişikliği"ni iptal etmesinin siyasetin alanını daralttığını söyleyen ÖDP milletvekili Uras, acilen toplumsal mutabakata dayalı yeni bir anayasa hazırlanması ...
Star, Taraf, Vakit, Yeni Şafak, Zaman Anayasa Mahekemesi'nin kararının hukuku, demokrasiyi zedelediğini yazdılar. Diğer gazeteler kararı öne çıkardı; bazıları AKP'ye kapatma ...
Bundan sonra bir anayasa değişikliği, yani meşru müzakere yoluyla toplumsal dönüşüm nasıl mümkün olacak; siyasal mücadelenin anlam kaybı nasıl giderilecek? Bu ...
Eski Yargıtay Başkanı Selçuk ve Doç. Dr. Yazıcı'ya göre Anayasa Mahkemesi yetkisini aştı; Prof. Kalaycıoğlu, "Mahkeme siyasi aktör oldu"; Prof. Özbudun, ...
Anayasa Mahkemesinin "türban" serbestisi getiren değişikliği iptal etmesini savunan üç köşe yazarı da Hürriyet'te. Star, Taraf, Yeni Şafak, Milliyet ve Sabah ...
Üniversitede başörtüsü değişikliğini iptal eden Anayasa Mahkemesi'nin başkanı Kılıç gerekçeli karar açıklanana kadar konuşmama kararı aldıklarını söyledi; "Gerekçeli kararı görmeden değerlendirme ...
Anayasa Mahkemesi başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. Devlet Bakanı Cemil Çiçek "gerekçeyi görmemiz lazım" ...
Haşim Kılıç "Eyüp Bey inanın çıkacak karar ne olursa olsun, göreceksiniz hem demokrasimiz hem laikliğimiz hem de hukukumuz bu süreçten çok ...
İzmir Eğitim-Sen 1 Nolu Şube Başkanı Özer, İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin başörtülü öğrencilerin sınavlara alınması için baskı uyguladığını iddia etti, ...
Herkese inat bir eşcinsel olarak türban taktığı için kendisine maruz görülen yaşamı reddeden tüm kadınları mücadele arkadaşım olarak görüyorum. Empati ve ...
Başbakan Erdoğan bazı işçi ve işveren örgütlerinin "herkes bir adım geri atsın" çağrısıyla ilgili "Geri adımın ne olduğunu anlayamadım. Böyle bir ...
İslamcılar laik güçlerle çatışma alanı olarak kadın bedenini seçti. Tıpkı Cumhuriyetin modern yaşamı kurarken kadınları simgeleştirdiği gibi. Laiklikle kadın özgürlüğü arasındaki ...
Türbanın başörtüsüne dönüştürülüp bireysel hak olarak sunulduğu ortama bakarsak, yukarıdan aşağıya çoğunluk tahakkümü örgütleniyor. Siyasal İslam bu iklimde siyasal hedeflerini ve ...
100 kadar Boğaziçili öğrenci yaptıkları basın açıklamasında "Tüm yasaklar ve ayrımcılıklar kalkmadan hiçbir özgürlük tam olmaz" dedi. Yrd. Doç. Gambetti'ye göre ...
Son bir ay, solun uzlaşmaya dayalı konumlanışını ortaya çıkardı. Örneğin başörtüsü serbestliği özgürlük olarak desteklenecekse her alanda ve koşulsuz özgürlük talebi ...
Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden sonra YÖK Başkanı ve rektörler arasında çıkan karmaşa endişelerin yersiz olmadığını kanıtlıyor. Başörtüsüz kadınlara yönelik saldırılar da ...
Anayasa değişikliğiyle getirilen, koşulsuz bir kıyafet serbestisi, toplumsal huzuru zedelemesi kaçınılmaz. Din ve vicdan özgürlüğünü yeterince güvence altına alamamış olan bir ...
AKP güçlü muhalefet bloğunun yerine, kendi istediği doğrultuda ve zeminde bir kutuplaşmanın olmasını sağlamaya çalışıyor. Türban, böyle bir tercihin sonucu olarak ...
İsmini vermedi çünkü "başörtülüydü artık modern" yorumlarını istemiyor. Bu, onun için bir "kadın meselesi" ve bu yüzden hâlâ onun da sorunu. ...
8/3/2008 · Kategori: Arastirma
Unutulmuşların Esat Adil'i
Emin Karaca, batık gemilerdeki hayatları bulmak için deniz dibinde dalan dalgıçlara benziyor. Karaca, yeni kazı çalışmasını bu kez bir sosyalistin unutulmuş yaşamı üzerine kurmuş: Esat Adil
07/03/2008 (10 defa okundu)
MAHMUT TEMİZYÜREK (Arşivi)
Türkiye, unutmayı dertlerine çözüm edinen insanları ülkesi. O yüzden hiçbir hayalde, hiçbir çabada süreklilik oluşmuyor. Her kuşak tarihi kendisiyle başlatıyor. Öncesini olmamış sayan kükreyişlerle yazıyorlar güncelerini. Bazı hatırlatıcılar, kimi vefabilirler olmasa kimse bilmeyecek geçmiş nasıl bir dünya, bilmezden geçireceğiz kısacık ömrümüzü.
Emin Karaca, hatırlatıcılardan biri. Yakın tarihimizin unutulması özellikle istenmiş olayları (Ağrı İsyanı), özgürlük yüzü göremedikleri için ömrünü yeraltında geçirmiş komünist ve sosyalistlerin bilinmeyen yaşamları, günümüz karanlığının şeffaf görünümlü plazalarda nasıl oluşturulduğunu, ülkeye nasıl bir 'kömürperde' tasarlandığını ve daha birçok unutulması istenen yaşantıyı açığa çıkardı, sayısı yirmi bire varan kitaplarıyla. Karaca, batık gemilerdeki hayatları bulmak için deniz dibinde dalan, ölü bedenleri kemirgenlerden, nesneleri yosunlardan ayıklayıp öykülerini çıkaran dalgıçlara benziyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dan Nâzım Hikmet'e, 150'liklerden Esat Adil'e nice tarihsel kahramanın sintine diplerinde kalmış hayatlarını aydınlattı derin dalışlarıyla.
Sosyalizmin çetin yolları
Karaca'nın araştırmaları bir kez daha gösterdi ki, ne 'yer altı dünyadan başka bir yıldızda'dır, ne de geçmiş denen zaman bölümü ölü bir bilgi yığınından ibarettir. Yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker geçmiş zaman. Geçmişi anlamadıkça, tarihi yinelemekten, kendimizi 'tekrarın tekrarı'ndan (Mehmet H. Doğan) kurtaramayacağız.
Karaca, yeni kazı çalışmasını bu kez bir sosyalistin unutulmuş yaşamı üzerine kurmuş: Esat Adil Müstecaplıoğlu'nın hayatı, mücadelesi, eserleri, 414 sayfalık bir emeğin konusu. Esat Adil kimdir? Bu sorunun aşağıdaki yanıtı 414 sayfayı asla özetleyemez. Hemen her sayfaya bir belgenin düştüğü toplamdır Unutulmuş Bir Sosyalist: Esat Adil kitabı.
Esat Adil, 1946'da kurulan, altı ay sonra kapatılan, berat edip bir kez daha kurulan, bu kez de 1952 yılında kapatılan Türkiye Sosyalist Partisi'nin kurucularındandır. Bu partinin kapatılana kadar başkanlığın yaptı. Ama bundan öncesi de var. Yalnızca sol için değil, 'cumhuriyetçiler', 'demokratlar', sağcılar için de önemli anlamlar içeriyor yaşamı. Esat Adil'in 1904'te başlayıp 1958'de biten kısa öyküsü, başlangıçta Cumhuriyet ideallerine adanmış bir aydının, nasıl olup da Milli Şef'in trenine binecekken sosyalizmin çetin yollarına yöneldiğinin ibretlik öyküsü.
Kısa birkaç işaret vermeli: Balıkesir'de varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğar ve ergen yaştayken işgale karşı dövüşen Kuvayı Milliye birlikleri içinde kendini bulur. İşgale karşı direnişin yayın organlarından İzmir'e Doğru gazetesinin çıkarıcılarından biridir. Yazarlığa da burada, savaşın en çetin koşullarında, yer altı direniş karargâhlarında başlayan Esat Adil, Kurtuluş'tan sonra Batı'ya 'ilim irfan' için gönderilen gençler arasındadır. Belçika'da hukuk okur, doktorasını alır almaz Balıkesir'e döner. Açtığı avukatlık bürosu, halkın dert anlatma ve çözüm arama karargâhına dönüşür bu kez. O günler için halka yönelik samimi açılımlar arayan Halkevi'nin Balıkesir şubesini kurar ve başkanlığı üstlenir (1933). Çıkardığı, Savaş gazetesiyle, devrimci bir cumhuriyet aydını olarak, gericiliğe ve sömürücülüğe karşı çetin bir uğraşı başlatmıştır. Yazılarında Türkçeyi savunma biçimi, dili, biçemi, sözcük seçimi bugün bile örnek olacak düzeydedir. Kurtuluş savaşının millici ruhuyla halkçılık idealinin bir bileşimidir düşünceleri. Bu düşünceler, ilk yıllarda iktidarca desteklenirken, sonradan nasıl vazgeçildiğine de tanık oluruz Karaca kazısıyla ortaya çıkan Esat Adil öyküsünden.
Aydınları yalnızlaştırma politikasının yalnızca Balıkesir'de değil, tüm ülkede sistematik biçimde işlediğini görür Esat Adil. Halk Partisi'nin nasıl da sınıflı, imtiyazlı bir zümre elinde olduğunu görür. Sefalet içinde yaşayan Balya Maden işçilerinin grevi, 'milletin efendisi' köylülerin tefecilik, bezirganlık, şeyhlik cenderesinde kıvranışına tanıklığı, onu sosyalizme doğru daha da kararlı adımlar atmaya yöneltir. Mehmet Akif üzerine yazdığı kapsamlı incelemesinde bile halkın yaşamına çeker yazıyı; şairin içtenlikli bir halk savunucusu oluşunu öne çıkarır. Savaş yıllarında cezaevi müfettişliği, İmralı Cezaevi Müdürlüğü gibi görevler üstlendiğinde bile, iktidarın uzantısı değil, mahkumların yaşamını iyileştirmeye çalışan bir 19. yüzyıl roman kahramanı gibidir. 1941'de Alman ordusu Bulgaristan'a girince, İmralı mahkumları arasında en güvenilir olanları örgütleyip olası Alman işgaline karşı nasıl direneceklerinin hazırlıklarını yapar. Bir tür gerilla harbidir hazırlıkları.
'Susturun şu köpeği'
Savaştan sonra 'Adiloğlu' imzasıyla Tan gazetesinin yazarları arasına katılır. Artık İstanbul'da sol aydınlar arasındadır ve gönülden benimsenmiştir. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Asım Bezirci, Sabiha-Zekeriya Sertel ve daha başkalarıyla sıkı bir dayanışma içindedir. Hukuk adamı ve Batıyı iyi bilen bir aydın olarak etkilidir yazıları. Aydınlanma düşünceleridir asıl savunusu; ama artık resmi ya da fiili bir karanlığa karşı yapmaktadır bu savunuyu. Milli Şef, yazılarına karşı çok öfkelidir; hatta, "susturun şu köpeği" dediği de rivayet edilmektedir. Nitekim 4 Aralık 1945'te Tan Gazetesi'nin yakılıp yıkılması olayı sonradan da iyice açığa çıktığı gibi tam bir devlet işidir. Sıkıyönetim ortamındaki İstanbul'da kışkırtılmış bir güruh, Tan'ı yakıp yıkar da bir kişi bile polisçe gözaltına alınmaz. Milli Şef'in treni yine beyazdır.
Bu beyaz karanlığa karşı Esat Adil, Tevfik Fikret'in şiiriyle yoluna devam eder: "Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa/ Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır." Bu dizeler, çıkardığı Gün gazetesi logosunun hemen yanı başında yer alır. "Atatürk'ün halkçı inkılapçı yolunda yürümeye devam edelim" diyecektir yazılarında. Atatürk'ün silah arkadaşlarının halk ya da inkılap gibi meseleleri kalmamıştır artık ama Batının dayatmasıyla 'demokrasi'ye geçmekten başka da çare bulamamaktadırlar. Herkes demokrasi hazırlığındadır. Baştan beri yeraltında yaşamaktan bedenleri rutubetlenmiş sosyalistler bile legale çıkmaya hazırlanmaktadırlar. Emin Karaca, solun ve Esat Adil'in bu dönemini de tümüyle belgeye, tanıklığa, karşılaştırmalı bilgiye dayandırarak açık ve anlaşılır kılıyor.
O yıllarda Nâzım Hikmet, Dr. Kıvılcımlı ve daha birçokları içerdedir. TKP'nin önderi Dr. Şefik Hüsnü, legal bir partiye başkanlık için Fevzi Çakmak'tan Tevfik Rüştü Aras'a birçok 'dokunulmaz'ı düşünmektedir. Ama 'dokunulmazlar' bile cesaret edip görevi kabul etmeyince, yeraltına hiç inmemiş bir sosyalist olarak Esat Adil Müstecaplıoğlu adında karar kılınır. Börklüce Mustafa'nın önerisidir Esat Adil'in başkanlığı. Börklüce de parti kurucular arasındadır, yoldaşı Hüsamettin Özdoğu da. TKP yönetimi de esas olarak bu ikilidedir o yıllarda.
Ancak, işte burada, Bizans'ın ezeli çarkı dönmeye başlıyor. Yeni legal partiyi istemeyen ve başka bir parti kurulması gerektiğini savunanlar çıkıyor çok geçmeden. Ne var ki sol içi mücadele, tam da egemenlerin istediği gibi işletiliyor. Örneğin Esat Adil'in 'Milli Emniyet ajanı' olduğu dedikoduları yayılıyor çabucak. Bunun yanı sıra, gündemi olmasa da kuramsal tartışmalar düşünce ayrılıklarını iyice derinleştiriyor. Legalite dili nasıl bir dildir, ortak bir anlaşma oluşmuyor aralarında. Hapisteki Kıvılcımlı'nın çok çok önceden yazıp ilettiği önerilerse hiç tartışılmıyor bile. Sonunda yeni bir parti daha kutuluyor: Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi. Başkanı Şefik Hüsnü Değmer. İki parti, 'bana katıl, yok sen bana katıl' çekişmeleri arasında kalsa da, sahte bir özgürlük şemsiyesi altında bile geniş kitleleri kucaklayacak çok önemli işler başarıyor. Sendikaların kurulmasına öncülük ediyorlar, aydınlar arasında medeni cesaretin simgesi olmaya başlıyorlar, kısacık eylem ömürlerinde.
Ya sonra? Sonrasını kitaptan okumalı. Bu ibret vesikalarının bugün ne denli güncel olduğuna da doğrudan tanık olmuş olursunuz; Emin Karaca'ya ve onun gibi 'arkeolog', 'antropolog' ve tarihçilere bir kez daha minnet duyarak.
UNUTULMUŞ BİR SOSYALİST: ESAT ADİL
Emin Karaca, Belge Yayınları, 2008, 414 sayfa, 20 YTL.
13/1/2008 · Kategori: Arastirma
19′uncu Yüzyıl’dan 1980′lere kadar Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergileri, yayınlanma ve kapanış tarihleriyle yayıncılarının adları:
19′UNCU YÜZYIL:
SERVET-İ FÜNUN 27 Mart 1891-25 Mayıs 1944 2461 sayı
MÜTAREKE YILLARI:
EDEBİYAT-I UMUMİYE MECMUASI 1916 4 Kasım-1919 8 Mart 110 sayı, Celal Nuri İleri
NEDİM 1918
ŞAİR 1919
BÜYÜK MECMUA 1919
DERGAH 16 Nisan 1921′den başlayarak 15 günde bir 42 sayı
CUMHURİYET SONRASI
GÜNEŞ 1927 15 günlük 17 sayı Orhan Seyfi Orhon
MEŞALE 1928 8 sayı Kenan Hulusi Koray
1930-1940
AĞAÇ 1936 17 sayı Necip Fazıl Kısakürek
ANAYURT 1933 8 sayı Faruk Nafiz Çamlıbel
ARAMAK 1939 Nisan-1940 Eylül 16 sayı Cahit Tanyol
ATSIZ MECMUA 1931 15 Mayıs-1932 25 Eylül 17 sayı Hüseyin Nihal Atsız
AYDABİR 1935-1937 Orhan Seyfi Orhon
ÇIĞIR 1933-1948 193 sayı H. Oğuz Bekata
KÜLTÜR HAFTASI 1936 15 Ocak-30 Haziran Peyami Safa
ORHUN 1933 Kasım-1934 Temmuz 9 sayı Hüseyin Nihal Atsız
EDEBİYAT GAZETESİ 1932 haftalık 9 sayı Orhan Seyfi Orhon
FİKİR HAREKETLERİ 1933-1940 364 sayı Hüseyin Cahit Yalçın
GÖRÜŞ 1930-1932 4 sayı Ahmet Kutsi Tecer
KALEM 1938-1939 13 sayı Mustafa Nihat Özön
VARLIK 1933′ten itibaren Yaşar Nabi Nayır
ÜLKÜ 1933-1949 Ankara Halkevi Dergisi
YÜCEL 1935 Ağustos-1956 163 sayı Orhan Burlan
YENİ ADAM 1934 1 Ocak-1978 Mayıs İsmail Hakkı Baltacıoğlu
GÜNDÜZ 1936-1938 24 sayı Ali Kamil Akyüz
1940-1950
ADIMLAR Behice Boran
ANT 1945 15 Mart-1945 Ağustos 10 sayı Hakkı Bilgeç
AİLE 1947 Nisan-1952 Kasım 22 sayı Vedat Nedim Tör
BÜYÜK DOĞU 1943 17 Eylül sonrası sürekli ve aralıklı olarak Necip Fazıl Kısakürek
ÇINARALTI 1941-1944 146 sayı Orhan Seyfi Orhon
DEĞİRMEN 1941 Ekim-1944 Nisan 12 sayı Cavit Orhan Tütengil
EDEBİYAT DÜNYASI 1948 15 Ocak-15 Şubat 1950 26 sayı Sabahattin Hüsnü
FİKİRLER 1947 Temmuz-1950 Haziran 36 sayı Vedide Baha Pars
KOVAN 1943-1946 34 sayı İzmir Besim Akımsar
MEYDAN 1948 15 Mayıs 1 sayı Mehmed Kemal
SANAT VE EDEBİYAT GAZETESİ 1947 50 sayı Ankara Selahattin Batu
ŞADIRVAN 1949 Nisan-Kasım 35 sayı Behçet kemal Çağlar
YAPRAK 1949 1 Ocak-1950 15 Haziran 28 sayı Orhan Veli Kanık
YENİ EDEBİYAT 1940 Ekim-1941 Kasım 26 sayı Suat Derviş
YENİLİKLER 1946 Şubat-Ağustos 6 sayı Salâh Birsel
İNSAN 1938 15 Nisan-1943 Ağustos 25 sayı Hilmi Ziya Ülken
YİRMİNCİ ASIR 1847 Aralık-1953 Mart 15 sayı İskender F. Akdora
YURT VE DÜNYA 1941 Ocak-1944 Mart 42 sayı Pertev Naili Boratav
YÜRÜYÜŞ 1942 Eylül-1943 Temmuz Ömer Faruk Toprak
YEDİTEPE 1950 1 Nisan’dan sonra Hüsamettin Bozok
İSTANBUL 1943-1949 75 sayı Neşet Halil Atay
1950-1960 A 1956 15 Ocak-1960 Haziran 29 sayı Kemal Özer
AÇIK OTURUM 1955 Mayıs 1 sayı Muzaffer Erdost
BERABER 1952-1953 9 sayı Metin Özek
BEŞ SANAT 1950 Nisan-1953 Mart 28 sayı Kemal Çilingiroğlu
ÇAĞRI 1957 Ekim’den itibaren Konya Feyzi Halıcı
DOĞU VE BATI 1953-1955 Celal Sılay
DOST 1957 Ekim’den sonra Ankara Salim Şengil
KAYNAK 1948-1956 113 sayı Avni Dökmeci
KERVAN 1951 Cengiz Tuncer
MAYA 1960 Ocak-Mayıs 5 sayı Saadet Timur
NOKTA 1951 15 Kasım-15 Ocak 8 sayı Edip Cansever
ORHUN 1952 66 sayı Hüseyin Nihal Atsız
SEÇİLMİŞ HİKAYELER 1947-1957 66 sayı Salim Şengil (Dost dergisinin elk biçimi)
MAVİ 1952-1956 33 sayı, Teoman Civelek, 25′inci sayıdan sonra Özdemir Nutku
ŞAİRLER YAPRAĞI 1954-1957 34 sayı Nedret Gürcan
ŞİİR SANATI 1955 Ankara 2 sayı Sezai Karakoç
ŞİMDİLİK 1955 Ocak-Haziran 6 sayı Tevfik Akdağ
TÜRK DÜŞÜNCESİ 1953 Aralık-1960 Nisan 63 sayı Peyami Safa
YELKEN 1957-1969 Rüknettin Resuloğlu
YENİLİK 1952-1957 62 sayı Nim Tirali
YERYÜZÜ 1951 Abidin Özkan
UFUKLAR 1952 Şubat’tan sonra 17 sayı Vedat günyol (YENİ UFUKLAR adıyla)
TÜRK DİLİ 1951 Ekim’den bugüne kadar Türk Dil Kurumu Organı Ankara
İSTANBUL 1953-1957 37 sayı Turgut Atasoy
MAY 1967-1970 31 sayı Mehmet Ali Yalçın
1960-1970
ALAN 4 sayı Refik Durbaş
ATAÇ 1962 15 Mayıs-1964 Ekim 30 sayı Şükran Kurdakul
ÇAĞDAŞ 1961 Ekim-1965 Nisan Şahinkaya Dil
DEĞİŞİM 1961 Kasım-1962 Ekim 12 sayı Özdemir Nutku
DEVİNİM 1965 Şubat-1966 Ocak 12 sayı Haluk Aker
DİRİLİŞ 1966 Mart-1967 Mart 12 sayı Sezai Karakoç
DÖNEM 1963 Ekim-1965 Nisan 19 sayı Hüseyin Contürk
EVRİM 1962 Aralık-1965 Ekim 22 sayı Refik Durbaş
EYLEM 1964 Mart-1966 Mayıs 34 sayı Şükran Kurdakul
HİSAR 1964 Ocak’tan beri Munis Faik Ozansoy
ILGAZ 1961 Eylül’den sonra İsmail Karaahmetoğlu
KİTAP BELLETEN 1960-1965 43 sayı Arslan Kaynardağ
OTAĞ 1963 Ocak-1964 Mart 15 sayı Mübeccel İzmirli
PAPİRÜS 1960-1961 4 sayı-1966 Haziran-1970 Haziran 46 sayı Cemal Süreya
SOYUT 1965 Mayıs’tan sonra Halil İbrahim Bahar
SU 1961 Şubat’tan sonra Sivas Hazım Zeyrek
ŞİİR SANATI 1965-1967 20 sayı Kemal Özer
TARLA 1965′ten sonra Tahir Kutsi Makal
TÜRKÇE 1960 Ocak-1964 Temmuz 43 sayı Fazıl Hüsnü Dağlarca
YENİ DERGİ 1964 Ekim-1975 Mayıs Mehmet Fuat
YENİ GERÇEK 1967 Ekim Aydın Hatipoğlu
YENİ İNSAN 1963 Ocak’tan sonra Celal Sılay
YORDAM 1966 Ocak 3 aylık Hüseyin Contürk
TÜRK KÜLTÜRÜ 1969 Şubat’tan sonra Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayını
CEP DERGİSİ 1966 Kasım-1969 Yaşar Nabi Nayır
1970-1980
HALKIN DOSTLARI 1970 Mart-1971 Temmuz İsmet Özel
MİLLİYET SANAT DERGİSİ 1972 29 Eylül’den beri Oğuz Akkan-Akal Atilla
YENİ A 1972 Nisan-1974 Haziran Ferit Öngören, aylık
YANSIMA 1972 Ocak-1975 Eylül 45 sayı Tekin Sönmez
TÜRKİYE DEFTERİ 1971 Nisan-1975 Haziran 20 sayı, Hulki Aktunç-Taylan Altuğ-Naci Çelik Berksoy
TÜRK EDEBİYATI 1972 Ocak- Türk Edebiyatı Cemiyeti adına Ahmet Kabaklı
KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI 1971′den bu yana 227 sayı
HÜRRİYET GÖSTERİ 1982 Mart’tan sonra 235 sayı Doğan Hızlan
16/7/2007 · Kategori: Arastirma
EVRENSEL; 13/07/2007
____________________
AKP’nin kültürü 3
Erkan Araz
Kültürün yerine ticareti koyuyorlar
Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanı Eyüp Muhcu AKP’nin kültür merkezlerini de tehdit eden kentsel dönüşüm politikalarını değerlendirdi. Gelişmeleri küresel kapitalizmle ilişkilendiren Muhcu, AB kültür başkenti uygulaması için de “O kentin tarihiyle, değerleriyle, toplumsal belleği ile bağdaşmayan kimi rant projeleri yapılıyor” yorumunu yaptı.
AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılarak, ‘Kongre ve Kültür Vadisi’ adıyla yeni yerlerin yapılmak istenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu projeler masum değiller. Kentsel dönüşüm, küresel kapitalizmin dünyayı, neoliberizmin öngörüleri doğrultusunda değiştirme projesidir. Küresel merkezler ve bu küresel merkezlere bağlı alt merkezler ve buna göre bütün küresel kentlerin ve ülkelerin yeniden yapılandırılması söz konusudur. Böyle baktığımızda kimi ülkelere ve küresel kentlere yeni roller belirlendiğini görüyoruz. Bu anlamda Türkiye’ye BOP kapsamında yeni roller verilirken, İstanbul gibi küresel bir kente hizmet kenti fonksiyonu ve bölgesel kent rolü verilmek istenmektedir. Bu genellikte konuları anlar ve ele alırsak o zaman yapılmak istenenin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
İşte bölgesel rol ve hizmet fonksiyonu verilen İstanbul’un planlanması İstanbul Metropoliten Plan Bürosu aracılığıyla bugün gerçekleştiriliyor. O zaman şunu açıkça söylemek gerekiyor. Neoliberal, yağmacı, emperyal projelere bağlı olarak Türkiye ve İstanbul yeniden planlanmaktadır. Bugün İstanbul Metropoliten Plan Bürosu’nun yaptığı 1/100 bin İstanbul İli Çevre Düzeni Planı ise bunun hayata geçirilmesinin bir belgesidir. Bu belge hazırlanırken Türkiye’nin, İstanbul’un özgün koşulları, kent stoku, kentleşme potansiyelleri, tarihsel ve kentsel değerleri, toplumsal ihtiyaçlar ve kentin çağdaş bilimsel ve insan odaklı bir şekilde geliştirilmesi hedeflenmemekte, bunun yerine küresel kapitalizmin ön gördüğü sömürü, yağma ve küresel kapitalizme eklemlenme anlayışı doğrultusunda planlanması gündeme gelmektedir. Bu nedenle de İstanbul Metropoliten Plan Bürosu’nda çalışan kimi akademisyenlerin, uzmanların hazırladığı, eksik ve tartışmalı olmasına rağmen değer verdiğimiz bilimsel analizler, raporlar bir tarafa itilmiştir. Plan kararları uluslararası öngörüler, uluslararası güç merkezlerinin dayatmaları doğrultusunda alınmıştır. İstanbul planında yer alan pek çok proje böylece gündeme gelmiştir. Haydarpaşa Garı ve Liman Alanı, Galata Limanı, Zeytinburnu Limanı ve kıyı alanı, Küçükçekmece arkeolojik sit alanı ve kıyı alanı, Kartal Bölgesi ve kıyı alanı ile ilgili pek çok proje bu dayatmalarla gündeme geldi. İstanbul Metropoliten Plan Bürosu tarafından ise bu dayatmalar plana işlendi. Bunu başka örneklerle de çok açıkça ortaya koymamız, gözlemlememiz mümkündür. Yani bu genellik içerisinde olaylara baktığımızda aslında İstanbul’un neresinde bir yağma projesi varsa, neresinde bir rant projesi varsa bu projelerin küresel kapitalizmin öngörülerini yaşama geçirmek için, dayatmalarıyla ilişkili olduğunu çok açık bir şekilde görebiliriz. AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnesinin yıkılması, kongre vadisindeki inşaatların yapılması, Tarlabaşı, Balat, Sulukule ve Galata Kulesi çevresindeki kentsel yenileme alanları ile ilişkili uygulamalar ve son günlerde tartışılan İMÇ bloklarının yıkılarak yerlerine pahalı, lüks kimi yapılaşmaların yapılması ve pazarlanması gibi pek çok projeyi aynı genel çerçeve içerisinde değerlendirmemiz mümkün. Bu projelerle ilgili yerli taşeronların, özellikle de bugünkü AKP siyasetinin taşeronlarının rol alması işin esasını değiştirmiyor. Sadece ve sadece o küresel kapitalizme ‘eklemlenme’ niteliği taşıyor. Yani bu projelerin gerçekleşmesi için kimi siyasi taşeronlar kullanılıyor.
Bu eklemlenmenin ilk adımları nasıl atılıyor, argümanları neler?
AB, farklı tarihsel kentleri, AB kültür başkenti olarak ilan ediyor. Bu kapsamda o kente dair kimi projeleri gerçekleştiriyor, etkinlikler yapıyor. Kimi olanaklarını da bu kent için kullanıyor. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin kimi tarihsel kent merkezlerini AB kültür başkenti ilan etti ve o kentlerle ilgili kimi uygulamalar gerçekleşti. Batı’da bu şekilde olan kentler var. Buradaki temel bir yaklaşım kentin, kimi kültür etkinlikleri gerçekleştirilirken kültür başkenti olduğu bir yıl içerisinde o kentte kültürel aktiviteler yoğunluk kazanırken, kentte kimi yatırımların yapıldığını gözlemliyoruz.
Bu yatırımlar turizm ve kongre merkezi ve iş merkezi niteliğinde kimi yapılaşmalardan oluşuyor. O kentin tarihiyle, değerleriyle, toplumsal belleği ile bağdaşmayan kimi projeler yapılıyor.
Yapılması düşünülen Kongre Vadisi inşaatları ile birlikte, AKM’nin yıkılarak yerine yeni bir kongre merkezi yapılması söz konusu. Adının Atatürk olması bu sonucu değiştirmiyor. AKM ilk ve tek opera binası olması açısından önemli. Aynı zamanda mimari olarak bir döneme işaret ediyor. Cumhuriyetin simgesi olarak tarih içerisinde yerini almış bir yapı. Bunun yerine bir kongre merkezi koyuyorsunuz. Kültürü dışlıyorsunuz, kültürün yerine ticareti koyuyorsunuz. Yani kültürün yerine bir metanın konması süreci söz konusu.
Bir kültürü yok ediyorlar, çünkü oradaki kentlerin taşıdığı kültürel değerleri ortadan kaldırmak istiyorlar. Kendine göre şekillendiriyorlar. Oradaki, geçmişteki o toplumun yarattığı kültür yapılarını, mekanlarını ortadan kaldırarak, ezerek bu geçmişin önüne bir çizgi çekmek istiyorlar. Kapitalizm, her alanı kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendiriyor. Şehircilik anlayışı ranta dayanıyor. İnsan yok, toplum yok, kültür yok bu projelerde.
AKP’nin şehircilik anlayışında ve rant alanlarının yaratılmasındaki rolü nasıl?
AKP, bugün küresel kapitalizmin Türkiye’deki olgusu haline gelmiştir. Bu rolü anlamıştır. Belki başta anlamamış olabilir ama geçen 5 yıl içerisinde bu rolü anlamış, benimsemiş hatta iktidarını bu sürece borçlu olduğunun farkındadır. Bunun politikalarını yaşama geçirmek için çaba göstermektedir. Özellikle son dönemlerdeki kendi parti vitrinini değiştirme, bir liberal görüntü verme gibi yaklaşımlar ya da başka bir değerlendirmeyle kimliksiz görünüm kazanması aslında bu yolda ne kadar mesafe aldığını somut bir şekilde ortaya koyar. Yani tam tersine AKP’nin daha demokrat, daha cumhuriyetçi olduğu ya da cumhuriyetin tarihsel süreci içerisindeki kimi kazanımlarına artık dokunmayacağı ya da toplumun farklı kesimleriyle uzlaşma, barış içerisinde olacağı anlamına gelmez bu. Tam tersine tüm bu değerler sistemiyle savaşı daha büyük boyutta sürdüren kürsel sermayede yeni roller üstlendiğini bize ifade eder.
O nedenle ekonomi, kentleşme, siyaset tartışmalarının bu somut olgular ve tarihsel süreç içerisine oturtulması halinde doğru yorumların yapılması mümkün olabilir. Kentleri de içine alan bu kuşatmayı reddetmeyen anlayışların, süreç içerisinde ancak bu kuşatma içerisinde rol almaları söz konusu olabilir. Oysa bu kuşatmayı reddetmek gerekir. Eğer küresel kapitalizmin bir yağma sürecinden, bir sömürü sürecinden söz ediyorsak bunun kentler üzerindeki kuşatmasının kaldırılmasını bir hedef olarak parti programlarına koymak gerekir. Bu konmuyorsa ve bu kuşatmanın kaldırılması için çaba sarf edilmiyorsa o zaman ancak ve ancak bu sürecin bir parçası olma durumuna gelinebilir.
Bu sürecin parçası olmamak için nelerin yapılması gerekiyor?
Burada AKP şunu yapıyor, bunu yapıyor demek yeterli değil. Esas olarak taşıdığı rolleri algılamayan bir AKP eleştirisi çok gerçekçi değildir. Muhalefetin bilerek ve doğru bir şekilde yapılması gerekir. Onun taşıdığı rollerin bir tanesi, tabii ki çağdaşlaşma karşıtlığıdır, Osmanlı’ya öykünmektir, tarihsel süreç içerisinde kazanılan nispi demokratik hakların, özgürlüklerin ya da bunların kurumsallaşmalarının ortadan kaldırılmasına dair çağdaşlaşma karşıtı politikaları savunduğu açık bir gerçektir. Bunu bile bile uluslararası güçler kimi rolleri vermektedir zaten. İşte BOP projesi çerçevesinde bir ‘ılımlı İslam’ modeli dayatılmaktadır. Ama bununla birlikte küresel sermaye içerisinde roller verilmektedir. Bunları doğru ve önyargısız algılamak, analiz etmek, buna göre parti politikalarını oluşturmak ve AKP değerlendirmesi yapmak gerekir. Aksi takdirde soyut bir şekilde AKP tartışması, muhalefeti, Türkiye’deki sol, demokratik kesimleri doğru bir yere getirmez. Evrensel değerlerin, insan haklarının, özgürlüğün, emeğin, eşitliğin küreselleşmesi yönünde, bu vahşi küreselleşmenin evrilmesi gerekir. Yani öngörülmesi gereken bu küreselleşmedir. Ciddi bir toplumsal muhalefet bu kuşatma, yağmalama, sömürme projeleri konusunda küresel güç merkezlerini yeniden düşünmeye, yeniden projelerini değiştirmeye, bazı toplumsal sosyal girdileri projelerine almaya zorunlu kılabilir. (İstanbul/EVRENSEL)

Bakan Recep Akdağ, Erzurum’da ayağa kalkıp elini sıkmayan genci tutuklattı.
EVRENSEL; 14/07/2007
____________________
AKP’nin kültürü 4
Erkan Araz
‘AKP ve Kültür Bakanı Türkiye’nin gerisindedir’
Tiyatro oyuncusu Savaş Aykılıç, Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası (Kültür-Sanat Sen) İstanbul Bölge Şubesi Başkanlığı’nı yürütüyor. “AKM değil, AKP yıkılıyor” diyen Aykılıç, sanatçılara da, Yunan mitolojisinde aymazlığın simgesi olan Epimeteus değil, öngörü sahibi aydının simgesi Prometeus olmak düştüğünü belirtiyor. Aykılıç, AKP’nin kültür sanat politikasına ilişkin sorularımızı yanıtladı:
AKP Hükümeti’nin kültür sanat politikalarını, yaşadıklarınız üzerinizden değerlendirir misiniz?
AKM ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yıkılması tartışmaları bize AKP Hükümeti’nin gerçek yüzünü tüm açıklığıyla göstermiştir. AKP her alana olduğu gibi kültür ve sanata da ticaret mantığı ile yaklaşıyor. Kültür ve sanat toplumların gelişmesi ve ilerlemesi için gerekli olan birincil önceliktir. Buradan kâr etmeyi amaçlamak gelişme ve ilerlemenin, aydınlanmanın göz ardı edilmesi demektir.
Bu mantığın bir sonucu olarak karşımıza getirdikleri kongre ve kültür merkezi hiç de masum bir proje değil. Amaç ne sanat ne kültür ne de tiyatrodur! Onlara göre amaç, yeni dünya düzeninde İstanbul’a biçilen Kongre turizmi rolü bağlamında AKP sponsorlarına yeni rant merkezleri yaratmaktır. İyi niyetli olsalar, yeni projelerini sanat dünyasına, tiyatro camiasına, basına ve halka demokrasinin gereği açık, şeffaf ve katılıma açık bir biçimde sunarlardı. Oysa onlar oldu bittici, dayatmacı, sinsi bir tutum takındılar. Sonunda da görüyorsunuz, AKM değil, AKP yıkılıyor. Bu politikaların uzun süreli hayat bulması olanaksız zaten. Diğer hükümetlerin sandıkta çöplüğe gömülmelerinin nedeni de buydu. AKP de aynı yolda ilerliyor ve sonu er ya da geç orası olacaktır.
AKP, “Şahin görünümlü serçe” deyimindeki gibi; çağdaş görünümlü ortaçağ zihniyetli, gerici, baskıcı, ümmetçi bir partidir. Onun bu niteliksizlikleri, sömürgeci ABD ve AB’nin bir ülkeyi, bölmek-parçalamak-yönetmek ve yok etmek için arayıp da bulamadığı bir şeydir. AKP, haksız bir şekilde yüzde 30 oyla TBMM’de beş yıl süreyle ülkemizi bir tiran, bir diktatör gibi yönetmiştir. Cumhuriyet mitingleri sırasında ortaya çıkan gerçekler ışığında, AKP’nin en büyük destekçilerinin Doğan Holding ve medyası başta olmak üzere uluslararası sermaye ile ortak yerli sermaye ve Fethullah Hoca olduğu açığa çıkmıştır. Bu dönemde nedense cami çıkışlarındaki türban eylemleri bıçakla kesilmiş gibi aniden durdu. Cumhuriyet mitinglerinden sonra iktidarı desteklediklerini açıklayan ABD, AB, Fransa, Yunanistan ve Kuzey Irak yetkililerine bakarsanız bu iktidarın kimlerle işbirliği içinde olduğunu daha iyi anlarsınız. Siyasette ve ekonomide global ve liberal, ulus devlete karşı, IMF güdümündeki bu iktidarın kültür ve sanat politikalarında bağımsız kararlar almasını beklemek zaten imkansızdır. Bu yüzden olsa gerek Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başına ne turizmci ne kültür adamı ve sanatçı olan; sadece emirleri yerine getirmekle yükümlü bir bürokrat (eski bir kaymakam ve vali) getirerek kültür ve sanata verdikleri önemi daha en baştan göstermişlerdi. Kültür Bakanlığı, bir kültür politikaları olmadığını söylemelerine karşın bastırdıkları kitaplara ve yayınevlerine bakınca aslında doların ve İslami yeşilin politikalarını benimsedikleri hemen görülebilir. AKP ve Kültür Bakanı Türkiye’nin gerisindedir. Yetersiz, yeteneksiz, beceriksiz, donanımsız, hazırlıksız ve cahildirler. Kültür ve sanatın nasıl dolaylı bir eğitim olduğu ve özelleştirilemeyeceğini bilmiyorlar, anlayamıyorlar.
Sanatçılar olarak bu ‘dayatmacı’ tutuma karşı neler yaptınız?
Tüm bu gelişmelerin karşısında çok bir şey yaptığımızı söyleyemeyiz. Bu süreçte sanatçı olarak bir arada ve dik durabilmenin sorumluluğu hepimizin omuzlarında. Ancak ne yazık ki sanatçılarımız, aydın olabilmenin sorumluluğunu taşımaktan uzak yaşıyorlar. Sanatçılarımız, toplumun önünde yürümesi, akıllardaki dağınıklığı ve karanlığı ortadan kaldırması gerekirken ne yazık ki birer Epimeteus olarak yaşıyorlar. Oysa bizlere düşen görev Prometeus olmaktır. Bunun koşulları da hayatımızda mevcuttur. İyon ve Anadolu mitolojisinde Promete; öngören, önceden gören, aydın anlamına gelir. Promete’nin kardeşi Epimeteus ise sonradan gören, geç idrak eden (idiot-embesil-ahmak) anlamındadır. Kısacası; Prometeus mu, Epimeteus mu olmak? İşte sorunun temeli bu. AKM yıkılmasın diye AKM önünde bir miting yapıyoruz, içimizdeki aymaz Epimeteuslar bağırıyor: “Bekleyelim, frene basın, belki daha iyi bir AKM yaparlar, erteleyelim!” Sanatçılarımız bu bakış açısı ve öngörüsüzlükten kurtulmalı.
Peki, aydınlarımız bu öngörüsüzlükten nasıl kurtulacak? Önerileriniz nelerdir?
Karagöz’ü çözün, tiyatromuzun estetik sorunlarını da çözersiniz. Bugün öyle bir önyargı oluşturuldu ki, Karagöz dediğiniz zaman yandınız. Gerici sayılabilirsiniz. Halbuki Karagöz’ün eleştirisinden bütün yöneticiler, padişahlar bile payını alır. Karagöz ve Hacivat bu uğurda ölümü bile göze almıştır. Bu mu gericilik? Bugünün aydınları olarak bizlerin örnek alması gereken tutum budur. En başta aydın ve sanatçılarımız gelenek ile gelenekseli birbirine karıştırıyorlar. Gelenek; muhafazakar, tutucu demek. Geleneksel ise örneğin, geleneksel Türk tiyatrosu, Türk tiyatrosunun kaynaklarından bugüne Batı tiyatrosu ile karşılaşması ve ondan etkilenmesini de içeren bir evrimi kapsar. Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli temsilcilerinden biri olan Karagöz ise Hititlerin İvriz kaya kabartmalarından aldıkları kostümleri, kökenleri binlerce yıl önceki köy seyirlik oyunlara ve mitoloji ve masallara uzanan konularıyla, bu topraklarda yaşayan insanların özeti olan çeşitli figürleriyle keşfedilmek için bekliyor. Keloğlan’dan ve Karagöz’den evrimleşen Türk sinemasında Sadri Alışık, Kemal Sunal, Zeki-Metin, Ferhan Şensoy, Ali Uyanık vb... hep Karagöz değiller mi?
Matrix filminden örnekleyerek giderek söylemek gerekirse, sistem hepimizi esir, kul, uşak etti! Hepimiz sisteme çalışıyoruz! Ay sonunu zor getiriyoruz, getiremezsek IMF gibi bankalar zaten istemeden kredi kartını adrese gönderiyor. Hepimiz emekçiyiz, hepimiz işçiyiz ama sordukları zaman farklı cevaplar veriyoruz. Birileri bizi bölmüş, parçalamış, uyutmuş ve babalar gibi, patronlar gibi yönetiyor. İşçi sınıfı deyince aklımıza sadece işçi kasketli ve işçi tulumlu kişiler geliyor. Oysa bizler de birer işçiyiz ve bir tek bu sınıfa aidiz. Bu karakterin olgunlaşması ve yönetimi elinde bulundurması gerekiyor. Ancak kafalarımız holding medyasının İbrahim Tatlısesleri ve Hülya Avşarları ile öyle karışık ve dumanlı ki Marx kim diye sorsalar, Almanya eski para birimi diyeceğiz! Aydın ve sanatçı olarak bizler, Epimeteus olmaktan kurtulmalı ve ait olduğumuz sınıf için Karagöz gibi yaşamalıyız. (İstanbul/EVRENSEL)
Devlet Tiyatroları yasası acilen çıkmalı
Seçimlere dair düşünceleriniz ve seçilecek hükümetten beklentileriniz nelerdir?
AKP Hükümeti iktidar olduktan sonra ilk iş olarak, diğer hükümetler gibi kadrolaşma yoluna gitti ve Lemi Bilgin’i değiştirmesi kendi tasarruflarıydı. Bana göre bir dramaturg olarak Mine Acar’ın Devlet Tiyatroları’nın başına getirilmesi de normaldi. Anormal olan, Mine Hanım’ın ve bakanlığın ne yapacaklarını bilememesi ve yetersizlikleridir. Kırk yıldır beklenen Devlet Tiyatroları yasa ve tüzüğünün çıkarılmaması ne yapacaklarını bilmediklerini gösteren en iyi örnek. Devlet Tiyatroları yasasının acilen çıkartılması gerekiyor. Ayrıca seçim dönemine girildi ve vitrinlerde bir sürü milletvekili dolaşıyor. En çok da kadın vekiller malzeme olarak kullanılıyor. Çiller de Condoleezza Rice da bir kadın. Meriç Sümer ve Mine Acar da opera ve tiyatro kurumlarının başında. Başı açık bayanları göreve getirmekle ne çağdaş ne de demokrat olunabilir. CHP’nin bayan milletvekili adayı oyuncu Şehnaz Çakıralp gibi kişiler işin vitrin kısmıdır. Bunlardan beklenen vitrindeki manken olmaları, vitrin sahipleri ne giydirirlerse onları giyerler.
|
|
|
15/07/2007 AKP’nin kültürü 5 Erkan Araz İktidar, sanatla savaşıyor Tiyatro Oyuncuları Birliği İstanbul Temsilcisi Orhan Kurtuldu, siyasi iktidarın sanatla bir savaşa girdiğini belirttikten sonra ekliyor: “Ancak bu iktidar, sanatla giriştiği bu savaştan yenilgiyle çıkacaktır.” Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılmasına karşı verdikleri mücadeleyle de gündeme gelen Karanlığa Karşı Sanat Cephesi Platformu’nun sözcülerinden olan Kurtuldu, “AKM’nin yıkılmasıyla ilgili ileri sürülen gerekçelerin hepsini çürütüyoruz” diyor.
Son yıllar, özellikle tiyatro ve tiyatrocular için zor geçti. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin’in görevden alınması ve onun arkasından yaşanan istifalar, özel tiyatroların ödeneklerinin kesilmesi, Devlet Tiyatrosu oyuncularının dizilerde rol almalarının engellenmesi, son olarak da AKM, Muhsin Ertuğrul Sahnesi gibi binaların yıkılması tartışmaları... Belki hatırlayamadığımız başka gelişmeler de yaşandı. Bütün bu sorunlar hakkındaki yorumunuz nedir? Bütün bu yaşanan sorunlar nasıl bir zihniyetin iktidar olduğununun somut delilleridir. Ülkeyi dört yıldır yöneten mevcut siyasi iktidarın sanatla, sanat kurumlarıyla ve sanat insanlarıyla bir savaşı var. Ancak bu iktidar, sanatla giriştiği bu savaştan yenilgiyle çıkacaktır. Cumhuriyetin tüm kurumlarıyla çatışma halindeki bu siyasi iktidarın artık maskesi düşmüştür. Saklanamaz. Türkiye Cumhuriyetinin uygarlaşma simgesi olan AKM; aynı zamanda Cumhuriyet felsefesinin de özünü oluşturur. Yıkılamaz. Kültür varlıklarının yok olmasını isteyen iktidarların, kendileri yok olacaklardır.
Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un sanatçılarla sık sık çeşitli tartışmalar yaşadığını izliyoruz. Bakan Koç’un ve AKP Hükümeti’nin kültüre bakışını, sanat alanındaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Çağdaşlıktan bihaber olanların kültür, sanat politikaları da yoktur. Bu zihniyetten de olumlu bir şey beklemek saflık olur. Kültür ve sanat alanlarının yok edilmesi, talan edilmesi, ticarete kurban edilmesi projelerinde Bakan Koç; sadece bir araçtır.
AKM’nin yıkılmasına karşı verdiğiniz mücadele ne aşamada? Son olarak Bakan’ın iddia ettiği gibi binanın deprem statiğinde bir sorun olmadığını raporla ortaya koymuştunuz... AKM’nin sağlam olduğuna dair Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’nün hazırladığı statik raporu ele geçirdik. Rapor; yeni yönetmeliğe göre binanın ihtiyaç duyulur ise güçlendirilmesi gerektiğini söylüyor, yıkılmasını değil. Oysa Bakan bunun tam tersini söyleyerek kamuoyunu yanıltmaktadır. Bu rapor incelendiğinde AKM’nin sağlam olduğunu göreceksiniz. Ayrıca, AKM ile ilgili çok iyi bir kamuoyu oluşturduk. Yaptığımız eylemler çok etkili oldu. AKM’nin yıkılmasıyla ilgili ileri sürülen gerekçelerin hepsini çürütüyoruz. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu üzerinde oluşturulan siyasi baskıları da böylece hafifletmeye çalışıyoruz. Tüm sanatçılar, mimarlar ve sanatsever halkımız AKM’nin yıkılmasına karşıdırlar. Kültür varlıklarımızın yıkımını isteyenler aslında; kendi yıkımlarını hazırlıyorlar Bildiğiniz gibi ”2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul yasa taslağına” AKM’nin yıkılması talebi bir madde ile eklenmişti. Bu taslağının yasallaşması halinde Cumhurbaşkanlığından geri dönmesi olasıdır. Bu nedenle biz; TOMEB, Karanlığa Karşı Sanat Cephesi ve Mimarlar Odası ile birlikte hazırladığımız AKM ile ilgili detaylı bir raporu Cumhurbaşkanı’na ve Meclis’te grubu bulunan partilere gönderdik. Sahnelerde imza kampanyaları başlattık. Seyircinin yüzde doksan dokuzu “AKM yıkılmasın” diyor. Lemi Bilgin, Devlet Tiyatroları’nı zarara uğratmak gibi suçlamalar yöneltilerek görevden alınmıştı. Bir süre önce mahkeme kararıyla geri döndü. Bu süreçte yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz? Lemi Bilgin’in mahkeme kararıyla görevine iade edilmesi; siyasi iktidarın aslında yenilgisinin ve yanlışlığının somut örneğidir. Sayın Bilgin’in onurlu mücadelesi, Devlet Tiyatroları’nın da onurunu kurtarmıştır. Siyasetçilerin Devlet Tiyatroları’na müdahalesine asla izin vermeyeceğiz. (İstanbul/EVRENSEL) (BİTTİ) |
Yazının 1 Ve 2. Bölümü İçin >>>
http://alsahbloglariindeksi.blogcu.com/3585137/
16/6/2007 · Kategori: Arastirma
Türk İnternet kullanıcısı profili
ekolay.net/haber/Haber; 15.06.2007
Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, İnternet kullanıcılarının profilinin genel Türkiye profilinden çok farklı olduğunu, bu durumda İnternet'ten yapılan kamuoyu araştırmalarının Türkiye'yi temsil gücü üzerinde düşünmek gerektiğini söyledi.
Türkiye'de İnternet ve bilişim teknolojilerinin kullanımına ilişkin tutum ve davranışlar ile Türk insanının sosyo-kültürel değerleri arasındaki bağı ele alan ve ekolay.net ile Bilişim Sanayicileri Derneği (TÜBİSAD) desteğiyle yürütülen 'İnternet ve Bilişim Teknolojileri: Davranışlar, Tutumlar ve Değerler' araştırmanın sonuçları toplantı ile kamuoyuna duyuruldu.
Solcular İnternet'te
Prof. Yılmaz Esmer, İnternet kullanıcıları arasında siyasal ideoloji olarak 'sol' görüşün hakim olduğunu açıkladı. Siyasal görüşleri sol, orta ve sağ olarak üçe ayıran araştırmada solcuların İnternete hakim olduğu ortaya çıktı. Sağ görüşlü insanların ise İnternet'i en az tercih eden ideolojik grup olduğu ortaya çıktı.
Sol: Yüzde 53
Orta: Yüzde 43
Sağ: Yüzde 26

CHP'liler AKP'lileri solladı
Türkiye'nin iki büyük partisine sempati duyanlar arasındaki araştırmada ise CHP'liler, AKP'lileri solladı. CHP sempatizanları İnternet'te sohbet ve e-mail kullanmayı ağırlıklı olarak tercih ederken tanışma konusunda AKP'lilerle aynı seviyede bulunuyor.

İnternet kullanımı
Prof. Yılmaz Esmer, evinde bilgisayar bulunanların yüzde 26 olduğunu ancak hepsinin İnternet bağlantısı bulunmadığını belirterek, yüzde 51'lik kesimin hanesinde İnternet kullanan en az bir kişi bulunmasının ve 15 yaş üzeri her 10 öğrenciden 9'unun bir kez de olsa İnternet'e girmiş olmasının olumlu bir gelişme olduğunu söyledi.
Üniversite mezunlarının yüzde 17'sinin ise hayatında hiç İnternet'e girmediğini ifade eden Esmer, bu kişilerin büyük kısmının ileri yaşlarda bulunduğuna dikkat çekti. Esmer, İnternet kullanımı alanında da kadınlar ve erkekler arasında ciddi bir fark bulunduğuna işaret ederek, şimdiye kadar en az 1 kez İnternet kullanmış erkeklerin yüzde 47, kadınların ise yüzde 32 düzeyinde bulunduğunu dile getirdi.
Seyrek de olsa İnternet'e bağlanan kişilerin bir profilini çizen Esmer, bunların yüzde 60'ının erkek, yüzde 10'unun alt gelir grubundan, yüzde 81'inin kentsel kesimden, yüzde 11'inin 40 yaş üzerinde, yüzde 41'inin üniversite mezunu, yüzde 8'inin ev kadını olduğunu belirterek, ''İnternet kullanıcılarının profili, genel Türkiye profilinden çok farklı. Bu durumda İnternetten yapılan kamuoyu araştırmalarının Türkiye'yi temsil gücünü düşünün...'' dedi.
İnternet ve hoşgörü
Yılmaz Esmer, ''Bazen değerler demografik değişkenler ve gelirden daha da önemli olabiliyor'' diyerek, araştırma kapsamında İnternet kullanımı ile çeşitli değerlerin somut yansımaları arasındaki ilişkiyi görmek üzere sorular yöneltildiğini kaydetti.
İnternet kullanımı ile hoşgörü arasında bir ilişki bulunduğunu belirten Esmer'in verdiği bilgiye göre, başka dinden birisiyle komşu olmak istemeyenlerin oranı, İnternet kullanıcılarında yüzde 18 iken bu oran kullanmayanlarda yüzde 42'ye çıkıyor ve belirli bir din ismi verildiğinde oranlar daha da yükseliyor.
İnternet kullanıcılarının komşu olarak başka ırktan birini istememe oranı yüzde 16 iken, İnternet kullanmayanlarda bu oran yüzde 38, eşcinseller için oranlar yüzde 80 ve 93, nikahsız çiftler için yüzde 48 ve 74, farklı anadile sahip kişiler için yüzde 13 ve 32, oruç tutmayan kişiler içinse yüzde 16 ve 39 seviyesinde gerçekleşiyor. Esmer, kadın-erkek eşitliği ile İnternet kullanımı arasında da bir bağlantı bulunduğunu belirterek, işsizlik durumunda çalışmanın kadınlardan çok erkeklerin hakkı olduğuna inanan İnternet kullanıcılarının yüzde 39, İnternet kullanmayanların yüzde 60 orana sahip olduğunu dile getirdi.
Benzer şekilde aile reisinin erkek olması gerektiğini düşünen İnternet kullanıcıları yüzde 17 iken, bu oran İnternet kullanmayanlarda yüzde 31'e, kadının her durumda kocasına itaat etmesi gerektiğini söyleyen İnternet kullanıcıları yüzde 10 iken, aynı oran İnternet kullanmayanlarda yüzde 20'ye çıkıyor. Esmer, İnternet kullananlarla kullanmayanlar arasında güven duyma konusunda önemli bir fark bulunmadığını belirterek, ilk tanıştığı kişilere, başka milletten olanlara güven oranlarının yakın olduğunu, hatta AB'ye güven duyan İnternet kullanıcılarının yüzde 28 ile İnternet kullanmayanlardaki yüzde 33 oranının gerisinde kaldığını kaydetti.
Türkiye genelini temsilen 1.579 kişi ile yüz yüze görüşerek yapılan araştırmada, örnekleme dahil olan 41 ilde yaşayan 15 yaş ve üzerindeki deneklerden bilgi toplandı. Araştırmada, bilişim teknolojileri konusundaki tutum ve davranışlar ile, bunlarla bireyin demografik özellikleri ve Türk insanının sosyokültürel değerleri arasındaki ilişkiler irdelendi.
Araştırma ile ilgili detaylı bilgi almak için...

İnternet ve Bilişim Teknolojileri: Davranışlar, Tutumlar ve Değerler
Ülkemizde İnternet ve bilişim teknolojilerinin kullanımı ile sosyokültürel değerler arasındaki bağ ilk kez araştırıldı. ekolay.net ve TÜBİSAD’ın desteği ile gerçekleştirilen araştırmanın yöneticisi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, sonuçları 14 Haziran 2007'de gerçekleştirilen toplantıda kamuoyu ile paylaştı.
Basın bültenini ve araştırma sunumunu aşağıdaki linklerden indirebilirsiniz.