Birlikte ve çıplak yürümek

8/3/2008 · Kategori: Deneme

Birlikte ve çıplak yürümek

Birlikte ve çıplak yürümek
Kadınların ortaklığı bir tür negatif ortaklık; her sınıftan, ırktan, etnik kimlikten, cinsel yönelişten kadın, patriyarka ve onu devralıp kendine zekice uyarlayan kapitalizm tarafından eziliyor

07/03/2008 (11 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)

Judith Butler, öznelerin dışlama yoluyla kurulduğunu öne sürerken, cinsiyet ayrımından ya da tecavüz olaylarından davacı olabilmek için davacının bazı özelliklere sahip olması gerektiğine değinir:
"Kim, 'kim'lik özelliği taşımaktadır? İktidarsızlaştırmanın hangi sistematik yapıları yüzünden belli mağdur gruplar, hukuk mahkemelerinde etkin bir biçimde 'ben' diyememektedir?" Butler'ın sorusu o denli manidar ki, yirmi yıl sonra Mor İğne Kampanyası'nın yeniden başlamasının nedeni işte tam da bu: Davacının bazı özelliklere sahip olamayışı...
Töre cinayetlerinde katledilen kadınlar, yıl boyu gövdelenen cinsiyetçilik, taciz ve homofobi, önlenemez çocuk pornografisi, haksız tahrik indirimi gibi rutinden sayılan vukuatlarla geçen bir yıl yerini yeni yıla yine kadına şiddetle devretti. Taksim'deki taciz olaylarını medya mutat cinsiyet körü bakışıyla gerekçelendirirken kadın düşmanları hepi topu 57 YTL vererek ellerini tenleri bir kez daha örselemek için cilalamıştı bile... Butler'ın sorunsallaştırdığı, 'ben' diyemeyen mağdur grubunu, erkeğin simgesel alanında kendisi için hiçbir sabit gösterilenin mevcut kılınmadığı kadınlar oluşturdu oldu bitti. Kadın olmak ilk şartını takiben, belli bir saatten sonra sokakta görünmek, içki içmek, 'kocası' olmayan bir adamla gezip tozmak ve 'yabancı' olmak tacizi haklılaştıran unsurlar.
"Bedenimiz bizimdir" şiarından yolan çıkan feministlerin tüm çabalarına rağmen, evinde uğradığı cinsel tacizi bilinçaltına iteklemek zorunda bırakılan ve fetişistik eril fantezilere güle-oynaya biat eden binlerce kadın, erkeklerin saldırganca hedeflerinin kolaylaştırıcısı ne yazık ki. Yine de bugün gelinen noktadaki kampanyalar son derece mutlandırıcı. "Bedenimiz üzerindeki her türlü denetime, varlığımız üzerindeki her tür baskıya da itiraz ediyoruz" diyen feministler, İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı Ayşe Tükrükçü'yü ve Saliha Ermez'i yani 'vesikalı' iki kadını destekledi seçim arifesinde. 'Biz', 'onlar' ayrımı yapılmadan, vesikalılar ve evlilik cüzdanı sahipleri arasında gerçekleşen bu buluşmayla hem vesikalıların talepleri patriarkal düzene karşı muhalefetle bütünleşti, hem de fahişelik üzerinden kadına biçilen iffetin, dolayısıyla kadını eve kapatma gerekçesinin meşruluğu sorgulandı. Kadınların ortaklığı bir tür negatif ortaklık; her sınıftan, ırktan, etnik kimlikten, cinsel yönelişten kadın, patriyarka ve onu devralıp kendine zekice uyarlayan kapitalizm tarafından eziliyor ve beden bu tahakkümün aracı kılınıyor çok eski çağlardan bu yana...
Kadın ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi'ni yazarak eşitlik ve özgürlük için savaşan Olympe de Gouges, 1793'te giyotinden kurtulamamıştı. Sansür için, "Düşünceyi ve kelimeleri kesmekle başlayan, en sonunda kafaları kesmeye kadar giden eski bir kontrol hevesi işte" diyen bu kadını ihbar edense, kolluk kuvvetleri tarafından fethedilmiş bir başka kadındı; hayat öyküsü ise Maria Rosa Cutrufelli tarafından yazıldı. Eril hegemoninin örselediği 'beden' olgusunu popüler kültürde gündeme getiren Meltem Arıkan yeni romanı Beden Biliyor'da yine erkek egemen zihniyetin baskısına boyun eğmiş korkuları tarafından yönetilen kadınlar, savaşlar, öfke, şiddet ve tatminsizlik var. Leitmotif seçimi isabetli fakat dili ve kurgusuyla 'pembe dizi' sınırını zorlayamayan Arıkan, Kadın Bedenini Soyarsa kitabıyla gündemi fazlaca rahatsız etmişti. "Bir kadın kendi başına soyunabilir mi?"sorusu etrafında dönen roman, kadının bedenine tarih boyu erkekler tarafından giydirilmiş kimliklerden, sıfatlardan, rollerden nasıl arınacağına yanıt arıyordu.

Hep aynı mevzu: kadın bedeni
100. doğum yılı kutlanan Simone de Beauoir'nın çıplak fotoğrafını kapağına taşımakta bir beis görmeyen Le Nouvel Observateur, kadın vücudunu biteviye metalaştıran medya organı olarak bizleri kızdırmakla birlikte haberin iletiliş tarzı, çıplak kadın bedenine tarih boyu duyulan arzuyla birlikte müphem korkuyu da saklayamadı ne var ki...
Öyle ya medeni beden aynı zamanda örtünmüş bedendir. Toplumsal kurallarla belirlenmiş durumlar dışında utanç kaynağıdır çıplaklık ve gem vurulmamış bir cinselliği çağrıştırır. Faik Bulut Kadın ve Tesettür'de Arap-İslam dünyasında kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal konumlarıyla örtünme pratiğini örneklerden yola çıkarak ele alırken Ayşe Böhürler'in, Aslıhan Eker'le hazırladığı Duvarların Arkasında-Müslüman Ülkelerde Kadın, 13 Müslüman ülkeden 140'a yakın kadının, ülkesinin duvarlarını aşma mücadelesini anlatan röportajlara yer verirken, kadını salt cinsel obje olarak gören, onu kapanmaya, saklanmaya, geriye itmeye çalışan zihniyete karşı çıkıyor. Durmuş Akbulut'un resim tarihi boyunca baştan çıkarmanın, çapkınlığın ve erken erotizmin bayrağını taşıyan Manet, Monet, Cezanne, Rubens gibi ressamların tablolarında kadının erkeğin karanlık arzusunun nasıl nesnesi konumuna getirildiğini resimler üzerinden bir bir irdelediği Açık Beden&Resimde Çapkınlık, Şiddet, Doğa ve Saplantı, kadın bedenini bir yandan örtmeye çalışırken, imgeleminde pornografik biçimde soyan erkek bakışına dair iyi bir çalışma. Çıplaklık ve 'edepsizlik' bir tepkiye, karşıt bir beden siyasetine dönüştürülürse 'edepsizlik', ya estetik kılınmayla ya da belirli bir beden kurgusuna tepkiyle meşruluk kazanabilir ancak. Skopofilik erkek bakışı üzerimizde gezmeye devam ettikçe, kendi gerçeğimizi nasıl ve ne denli ortaya koyabileceğiz çırılçıplak?
Baudrillard'a göre soyunma eylemi, çıplaklığın görüntüsünü izleyicinin gözlerine sunarak, tam da edebi anlamda soyunan gerçekliğin soyunma eylemidir; çıplaklık gerçekliği, artık bir kıyafetin erotik sıcaklığını bile barındırmayan ikinci bir tenle sarıp sarmalar. Cilt, insanın teniyle, kitabın tenidir; beden de yazı da cildin içinde saklanır. Kutsal olanın yırtılması cildin de yırtılmasıdır... Bencileyin yılın en önemli romanı Mukaddes Cildin Parçalanışı'nda Semra Topal, kutsal olanı yırtmaya, parçalamaya, soymaya davet ediyor kadınları. Tüm romanları logosentrik ve fallosantrik düşüncenin iflasının ilanı olan Topal, dişil bir dille yazar; konuşma-metin, düzen-kaos; anlamlı (akıllı)-anlamsız (delice) olan arasındaki ayrımı siler.
Yapısökümcü Fransız Feminizmi'yle gündeme gelen 'Ècriture féminine'e yakın durur Topal'ın yapıtları ve bu bağlamda gündemin bir başka tartışmasına -feminizm ile postmodernizmin birliktelik imkânına- götürür bizi: Şeyla Benhabib, Judith Butler, Nancy Fraser ve Drucilla Cornell'ın bir sempozyumda birbirlerini eleştirerek yaptıkları tartışmalardan oluşan Çatışan Feminizmler, öznellik, tarih yazıcılığı, etik, siyaset, dil gibi perspektiflere dair yeni sorular yöneltici, yönlendirici bir çalışma. Özellikle Drucilla Cornell'ın bütünlük adına konuşan her feminist projenin, egemen fantezilerin bir başka örneği olmaya mahkûmluğu konusundaki görüşleri hayli düşündürücü. Kitabın en problematik metinleriyse Judith Butler'a ait ki o postmodernizmin kadınların öznelliğini tehdit ettiği iddiasını ele alarak, hem 'kadın' kategorisi hem de feminist 'biz' kategorisi için öznelliğe sahip olmanın ne anlama geldiğini sorgular: "Feminist özne hangi dışlamalarla kurulmuştur? Dışlanan bu alanlar, feminist 'biz'in 'birliği'ni ve 'bütünlüğü'nü zayıflatmak üzere nasıl geri döner?" Yasanın bizi işgal ettiğini ama bizim de ona parodi ve taklit yoluyla gözdağı verebileceğimizi öneren Butler'ın, Gender Trouble 'ının yakında Metis Yayınları tarafından yayımlanacağı bilgisiyle birlikte "Antigone, belirli bir feminist siyaset türünün temsilcisi haline getirilebilir mi?" sorusunu irdelediği Yaşam İle Ölümün Akrabalığı'nın çevrimi de son ayların sürprizlerinden!

Sadizme ortaklık!
Temsil ile temsil edilebilirliğin, aile ile devletin, yaşam ile ölümün eşiğinde, normları zorlayan Antigone'nin kafa tuttuğu yapıların değişmesi için aşklarımızın, kayıplarımızın meşru ve tanınabilir olmasını belirleyen kavranabilirlik sınırlarının yeniden düşünülmesi gerektiğini tartışırken Butler; ataerkil toplumun iki cins arasındaki farklılıklara olan yaklaşımının, kadının temsiliyetini imkânsız kıldığını, doğru olanın bu farklılıklar üstünden bir yeniden yapılandırma olduğunu savunan Luce Irigaray ise Doğu ve Batı Arasında kitabında, aile kavramının geçirmesi elzem evrimini tartışıyor. Mimesis 'in Feminist Tiyatro özel sayısında Hélène Cixous kadınların "ataerkil aile yapısında tiyatronun kurban pozisyonuna" meydan okuması, "maruz kaldıkları sadizme ortaklık etmeyi" reddetmesi gerektiğine değinirken Jeanelle Laillou Savona, Fransız Tiyatrosunda Lezbiyenler: Homoseksüellikten Monique Wittig'in Tiyatroyu Lezbiyenleştirmesine başlıklı makalesinde lezbiyenliğin "feminizm tarafından yaratılan deneysellik atmosferine rağmen, nadiren ele alındığına, daha ziyade bastırıldığına" dikkat çekiyor.
Bir yere kadar kabul edilebilir bir tez, ancak lezbiyenler, lezbiyen kimlikleriyle politika yapmaya başladıkları 90'lardan itibaren feminizm ile son derece önemli ittifaklar kurdular. Üremeye dayalı cinsellik ve heteroseksüel ilişki dışındaki ilişki biçimlerini içselleştiren feministler, LGBTT gruplarıyla birlikte anayasanın eşitlik maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ibarelerinin eklenmesi için başvuruda bulundu; talep, tabii ki reddedildi ancak kadınlar farklılıkları içinde politik bir özne olarak beraber yürüyebildiler. Tıpkı Antalya Serbest Bölgesi'nde Fresenius Medical Care şirketine ait Novamed iş yerinde işverenin sendika ile toplusözleşme yapmak istememesi üzerine 448 gün grev yaparak zafere ulaşan kadın işçilerle feminist hareketin organik bir ilişki kurduğu gibi... Kadın dayanışmasının nasıl olması gerektiğine dair başka pek çok örnek 'kavga' verildi bu yıl. Pen Kadın Yazarlar Komitesi'nin kadın edebiyat tarihiyle kurduğu bağ ve bu bağla gelişen toplantılar dizisi bir ilk olma açısından takdire şayan iken erkek egemen sistemin kadınları 'adsızlaştırma' harekâtına karşı mücadele veren Duygu Asena'nın anısına Uluslararası Pen Türkiye Merkezi tarafından verilen ödülün bu yıl kaldırılarak yerine Halide Edip Ödülü konuluşu karşısında Amargi Kadın Kooperatifi ödülü sahiplendi. Reyhan Yıldız'ın hazırladığı, aralarında Cihan Aktaş, Oya Baydar, Fatmagül Berktay, İpek Çalışlar, Müge İplikçi, Şirin Tekeli ve Pınar Selek'in bulunduğu elli beş kişinin destek verdiği Duygu Asena'ya Saygı, Gücünüzü Bilin! adlı derlemenin yanı sıra Almula Merter, evlilik, cinsellik, bekaret, kürtaj, imam nikahı, feminizm gibi sorunları dile getirdiği kitabı Aslında Erkek Diye Bir Şey Yok'u Duygu Asena'ya ithaf etti.
"Türkiye'de askerler kadınlara cinsel taciz uyguluyor, işkence olsun diye evli kadınlara bile bekâret testi yaptırıyor" haklı açıklamasıyla bir yıl avukatlıktan men edilen İHD İstanbul Şubesi'nin eski başkanı, insan hakları eylemcisi Eren Keskin ve Kıbrıs'ta ırkçı faşist çevrelerin uyguladığı cinsel içerikli tacizlere, saldırılara maruz kalan Neşe Yaşın için de bir araya geldi kadınlar. Bir kadın edebiyatçı olarak dünyanın gidişatına dair söz söylemenin bazı insanlar için ne denli tahammülfersa olduğunu belirten Yaşın, yeni yayımlanan şiir seçkisiyle cümle kurmaya, 'çırılçıplak' yürümeye devam ediyor cesurca. Zamanında tutucu çevrelerce erotik bulunduğu için yargılanan lezbiyen şair Sappho Nedir Gene Deli Gönlünü Çelen'de tenin ve tinin birlikteliğini imlerken Ahmet Tüzün ile Yüksel Büyükuysal'ın hazırladığı Birhan Keskin Şiiri ve Ba üzerinden, tutkuyu kor gibi işleyen Keskin'in mısralarıyla 'susmak' istiyorum: Kendi sarmalında döndün, döndün/ Sanma ki daha dönmeyeceksin/ kalsan da bir yer için, aslında hep gidiyorsun.



2008 feminist kitaplıktan seçmeler
Çatışan Feminizmler
Judith Butler, Şeyla Benhabib, Nancy Fraser, Drucilla Cornell
Çeviren: Feride Evren Sezer, Yayına Haz: Özde Duygu Gürkan, Metis Yayınları.
Yaşam İle Ölümün Akrabalığı
Judith Butler; Çeviren: Ahmet Ergenç, Kabalcı Yayınevi.

Doğu ve Batı Arasında
Luce Irigaray, Çeviren: Nilgün Tutal, Ara-lık Kitap.
Açık Beden&Resimde Çapkınlık, Şiddet, Doğa ve Saplantı
Durmuş Akbulut, İstiklal Kitabevi.

Duvarların Arkasında-Müslüman Ülkelerde Kadın
Ayşe Böhürler, Timaş Yayınları.
Mukaddes Cildin Parçalanışı
Semra Topal, Agora Kitaplığı.

Bir Düş İçin Yaşayan Kadın Olympe
Maria Rosa Cutrufelli, Çeviren: Hande Loddo, Everest Yayınları.
Duygu Asena'ya Saygı, Gücünüzü Bilin!
Reyhan Yıldız, Erko Yayıncılık.

Karaoğlan Ak Güvercin Olup Uçtu Gitti...

16/6/2007 · Kategori: Deneme

Karaoğlan ak güvercin olup uçtu gitti...

E- Kolay; 13.11.2006

 

Demli çay... Bir yaprak kağıt...
Bir kurşun kalem... Bir şiir kitabı...
Mavi gömlek... Kasket...
Ve ak güvercinler...

Zarif bir üslup... Nezaket...
Berrak ve duru bir Türkçe...
Eş’e bağlılık... Ve romantizm...

O bir Kıbrıs fatihiydi.
Sosyal demokratların babasıydı.
Umudumuzdu....
Halkçıydı... Hakçıydı...
Mavi gömlekli, kasketli, alçak gönüllü,
laik düzen için her şeyini ortaya koyan
Türkiye’nin Karaoğlan’ıydı...

52 yılını verdiği siyaset hayatında
adı hiçbir dedikoduya,
hiçbir sû-istimal olayına karışmadı.

Sahip olduğu “Parti Genel Başkanlığı”,
“Başbakanlık” gibi çok önemli mevkilerini
kendisi, ailesi ve yakınlarının çıkarları için
asla kullanmadı.
Ölümlü dünyada mal hırsına
hiç kapılmadı.

 

O sadece halkına faydalı olmak adına hırslıydı.
Ama hiçbir zaman kişisel maddi hırs içine düşmedi.
İnandığı şeyler için savaş vermekten yılmadı.

Ülkesinin geleceği için ak umutlar besliyordu.
Ak güvercinler partisinin simgesi olmuştu.
Mitinglerde meydanları dolduran yüz binler,
mavi göğe ak güvercinleri salıyorlardı.

Kuşlar bana çocukluğumdan beri
inanılmaz bir özgürlük duygusu verir.
Gruplar halinde sıcak diyarlara göç eden
kuş sürülerini seyretmeye doyamam.
Birbirlerini bırakmadan, terk etmeden,
sürüden ayrılmadan, lider kuşun arkasından
uyum içinde uçarlar...

Onlara çocukluğumdan beri imrenirim.
Hatta kıskanırım.
İçimi hep kuş olup
uçmak arzusu doldurur.
Özgürlüğe kanat çırpmak,
uyum içinde uçmak
harika olmalı diye düşünürüm...

 

Ak güvercinler,
Ecevit’in dünya görüşünü, siyasini çizgisini,
özgürlükçü demokrasiden yana oluşunu
ne güzel anlatıyordu.

İlk düğünümün yapıldığı Boğaz’ın ve İstanbul’un
en güzel oteli “Tarabya Oteli”nde
ve aynı gün ki Altın Plaklarımı aldığım ödül törenime
boyumdan yüksek, kocaman
bir çiçek yollamıştı Başbakan Ecevit.

Kıbrıs çıkarması sırasında, ilk kocamla birlikte,
Akdeniz’deki Avrupa ülkelerini kapsayan
bir gemi gezisindeydim.
Yabancı ülkelerin gazetelerinde okuyorduk
Başbakan Ecevit’in Kıbrıs ile ilgili sözlerini...

Ve biz gemiyle İstanbul’a dönerken
Kıbrıs çıkartması yapılmış,
güvenlik nedeniyle
gemideki bayrağımız toplanmış,
yiyecek ve su stokunu idare etmek için
yemek mönüsüne ve
banyo yapmaya kısıtlama gelmiş,
gemide karartma geceleri
yaşamaya başlamıştık.
Güvertede sigara içmek bile yasaktı.

Yolcular olarak halimizden şikayetçi değildik.
Hatta, geminin siyah perdelerle kapatılmış salonunda
Karaoğlan için tezahürat yapıyor, marşlar söylüyorduk.

 

Gemimiz, Mora Yarımadası’nın güneyinde,
Yunan karasularına yakın bir yerlerdeyken
Deniz Kuvvetlerimizden gelen bir emirle durmuş,
verilen rota ile Türkiye’ye değil, güneye,
İskenderiye sahillerine rotayı çevirmiştik.

Günler sonra Türk jetleri eşliğinde
Türk karasularına girip, gemimiz
İskenderun limanına yanaştığında
hâlâ hem gemide,
hem de limanda karartma sürüyordu.

Kıbrıs Fatihi Karaoğlan Başbakanken,
İstanbul’un ünlü gazinolarından birinde
ünlü bir solistle ve değerli bir kadro ile birlikte
her gece programa çıkıyordum.
Çarşamba günleri “Kadınlar Matinesi”,
Pazar günleri de “Halk Matinesi” vardı.

Ama her Pazartesi, Salı,
Perşembe ve Cuma günleri
sabah ilk uçakla Ankara’ya uçup,
havaalanından dosdoğru
Ecevit’in parti binasına gider,
akşam uçağıyla geri dönüp,
programıma yetişirdim.

Akşama kadar Ecevitlerle birlikte Ankara’da
Kavaklıdere’den Çankaya’ya çıkan
cadde üzerindeki bir sokakta bulunan
parti binasında kalır,
kâh Bülent Ecevit’in odasında onlarla oturur,
onlar karı-koca çalışırken, telefonla konuşurken,
masasının kenarındaki koltukta,
elimden geldiğince faydalı olabilmek için
bana söyleyeceklerini beklerdim.

 

Hatta birkaç kez balkona çıkıp,
binanın önünü dolduran ve
“Halkçı Ecevit” diye tempo tutan halkı
birlikte selâmlamıştık.

Bülent Ecevit gerçekten
son derece alçak gönüllü bir kişiliğe sahip,
kimseleri kırmamaya çalışan bir siyasetçi,
çevresindeki herkese son derece değer veren
nazik bir parti lideriydi.

Kendi fikirlerine ters düşen liderlerle konuşurken bile,
nezaketinden asla vazgeçmezdi.
Türk siyasetine ve insanların arasındaki konuşmalara
“Sayın” diye hitap etmeyi, Bülent Bey sokmuştur.

Bülent Ecevit’in elinden sigarası, önünden de
demli çay bardağı eksik olmazdı.
O yıllarda ben de sigara içiyordum.
Zaten çaya da bayılırım.
Bazen de çaylı, sigaralı sohbetler yapardık.

Hayvan sevgimiz, insan sevgimiz,
olaylara duygusal yaklaşımlarımız,
sansüre karşı olan, özgürlükçü fikirlerimiz,
sosyal demokrasiden yana oluşumuz gibi
pek çok ortak noktamız vardı.

 

Aşık olmak, sevmek
benim için vazgeçilmezdir.
El-ele yürüyenleri gördüğümde
her zaman içim hoplar,
yüzüme bir gülümseme yayılır.

Ecevitler her zaman el eleydi.
Onları böyle görmek
içimdeki aşk ateşini körüklerdi.
İstanbul’a döndüğümde,
sevgilimle bir araya geldiğimizde
hemen elini tutar, bırakmazdım.

İki kez evlendim, bir çok sevgilim oldu.
Onlarla hep el ele tutuştuk ama
hiçbir zaman gıpta ettiğim
Ecevit çiftinin yaşadığı
aşkı yakalayamadım.

Çünkü onlar bambaşkaydı.
Ayrılmaz bir bütün gibiydiler.

Seçim öncesi konuşmalar için
Türkiye yollarını kat ederken
yorgun düştüklerinde,
hep birbirlerinin omzuna
başlarını dayayıp uyurlardı.
Bitip tükenmeyen aşkın
sembolü gibiydiler...

 

Sekiz yıl milletvekilliği yapmış olan
adli tıp doktoru profesör bir baba ve
ressam bir annenin tek çocuğu olan Bülent Ecevit ile
İstanbul Amerikan Koleji’nde sınıf arkadaşı olan
Rahşan Aral’ın aşkları taa okul yıllarında başlamış...
Aşıklar, 1946’da evlenmişler.

60 yıl boyunca, Bülent beyin
karısına yazdığı romantik şiirlerle,
birlikte paylaştıkları
Zincirbozan’daki göz altı günleriyle,
meydanlardaki, seçim sandıklarındaki
zaferlerle ya da bozgunlarla
ama hiç fire vermeden
aşkla, sevgiyle
lu dolu yaşanmış bir evlilik...

Ankara Oran Sitesi’ndeki mütevazı evlerinde
şair, yazar, gazeteci, siyaset adamı,
parti genel başkanı, Başbakan Bülent Bey,
asla vazgeçemediği daktilosunda yazılarını yazarken,
Rahşan Hanım sevgili kocasına çaylar demlemiş...
Birlikte siyaset konuşmuşlar...
Birlikte halka ne gibi hizmetler
sunabileceklerini tartışmışlar...
Siyasetçi ve gazeteci dostlarını
mütevazı evlerinde ağırlamışlar...
Bahçelerindeki güvercinleri beslemişler...

 

5 Kasım 2006'ya dek sürmüş bu aşk...
Taa ki ölüm onları ayırana dek...

83 yaşında... Sabahın ayazından,
akşamın soğuğuna kadar
o yaşta olmayı bırakın,
daha genç yaşta olsanız bile,
8 kilometre yol yürür müydünüz
sevdiğinizin ardından?...

Bu, bence aşkın, sevginin
büyüklüğüne bağlıdır diye düşünüyorum.

Ben yürür müydüm?
Bilmem.........
Sevgiyi, hak etmek zordur ...
Belki hak eden olsaydı
yürürdüm... kim bilir...

*** FÜSUN ÖNAL***
fusunonal@e-kolay.net

Tüm Yazılar, İncelemeler, Notlar / Ali ŞAHİN

8/6/2007 · Kategori: Deneme

TÜRK EDEBİYATI İÇİN BİR TAKVİM ÇALIŞMASI TASLAĞI / ALİ ŞAHİN

RIFAT ILGAZ 2006 KASTAMONU SEMPOZYUMU / YAZILAR-YANKILAR...

RIFAT ILGAZ 2006 KASTAMONU SEMPOZYUMU / YAZILAR-YANKILAR... >>>

ESİNTİLER / 2006 YAZILARIM

ESİNTİLER / 2006 YAZILARIM >>>

ORHAN PAMUK, NOBEL MOBEL ÜSTÜNE / ALİ ŞAHİN

YAZILAR

izmir_kemeralr_.jpg

Biraz "Esin"... Biraz da "Ti"

 

"ŞİİR YAZMA"NIN GÜÇLÜĞÜ ÜZERİNE BİR DENEME / Ali ŞAHİN

SUAT DERVİŞ'İ ANARKEN / Ali ŞAHİN

SABAH OLUR GÜNEŞ DOĞAR / ANI / ALİ ŞAHİN

ÖYKÜ VE ROMANIMIZDA İKİ ÖNEMLİ YAZAR VE İKİ ÖNEMLİ ÖDÜL / ALİ ŞAHİN

RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / İNCELEME / ALİ ŞAHİN

GÜNLÜKTEN YAPRAKLAR / ANI / ALİ ŞAHİN

"GURBET YAVRUM"DAN "KANAL BOYU"NA AYSEL ÖZAKIN/ DEĞİNİLER / Ali ŞAHİN


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TAŞKÖPRÜ'DE YEREL BASIN / ALİ ŞAHİN

EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNLÜK / ALİ ŞAHİN

DEĞİNMELER 5 / ALİ ŞAHİN

DEĞİNMELER 4 / ALİ ŞAHİN

DEĞİNMELER 3 / ALİ ŞAHİN

DEĞİNMELER 2 / ALİ ŞAHİN

DEĞİNMELER 1 (KANDEMİR KONDUK OLMASAK DA "ONA BUNA DOKUNDUK...") / ALİ ŞAHİN

BENDEKİ RIFAT ILGAZ / ANI / ALİ ŞAHİN

BATI KARADENİZ SAHİLLERİNDEN FESTVAL İZLENİMLERİ / GEZİ - İZLENİM / Ali ŞAHİN

10. CİDE RIFAT ILGAZ SARIYAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ'NDEN İZLENİMLER / Ali ŞAHİN

CUMOK KASTAMONU KONFERANSI İZLENİMLERİ / ALİ ŞAHİN

 

DOSYALAR

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 1 (1872- 1929)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 2 (1930- 1949)/ Ali ŞAHİN


Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 5 (1960- 1969)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979) / ALi ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
Taslağı 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
-Taslak- 8 (1990- 1999) / Ali ŞAHİN

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini
-Taslak- 9 (2000- 2006) / Ali ŞAHİN

2004'TE ROMAN
Ali ŞAHİN

2005'TE ROMAN
Ali ŞAHİN

2006'DA ROMAN
Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 1 (1867- 1929)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 2 (1930- 1939)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 3 (1940- 1949)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 4 (1950- 1959) / Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 5 (1960- 1969) / Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 6 (1970- 1979)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini 7 (1980- 1989)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 8 (1990- 1999)/ Ali ŞAHİN

Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Öykü Kitapları Zamandizini -Taslak- 9 (2000- 2006)/ Ali ŞAHİN

2004'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN

2005'TE ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN

2006'DA ÖYKÜ KİTAPLARI
Ali ŞAHİN

27 MAYIS 1960: İKİNCİ CUMHURİYETİN KÜLTÜ...

30/5/2007 · Kategori: Deneme

27 MAYIS 1960: İKİNCİ CUMHURİYETİN KÜLTÜ... Metni büyültün Metni küçültün 

Süngünün anımsattıkları

FEZA KURKÇÜOĞLU

fezakurkcuoglu@birgun.net

Bugün 27 Mayıs... 47 yıl önce Demokrat Parti iktidarına karşı askerlerin yönetime el koydukları gün... 27 Mayıs 1960, bazılarına göre; Ak Devrim', 'İkinci Cumhuriyet', 'İhtilal'... Bazılarına göre de 'Darbe', 'Cunta'...

O günü nasıl adlandırırsanız, adlandırın bir gerçeklik var ki değişmiyor: Belki de bir darbeyi bayram olarak kutlayan tek ülke olduğumuz... Bu yazıda, 27 Mayıs i960 ile başlayan süreç demokrasiye geçene kadar ve elbette daha sonra da yakın tarihimizin mutlaka incelenmesi gereken yıllarına damgasını vuran 27 Mayıs nesnelerinden, bir kültten söz edeceğiz.

27 Mayıs'tan hemen sonra başlayan 'kutlama gösterileri' uzun süre devam edecekti. 'Diktatörler' olarak adlandırılan Demokrat Parti yöneticileri tutuklanmış ve Yassıada'da yargılanmaktaydı. Ülkenin dört bir yanında özellikle gençlerin, Menderes iktidarına karşı düzenlediği mitingler yapılmakta, baskı döneminin adeta 'intikamı' alınmaya çalışılıyordu.

İşte o mitinglerden biri... Ankara'da 21 Haziran 1960'da düzenlenen miting gençliğin sevinicini yansıtan 'yaratıcı' dövizlerle süslenmişti: 'Son 10 Yılın Filmleri', 'Hürriyet Zaferi - Başrolde: Türk Halkı', Hürriyet Film, 'Kalpazanın Sonu - Başrolde: Hassan Tatari, Darp Film', Tokyo Canavarı -Başrolde: Fil Hamdi, Barbara Film', 'Ben Bir Katildim - Başrolde: Berbat, Mason Film'...

Sadece mitingler değildi elbette renkli olan... O yıl çok sayıda 27 Mayıs üzerine Türkçe ve çeşitli yabancı dillerde çok sayıda kitap, broşür, plak, pul, fotoğraf albümü yayınlandı. Hisse senedinden sigaraya kadar birçok '27 Mayıs' nesnesi üretildi...

Marşlar, türküler... peş peşe geldi. 'Halk aşığı' Şemsi Yastıman'ın geliri hazineye bırakılan 'Halk Dilinden 27 Mayıs Destanı' kitapçığı bunlardan biriydi:

Hadiseler değiştirdi modayı Size tahsis ettik Yassı Ada'yı Orada sökmüyor akraba, dayı Vaktinde size çok itibar oldu.

Plaklar demiştik... İşte, bir plak: 'Salute to the Second Turkish Republic' yani 'İkinci Cumhuriyeti Selamlarken' ismini taşıyor. O yılların modası kartona basılmış bu plağın birinci yüzünde İstiklal Marşı, ikinci yüzünde ise Gazi Osman Paşa Marşı bulunuyordu. Kısacası, yaşamın içinde yaşayan bir olgu haline gelmişti 27 Mayıs...

İKİNCİ CUMHURİYET

Gelelim şu 'İkinci Cumhuriyet' meselesine... 27 Mayıs, o dönemde 'İkinci Cumhuriyet' olarak adlandırılır. Kavramsal olarak bu olguyu ne denli hak ettiği tartışmasına girmiyoruz. 27 Mayıs'ın ardından 28 Haziran i960 tarihinde yayınlanan

Sır dergisindeki 'Millet, İkinci Cumhuriyet Ahlâkı' başlıklı yazıda şöyle deniyordu:

"Bencilliğe, ve sorumluluğu temel ittihaz eden bir 'Osmanlı ahlâkı'nın yerine, Türkiye Milli Birlik Komitesi; müsamahayı, sevgiyi ve sorumluluğu ittihaz eden bir 'İkinci Cumhuriyet Ahlâkı' kurma yolundadır. İkinci Cumhuriyet ahlâkının düşünce vasatını elbette aydınlar teşkil edecektir. Bir Milli Birlik Komitesi üyesinin dediği gibi aydınların artık 'Nemelazım köşesinden çıkıp vazife meydanına gelmeleri lazım'dır."

Ancak Sır dergisinin dediği gibi yaşanmadı hayat. Gerçi aydınlar ellerini taşın altına koydular ama önce 12 Mart ardından 12 Eylül darbeleri buna izin vermedi...

Bence, 1990'h yıllardan beri liberal görüşlü aydınlara boşuna saldırılıyor: 'İkinci Cumhuriyetçiler' diye... Onlar bu duruma göre olsa olsa 'Üçüncü Cumhuriyetçiler' olabilirler!

Biz yine 27 Mayıs kültüne dönelim. Kült demekteyiz, çünkü bu denli yaşamın içine giren ve uzun yıllar 'dokunulmazlığı'nı koruyan bu duruma başka bir ad bulamıyoruz. 27 Mayıs nesnelerine, 'hatıra' amaçlı görünen bu nesnelere tablolar, heykeller de eklendi. '27 Mayıs İnkilabı Hazineye Yardım Hatırası i960' plaketli küçük Atatürk büstleri satışa çıkarıldı. Büyük ölçekli heykellerde yapıldı. Örneğin Sadi Çalık'ın İzmir'de yaptığı '27 Mayıs Devrim Anıtı' bunlardan biriydi. Bu heykel 1980'lerde kaldırılarak yerine Atatürk -İnönü heykeli konulacaktı.

Bir başka heykel daha vardı: Taksim Meyda-nı'nın ortasındaki süngülü heykel. Gerçi buna heykel demek ne denli doğru bilemeyiz ama meydanın ortasında süngüye sarılı defne yapraklarıy-la süslü bu heykel de 1980'lere kadar İstanbullularla birlikte yaşadı. 27 Mayıs'ı unutanlar için özel bir hatırlatma: Unutma, süngü burada!..

Burada bir parantez açalım. Süngü, sadece Taksim Meydanı'ndaki heykelde kullanılan bir imge değildi. 27 Mayıs'ı anlatan, simgeleyen bir çok amblem, karikatür hep süngülü idi...

Taksim Meydanı'ndaki heykele dönelim. Eğer, yine aynı duruma getirirseniz ülkeyi, "bir gece ansızın gelebiliriz..." mesajını içeren bu heykel, 1960'dan sonraki ikinci darbe olan 12 Eylül yönetimince yerinden kaldırıldı. Elbette sadece heykel değil... 1963 yılında Meclis'te kabul edilen bir yasa ile '27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramı' da kaldırıldı. 17 Mart 1981 tarihinde kaldırılan 27 Mayıs Bayramı'nın kaldırılma gerekçesi 'çok bayram var' olarak açıklandı. Darbeci, darbeciyi sevmezmiş!..

DEVRİM OTOMOBİLİ

Bilinen bir hikâye ile bitirelim yazıyı: 'Devrim Oto-mobili'nin hikâyesi ile... 27 Mayıs'tan sonra Devlet Başkanı Cemal Gürsel tarafından yerli bir otomobil üretilmesi istenir. 23 mühendis bu işle görevlendirilir. 29 Ekim 1961'de yapılacak olan Cumhuriyet Bayramı törenine yetiştirilmesi istenilen otomobil için Eskişehir Demiryol Fabrikalarında çalışmalara başlanır. Yerli malzeme ile bir değil üç otomobil üretilir. 'Devrim' adını taşıyan otomobillerden ikisi krem biri de siyah renklidir. Eskişehir'den trenle Ankara'ya getirilen otomobiller alelacele törenin yapılacağı Hipodrom'a getirilirler. Ancak bir sorun vardır. Güvenlik nedeniyle trene benzin depoları boş olarak bindirilen otomobillere benzin ikmali yapılmasına izin bile verilmeden tören başlar. Cemal Gürsel, siyah 'Devrim' otomobiline biner. 'Devrim' yüz metre gider ve sonra durur. Gürsel nedenini sorar. "Benzini bitti..." yanıtına sinirlenerek: "Garp kafasıyla araba yapıyorsunuz, ama Şarklı olduğunuz için benzin koymayı unutuyorsunuz" diyerek iner. Ve 'Dev-rim'in yolculuğu ancak yüz metre sürer. Unutulur gider. Oysa 1970'lerde 'büyük sükse' yapan ilk yerli otomobil Anadol'dan yıllar önce üretilmiştir! Devlet Başkanı'nı yarı yolda bırakmanın cezası ağır olur...

27 Mayıs'tan sonra gelen darbeler Allah'tan böylesi bir kült oluşturmadı. Yoksa nice olurdu halimiz!..

"Cevizdere'de" öyküsü üstüne bir çözümleme

THKPC'nin iki lider ismi Mahir Cayan ve Hüseyin Cevahir, İstanbul Kartal'da bir evde kuşatılırlar. Evde bulunan Sibel Erkan isimli bir genç kızı rehin alan Cayan ve Cevahir, 51 saat süren kuşatmanın ardından yakalanırlar. 1 Haziran 1971 Salı günü düzenlenen operasyonda Hüseyin Cevahir ölü olarak, Mahir Ça-yan'da yaralı olarak "ele geçerler"...

Arkadaş çevresinde sanat ve edebiyat ile yakından ilgilenen, okuyan, yazan biri olarak tanınır Hüseyin Cevahir. İşte, Hüseyin Ceva-hir'in 1969 yılında Bilge Karasu, Ahmet İnam, Bilgin Adalı, Selim İleri, Hüseyin Cöntürk gibi isimlerin yazdığı, Halûk Aker tarafından çıkarılan edebiyat dergisi Yordam'da yayınlanan Halûk Aker'in "Cevizdere'de" öyküsü üzerine yazdığı yazıdan bir bölüm...

"Halûk Aker, yedek-subay öğretmenliğini Adıyaman'ın bir köyünde yaptı. Bu yaşantısı giderek yazıları, şiirleri, öyküleri üstünde önemli bir etki yarattı. Ömrünün iki yılını doldurdu Adıyaman'ın Terman köyü. "Cevizdere'de" öyküsü de köyünün durağan ve sessiz yapısındaki bir bölümle başlıyor. (...)

Şimdiki anla geçmiş ve gelecek arasında hep varolan bağlantının -karmaşık ve değişken zaman kavramının-egemen olduğu üçlü süre birliğinden örneklemeler görüyoruz. "Bekledim seni" ünlemesi kendi ağzından çıktığı anda bir başkasının ağzına giriyor ve hiç beklemeden ordan da çıkmaya başlıyor. Ama acı, sitem ve sevgi dolu sözcükler dökülüyor ikinci ağızdan. Buna aldırmıyor birincisi. Di'li geçmiş zamanla bir üçüncüyü beklediğini ansıyor.

Yeniden köydeyiz. Yeşil buğdayların anlatımı. İnsanın içine serinlik getiren buğday tarlaları. Sararmaya, olgunlaşmaya, ürün vermeğe büyüyen. Paradoks. Serin buğday ve ısıtan güneş. İkisinin bağlantıları. Bu bağlantı gelişiyor. (...)

Cevizdere'ye bir kez daha gidiliyor. Artık sonbahar. Buğdaylar toplanmış. Her şey sararmış, yaşlanmış, eskimiş.

Dönüş. Yol. Yol bizde en belirgin anlamını kamyonların üstündeki yazılarda bulmuş. Yazar da esinlenmiş bu anlamdan. "Ömür tükenir, yollar tükenmez."

Öykünün bir başka ilginçliği acıyla başlaması, acıyla bitmesi. Bu, sondan bir önceki paragrafta köylülerin iş dönüşü yorgunluklarında somutlaşıyor.

"acı yayılıyor... acıyla geçiyoruz."

Birgün, 26/05/2007

« Önceki :: Sonraki »