Kedilerin Farkı... Orhan Erinç - Geçmişten Geleceğe

19/10/2008 · Kategori: Fikra

Orhan Erinç   - Geçmişten Geleceğe

Kedilerin Farkı...

Pazartesi günü çıkan Sansür Yok Ama Mantığı da Yok mu?” başlıklı yazıda, sansürü kapsamlı biçimde tanımlayan bir belgeyi aktarmış, günümüzle benzerliğini irdelemeyi de okurlarımıza bırakmıştım.

Bir arkadaşım benzerlik olmadığını söyledi. Gerekçesi de gayet tutarlıydı:

O dönemde sansür vardı. Yasaklanan haberler ve sözcükler kapsamında olanlar sansür görevlileri tarafından çıkarıldığı için sorun yaşanmıyordu. Olsa olsa gazetenin ya da yazarının sabıkasına bir çentik daha atılıyordu.

Şimdi öyle mi? İhbarcılar kol geziyor. Siyasetçiler de suçlama fırsatını yakalamanın öfkeli mutluluğuyla demediklerini bırakmıyorlar. Hedef gösteriyorlar ve genelde de başarılı oluyorlar. Hafiyelik bile modernleşip telekulak oldu.” “Haklısın demenin dışında, itiraf edeyim ki yanıt bulamadım.

***

Bugün de Orhan Veli Kanıkı (1914 - 14 Kasım 1950) misafir ediyorum. Kedi muhabbetine katkısı da cabası...

Önce Kuyruklu Şiir”:

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

Benimki aslan ağzında;

Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim;

Kolay değil hani;

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Sonra da ölümünden 10 ay önce Yaprak dergisinde yayımlanan Cevapşiiri.

Açlıktan bahsediyorsun;

Demek ki sen komünistsin.

Demek bütün binaları yakan sensin.

İstanbuldakileri sen

Ankaradakileri sen...

Sen ne domuzsun, sen!”

Yine benden bu kadar. Gazetelere bakıp günümüzle karşılaştırarak irdelemek sizlere düşüyor.

***

Terör ve teröristlerle mücadele etmek, Türkiyenin de kabul ettiği uluslararası belgelere göre devletlere ana sütü gibi helal bir hak.

Ama demokratik hukuk devleti tanımı bizdeki gibi kitapta kalakalmış olmayan ülkelerde uygulanan biçimiyle...

Bizde de terörle mücadele için çıkarılmış yasalar var.

O yasalara göre, aralarında gazetecilerin de yer aldığı çeşitli mesleklerden yurttaşlar da terörist tanımı kapsamında.

Kürt asıllı yurttaşlarımızla ayrılıkçı teröristleri aynı kaba koyanların mantığını yansıtan tasarılar, sıradan yurttaşları da kapsayacak biçimde yasalaşıveriyor.

Türkiyenin iç ve dış güvenliğinden sorumlu tutulan kurumlar (asıl sorumlunun siyasi iktidar olduğunu unutmayalım) gözaltı süresinin uzatılmasını istiyorlar.

Gerekçeleri de açık.

Kuş uçmaz kervan geçmez yalçın dağların tepesinde yakalanan ya da teslim olan teröristleri cumhuriyet savcılarına götürmek, hem görevlilerin sayılarının azalmasına neden oluyor hem de belirlenmiş olan süre yetmiyor.

Ne yapmak gerekli? Doğal olarak süreyi uzatmak.

Ama bizim siyasetçilerin aklına isteğin sınırlı gerekçesi yatmıyor. Bir başka deyişle, fırsatını bulup kendilerinin terörist konumunda tanımladıkları kişileri de kapsam içinde bırakmama yollarını arıyorlar.

Ortam zaten müsait ve kendi yandaşlarına dokunacak bir yanının da şimdilik bulunmadığını düşünüyorlar.

Fikir suçuna hapis yetmiyor ki gözaltı sürelerini arttırarak hoşlanmadıklarını daha kolay kodese atmanın yollarını bulmanın mutluluğunu yaşıyor olabilirler.

Ama Türkiyeyi her gün biraz daha zor yaşanır duruma getirdiklerinin ayırdında olmadıkları da ayrı bir gerçek...

oerinc@cumhuriyet.com.tr

17 Ekim 2008 - Cumhuriyet

50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı

30/9/2008 · Kategori: Fikra

 

50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı


50’lerin siyasi düellosu: İspat hakkı

AVNİ ÖZGÜREL
YORUM / 28/09/2008

Geçtiğimiz hafta Türkiye TV ekranları önünde bir tartışmaya kilitlendi: Kılıçdaroğlu- Fırat tartışması...
Dengir Mir Mehmet Fırat’ın muhatap olduğu yolsuzluk, kaçakçılık, nüfuz suistimali gibi ağır suçlamaların ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkmasına basının ‘düello’ denilmesi elbette sebepsiz değil; zira siyasi tarihimizde böylesi bir tartışmanın örneği yok... Geçmişte olanlar yazılı basında süren demeç savaşı ya da Turgut Özal’la Necdet Calp’in televizyonda Boğaz Köprüsü gelirlerine dayalı pay senedi satışı yapılıp yapılamayacağı örneğinde olduğu gibi hizmet tartışmalarıydı.
Siyasi tarihimizde bana göre en sert ve sonuçları bakımından da önemli olan tartışma konusu İspat Hakkı meselesiydi.
1950’de ve 1954’te ardı ardına iki seçim kazanmış olan Demokrat Parti ve Başbakan Adnan Menderes’in siyasi hayatında dönüm noktası olan ‘ispat hakkı’ ekonomik daralma
sebebiyle hükümetin kurduğu ‘Döviz Tahsis Komisyonu’nun çalışmalarından kaynaklandı.

Yolsuzluk suçlaması yasaktı
Demokrat Parti’yi bölünmeye sürükleyen gelişmelerin temelinde eski Ceza Kanunu’nun 481. maddesi yatıyordu. Buna göre gazeteler bir kimseyi yolsuzluk, hırsızlık v.s. sebeplerle suçlama hakkına sahip değillerdi. Bu iddialarını kanıtlayacak belgelere sahip olsalar bile bunların yayımlanması mümkün değildi. Tek parti döneminde toplumda infial doğurması muhtemel skandalların önünü kesmek amacıyla çıkarılan yasanın istisnası devlet memurlarıydı. Memur ve müstahdemler hakkında bir suçlama söz konusu olduğunda iddianın ispatı, delillerin ibrazı mümkündü. Siyasetçilere gelince 1949’da Yargıtay onların devlet memuru sayılamayacağına dair verdiği kararla siyasetçileri ‘hakkında belge açıklanamayacak kişiler’ sınıfına sokmuştu...
Döviz Tahsis Komisyonu konusunda ise talepte bulunan ama tahsis alamayan iş adamlarının ihbarları, bu konuda elde edip sundukları belgeler vardı elde. Beş bakandan oluşan komisyonda görevli bazı bakanların tahsislerden yüzde 10’a varan oranda komisyon aldıkları söyleniyordu. Demokrat Parti’nin hırçınlığı iddiaları gündeme taşıyan gazeteleri hatta bu gazeteleri basan matbaaları kapatmaya kadar vardı. Başbakan ve çevresindeki kadro milletvekili ve bakanların sıradan devlet memuruyla aynı şekilde mütalaa edilmesine karşıydılar. Menderes ‘Buna izin verdiğimiz takdirde hakkında suçlamada bulunulan bir siyasi iddialar asılsız çıksa dahi lekelenmiş olacaktır Zira delillerin toplanıp değerlendirilmesi bir-iki günde yapılacak iş olmadığından, gerçek ortaya çıkana kadar suçlanan kişi zan altında kalacaktır..’ diyordu.

Demokrat Parti’li basın
Bilinen o ki 1949’da Zafer Gazetesi’nin yayına başlamasına kadar Demokrat Parti kendisini destekleyen bir yayın organına sahip değildi. Sadece bazı gazetelerin ya da gazetecilerin münferit desteğine dayanıyordu.
Menderes’i kendisine yakın bir basın ortamı oluşturmak konusunda kararlı hale getiren sebep de CHP’nin resmi yayın organı olan Ulus Gazetesi’nde karikatürist Ratip Tahir Burak’ın hükümet üyelerini dansöz, muhtelif hayvan ve yaratıklar şeklinde gösteren çalışmalarıydı. DP iktidarının ilk gününden itibaren başlayan bu üslup Menderes’i yeni bir basın kanunu hazırlamaya sevk etti.  Buna göre gazete sahipleri, başyazarlar, yazıişleri müdürleri, makale yazarları ve siyasi muhabirler için yüksekokul mezunu olma şartı getirildi. Gazeteciler eğitim durumlarını gösterir belgeleri ilgili mercilere vermek zorunda bırakıldılar..  Daha sonra bu da yetmedi gazete kâğıdına büyük oranlarda zamlar yapılmaya başlandı. Menderes 1957 seçimlerinde partisinin oy kaybını basının aleyhte tavrına bağlıyordu zira.  Gazeteler ebat ve sayfa sayısını sınırlamak zorunda bırakıldı, seçim dönemlerinde muhalif basın kâğıt ve mürekkep bulmaz hale geldi. Nihayet o dönemde gazeteleri ayakta tutan tek sağlam gelir kaynağı olan resmi ilan hükümet yetkisine alındı. İktidar istediği gazeteye ilan musluğu açıp istemediğine kapatır konuma geldi.

‘Kaderimi ellerinize bırakıyorum’
Rahatsızlık o boyuta tırmandı ve tutuklanan gazeteciler meselesi öylesine dal budak sardı ki Demokrat Parti içinde bazı milletvekilleri hükümeti, hatta doğrudan Başbakan Adnan Menderes’i suçlamaya başladılar. İstedikleri ‘hükümetin manevi şahsiyeti aleyhine’ suç işledikleri iddiasıyla mahkûm edilen gazeteciler için ispat hakkı istemekti. Ancak Menderes bunu kabul etmedi.. İspat hakkı isteyen milletvekillerinden dokuzunu partiden ihraç etti. Bunun üzerine 10 milletvekili istifa ettiler. Ancak krizlerin ardı arkası kesilmedi. Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı hakkında verilen gensoru DP Meclis Grubu’nu patlama noktasına getirdi. Bütün kabine toptan istifa etti. Ve Menderes kürsüye çıkarak ‘ Siyasi kaderimi sizin oylarınıza terk ediyorum’ şeklinde dramatik bir konuşma yaparak durumu toparladı. Onun teşekkür için kürsüye çıktığında heyecan içinde aşırı sözler sarf ettiği ‘Dilerseniz hilafeti bile getirebilirsiniz dediği’ ünlü konuşma budur.

Baykal Kapıyı Araladı / Murat YETKİN

3/4/2008 · Kategori: Fikra

Baykal kapıyı araladı

Murat Yetkin

CHP lideri Baykal, siyasi krizi aşmak için Başbakan Erdoğan'ın güven uyandıran, sözde kalmayan bir adım atması halinde, üzerine düşeni yapacağını söyledi. Baykal'a göre AKP, MHP'nin tuzağına düştü

Radikal'e konuşan Baykal'dan AKP'ye: Yeni bir başlangıç lazım

03/04/2008 (2311 kişi okudu)

CHP lideri Deniz Baykal, yaşanan krizin aşılması için Başbakan Tayyip Erdoğan'ın güven uyandıran, sözde kalmayan bir adım atması halinde, kendisinin de üzerine düşeni yapacağını söyledi. Bu karşılıklı adımların ne olduğunu konuşmak için henüz erken olduğunu söyleyen Baykal, "Daha yapılan hataların kabul edilmesi noktasına gelinmedi. Kolay iş değil. Bu sorunu Erdoğan yönetimindeki AKP ortaya çıkardı. Bu sorunu aşmak lazım. Yeni bir başlangıç lazım" diye konuştu.
CHP lideri Baykal'ın Radikal'in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

  • "Türkiye'nin bugün yaşadığı sıkıntının altında AKP-CHP sürtüşmesi yatmıyor. Yatsa, parti yetkililerimiz bir araya gelir sıkıntıyı aşarlardı. Sorun, AKP'nin Anayasa ile probleminin olması. Siyasetin subapları yaratılan fiili durumla tıkanınca yargı devreye girdi. Yargıyı rahat bırakmak lazım. Sorun, yargının engellenmesiyle çözülmez."

    'Siyasetin supapları tıkanınca'

  • "Krizin aşılması için AKP açısından yapılacak iki şey olduğu görülüyor. Birincisi, AKP anlayışına göre Anayasa değiştirilir. Bu yapılabilir, ama bu krizi rahatlatmaz, bana göre derinleştirir. İkincisi, AKP Anayasa ile ilişkisini gözden geçirir. Bakın hâlâ kimse çıkıp laikliğe karşı odak değiliz bile demiyor. Başbakan daha dünkü (önceki günkü) konuşmasında 'Konuşup da ek iddianameye delil vermeyin' diyor. Burada sorun siyasetle yargının karşı karşıya getirilmesindedir."
  • "Siyasetin sübapları birkaç yerde tıkandı. Vatandaşın yüzde 47 oy desteğini anlayışla kullanamadın. Kendi gündemini dayattın. Cumhurbaşkanlığı seçiminde niye AKP'nin üç kurucusundan birini aday gösteriyorsun? Siyasette gençlik dinamizmini yaşayan bir üyeni niye alıp cumhurbaşkanlığına atıyorsun? Süleyman Demirel, Turgut Özal deneyimli çağlarında çıktılar oraya. Şimdi orada iddianame ile suçlanan bir cumhurbaşkanı var, şimdi uzlaşma diyorsun."

    'Erdoğan, söylediğini yapsaydı'
    Baykal bu noktada, Erdoğan ile Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda aralarında geçen görüşmeye şöyle atıfta bulundu:

  • "Oysa cumhurbaşkanlığı konusunda başta uzlaşabilirdik. Erdoğan bana telefonda cumhurbaş-kanlığı konusunu aramızda konuşmak istediğini söylemişti oysa. ('Hangi telefonda, ne demişti?' sorusu üzerine) Seçimi kazanmasından sonra Başbakan beni aradı. Hayırlı olsun dedi. Türkiye'nin önünde önemli konular olduğunu, bunların çözümü için Meclis'te birlikte çalışacağımızı, bunların arasında cumhurbaş-kanlığı seçimiminin olduğunu, bu amaçla ziyaretimize geleceğini söyledi. Ben de bunu duyduğuma memnun oldum, hayırlı olsun deyip kapattık."

    'MHP'nin tuzağına düştü'

  • "Ama sonra Bahçeli çıkıp 'Sen istediğini seçersin' deyince kapıldı, MHP'nin tuzağına düştü. Sadece bu konuda değil, daha sonra türban konsuunda da düştü ya... Bahçeli 'Sen seçersin' deyince bizimle konuşmaya gerek olmadığını düşündü herhalde. Ziyaretime de gelmedi, cumhurbaşkanlığı konusunu da açmadı. Uzlaşma o noktada olsaydı, bugün bu noktaya gelinmezdi."

    'Benim de ziyaret borcum var'
    Baykal'a bu noktada AK Parti çevrelerinde de Baykal'ın görüşmeye, uzlaşmaya niyeti olmadığına kanıt olarak, Erdoğan'ın yeni CHP binasını ziyaret amacıyla kendisine geldiği, ama Baykal'ın yeni AK Parti binasını ziyaret etmediğinin söylendiğini hatırlatınca şunları söyledi:

  • "O ziyaret, benim söylediğim, cumhurbaşkanlığı kartları henüz açılmadan yapılacak konuşma ziyaretinden tamamen ayrı. Ama bu söylenen doğru. Benim de bir ziyaret borcum var, o konuda haklılar. Belki şu koşullarda olmaz, ama daha rahat bir koşulda, uygun olunca o ziyareti yaparım."

    'Keşke bu noktaya gelinmeseydi'

  • "Keşke bu noktaya gelinmeseydi. Gelinmemesi için çok uyardık. Şimdi çıkıp 'Baykal önceden biliyordu', ya da 'CHP-Yargı işbirliği' gibi sözler söylüyorlar. Bunlar çocukça sözler. Ne alakası var? Türkiye'de biraz tarih okuyan, tarihi, siyaseti bilen herkes, işlerin nereye gittiğini görüyordu. Biz işlerin bu noktaya gelmesinden endişemizi bugün değil, 2005'ten bu yana söylemeye başladık. Türkiye'de daha önce aynı çizgiden gelen dört parti hakkında benzeri nedenlerle kapatma davası açılmış, sonra da kapatılmış."

    'AB iyi niyetli, ama anlayamıyor'

  • "Dünya buradaki sorunu, niyeti anlayamıyor. Avrupa Birliği'nden gelen tepkiler iyi niyetli, ama buradaki sorunu anlamakta eksik kalıyor. AB, RP'nin kapatılmasına karşı çıktı mı? Çünkü onlar AB'ye farklı bakıyordu,o yüzden gözden çıkardılar. Avrupa, Türkiye'de, çoğunluğu Müslüman bir toplumda laikliğin ne anlama geldiğini kavrayabilmeli. Hiçbir Müslüman toplumda demokrasi yok. Türkiye'de demokrasi var, çünkü laiklik var. Avrupa onun gittiğini fark etmiyor şu anda. Laiklik bir kenara itilirse, Müslüman toplumda kadın-erkek eşitliği, demokrasi ne kadar sürdürülebilir? Biz muhafazakâr-lıktan değil, dinci bağnazlıktan endişe ediyoruz."

    'Üzerime düşeni yaparım'

  • "İş bu noktaya gelmeseydi iyi olurdu, ama geldi. Ortada bir yanlışlık varsa, hukuk devreye girdiyse, yanlış yapanın bir bedel ödeyeceğini kabul etmek lazım. Yargıyı engellememek lazım, saygı duymak lazım. Yeni anayasa tartışmasına şimdi girmek istemiyorum, çünkü şu anda o tartışma suyu bulandırıyor. Ama güven uyandıran, sözde kalmayan bir adım atılırsa, ben de üzerime düşeni yaparım. ('Güven uyandıran adım ne olur? Siz ne yaparsınız?' soruları üzerine) O adımların ne olduğunu konuşmak için henüz erken. Daha yapılan hataların kabul edilmesi noktasına gelinmedi. Kolay iş değil. Bu sorunu Erdoğan yönetimindeki AKP ortaya çıkardı. Bu sorunu aşmak lazım. Yeni bir başlangıç lazım."

    Murat Yetkin arşivi - Diger Yazarlar

  • Otçu geldi hanıııım! / Öncel ÖZİÇER

    17/12/2007 · Kategori: Fikra

    16.12.2007


    Otçu geldi hanıııım!

    Ot delisi değilim ama önüme konduğu zaman da birkaç tanesi hariç keyifle yerim.
    Bana sıcak rakı hissi veren arapsaçını bir türlü sevemedim mesela..
    İstifnoyu da.. Yumurtalı hardal otunu da.. Acı geliyor çünkü bana, damak tadımla barıştıramadım bir türlü bu iki otu..
    Ama turp otu, cibes, şevketi bostan, radikayı pek severim.
    Özellikle balık mönüsünün yanına bu otları pek yakıştırırım.
    Serin serin, ekşi ekşi pek bir mistir, misss!
    Malumunuz, bu ara ot severlerin bayram günleri..
    Çünkü öyle ot dediğin yılın 12 ayı dağda bayırda bitmiyor.
    Yılın belli dönemi, ki bugünler o dönem oluyor, arzı endam ediyorlar dünyamıza..
    Bugün nasıl olur bilmiyorum ama geçen hafta pazara uğradığımda, körpecik cibeslerden gözümü ayıramamıştım.
    Aralarında yatıp yuvarlanasım geldi, o kadar güzel görünüyorlardı.
    Hemen bir torbayıa doldurup eve koştum.
    Yalnız bende her sene şöyle bir sorun oluyor; bu otları nasıl ayıklayıp pişirmem gerektiğini her yıl unutuyorum.
    İlla ki bir hatırlatma gerekiyor.
    Genelde de annemi veya ablamı arıyorum.
    Hele ablam Yücel tam bir ot uzmanıdır. O yukarıda saydığım acı otları falan sabah kahvaltıda bile yer, o derece otçudur.
    Benim de en iyi başvuru kaynağımdır.
    Ama bir akıl hocam daha var ki, onunla yalnızca kitabı vasıtasıyla tanışıyoruz.
    İsmi Tijen İnaltong.
    Başka kitapları da var yemek kültürü üzerine, ama bu konuda 'Bir Ot Masalı' isimli kitabı, benim çok işime yarıyor.
    Her sene bu mevsim şöyle bir karıştırıyorum sayfalarını..
    Yine öyle oldu. Bilenler bir kez daha bilgilerini tazelesin, henüz ot dünyasının cümbüşünü keşfetmemiş olanlara da ön bilgi olsun..
    İşte size İnaltong'tan kısa bir özet:
    *
    "Bir kere her ot yenmez. Egeli kadınlara 'siz hangi otları yersiniz?' diye sorduğunuzda size 'keçinin yediği her otu yeriz' derler.
    Doğrudur da. Keçiler hayvanların en akıllılarındandır ve ağızlarının tadına çok düşkündürler.
    En lezzetli otları ilk onlar keşfeder ve yerler.
    Öyleyse bir keçinin peşine takılıp ot toplamanızda sakınca yok."
    (Öncel'in notu: Ben bu fikre bayıldım doğrusu. Bir keçinin peşine takılıp dağ bayır dolaşmak. Heidi gibi. Ne güzel!)
    *
    "Ancak bir bahar günü kırlara çıkıp da, önceki hafta pazardan aldığınız ota benzettiğiniz bir otu toplamanız tehlikeli olabilir. Çünkü bazı otlar, yediğimiz otlara çok benzemekle birlikte zehirli olabilirler. O nedenle çok iyi tanımadığınız, özelliklerinden çok emin olmadığınız bitkileri tek başınıza toplamamanızı öneririm."
    *
    "Yol kenarlarında yetişen bitkilerden uzak durun. Özellikle otoyol kenarları egzoz dumanının en yoğun olduğu yerlerdir ve bu bölgede yetişen bitkilerin toplanmaması, kullanılmaması gerekir."
    *
    "Yeşil ve sağlıklı görünen, körpe bitkileri toplayın ve mümkün olduğunca kısa sürede kulanın.
    Çünkü meyve sebzeler gibi onlar da bekledikçe besin değerini yitirirler. Az alın, hemen kullanın.
    Hemen kullanmayacağınız bitkileri de ışık almayacak ancak hava alacak şekilde, temiz bir kağıda sarıp, ardından da temiz torbalara koyarak saklayabilirsiniz.
    Yalnız paketlemeden önce sararmış ve kart yaprakları atın ve buzdolabına koymadan önce yıkamayın. En iyisi otları kullanacağınız zaman yıkamaktır."
    *
    Otalara meraklıysanız Bir Ot Masalı'nı alıp mutfak kütüphanenizde bulundurmanızı hararetle tavsiye ederim.
    Ve bir tavsiye de soğuk, yağmur demeden bugün bir ara semt pazarına uğramanız yolunda.
    Balık ve ot ziyafeti çekin bugün hem kendinize hem ailenize.
    Ne varsa doğada var.. Sunulan nimetlerin tadını çıkarın.
    Hadi afiyet olsun.. Ama en önemlisi de; şifa olsun!.

    PENCERE, İLHAN SELÇUK, 18 Ekim 2007

    19/11/2007 · Kategori: Fikra

    PENCERE, İLHAN SELÇUK, 18 Ekim 2007

    Batı'nın Gündeminde Sevr Var...

    Kimse kimseyi aldatmaya kalkmasın; Batı, Türkiye'nin gözüne kaşına âşık değil; tersine bir "durum vaziyeti" var...

    Batı, Türkiye'nin Kemalizmine düşman...

    Lord Curzon Lozan'da İsmet Paşa 'ya ne demişti?..

    Curzon'un İnönü'ye dediğini açarak yazıyorum:

    - Şimdi benden aldıklarının hepsini yarın sana ödeteceğim...

    Batı'nın bugün yaptıklarına ve söylediklerine bakarsanız, ödemenin vakti saati geldi gibi...

    *

    Sevr'de Türkiye, daha başka deyişle Anadolu, Batı'nın sultası altında paylaşılıyordu...

    Kimler arasında?..

    * Yunanlılar - Rumlar..

    * Ermeniler..

    * Kürtler..

    * Türklere de Anadolu'nun kıraç bölgelerinden bir pay veriliyordu..

    Bugün durum ne?..

    Sevr güncelleşti...

    *

    "Osmanlı İmparatorluğu'nun Çöküş Belgeleri" adlı kitap ( Seha L. Meray - Osman Olcay ) Sevr'in ne kapsamlı ve ayrıntılı bir antlaşma olduğunu gözler önüne sergileyen bir belgedir...

    Şu günlerde yeniden okunması gerekir...

    Sevr'in oyuncuları, bugün de, Türkiye'yi Batı'nın desteğiyle kuşatmışlardır..

    Yunanlılar ve Rumlar Kıbrıs ve Ege'de..

    Ermeniler kuzeydoğuda..

    Kürtler güneydoğudadır..

    Arkalarında, Amerika ve İngiltere vaziyet almışlardır..

    Sevr 10 Ağustos 1920 tarihlidir; antlaşmayı açıp okuduğunuz zaman dünkü aktörlerle bugünkülerin bir olduklarını açık seçik görürsünüz...

    * Yunanlı - Rum Kıbrıs'a tümüyle el koymak, Ege'yi bir Yunan gölüne çevirmek istiyorlar..

    * Kuzey Irak'taki Kürtler Diyarbakır'ı başkent sayan bir konuşlanmaya doğru terör aracını kullanıyorlar..

    * Ermeniler 1915 olayları üzerine kurdukları tezlerini tüm Batı'ya benimsetmiş gibidirler; soykırım savının ardından tazminat ve Kuzeydoğu Anadolu'da toprak talepleri gündeme girecektir..

    Amerika bu ortak siyasetin strateji ve taktiklerine uygun biçimde Türkiye'nin tepesine binmiştir..

    Sevr hortlatılıyor...

    *

    Bir başka çok çarpıcı ve önemli benzerlik daha var...

    Sevr, halife ve padişahlı Osmanlı'nın dinci devleti tarafından kabul görüyordu...

    Bugünkü dinci iktidar da, Amerika'ya bağlı olduğundan, olan bitenlere karşı yıllardır sesini soluğunu çıkaramıyordu...

    Sonunda olumsuz gelişmeler şehit üstüne şehit bir kanlı süreci öngörünce, asker-sivil ulusalcıların dayatmasıyla dinci iktidar kımıldamak zorunda kaldı...

    Ne var ki bu zoraki kımıldanış çarpıcı gerçeği değiştirecek bir içerikte değildir...

    *

    Her şeyden önce ulusça çıplak gerçeğin saptanması önemlidir...

    Batı'nın Türkiye için öngördüğü model Sevr'dir..

    'Ilımlı İslam Devleti' bu model için birebirdir...

    Avrupa Birliği ile yarım yamalak müzakereler, Anadolu'da Sevr tasarımını engelleyecek bir içerik taşımıyor; tersine daha ilk adımda Kıbrıs Rum Devleti'ne dönük AB talepleri yeni Sevr'in gereğini anımsatıyor...

    *

    Sovyetler yıkıldıktan sonra, Batı, Lord Curzon'un ruhuna şad edecek bir sürece girmiş bulunuyor...

    Güneydoğu sınırımızdaki ABD - PKK ittifakı bu gidişatın en çarpıcı göstergesi değil mi!..

    Jüri Üyesi Olma Yaşım Gelmiş... / Latife Tekin

    17/6/2007 · Kategori: Fikra

    Latife Tekin Latife Tekin
    Metni büyültün Metni küçültün
    latifetekin@birgun.net
    Jüri üyesi olma yaşım gelmiş... Birgün, 16/06/07

    Yıllar önce, bir gazete, ('Kelebek' olarak kalmış aklımda) fabrika güzeli seçiyor... İşçi kızlar arasında bir güzellik yarışıdır başlamış, birinciye kürk verilecek, yarışmanın birincisi Tefken'den çıkıyor, Levent bölgesinden, fabrikalar güzeli seçilen işçi kız, "Kürkün parasını verin bana" diyor, doğru ya işte, kürk giysem çamur olur fabrika yollarında....

    Yayın politikalarını, kasaba meydanlarında köy delilerini yarıştıran bir toplum olduğumuz gerçeğinden hareketle oluşturmuş televizyon kanallarımız var, dönüşümse, dönüşüm size!..

    Gençliğimde roman, öykü yarışmalarının jüri üyelerine tüt olurdum, edebiyat yarışı mı olurmuş!.. Roman ne diye yazılır ki, 'Her şey başka türlü olabilirdi, hayat başka türlü yaşanabilirdi, hâlâ başka türlü yaşanabilir demek için, romancının maksadı böyle bir ümidi diri tutmak değilse eğer!...

    Ümidi diri tutmanın yarışması mı olurmuş! Ben hariç, birlikte ünlendi-

    ğimiz üç yazarın üçü de yarışmalarda ödüller almışlar, kitapları öylelikle basılmıştı, ama ben, Sevgili Arsız Ölüm'ü, kitap olarak elime almadan, yarışmaya filan göndermeye korkmuştum, 'Ya dördüncü, beşinci olursam diye... Bitmiştim o zaman, hava kapanırdı yüzüme...

    Bütün o duygular içimde saklı duruyor ve... Saymaya utanacağım kadar çok, öykü, roman yarışmasının jüri üyesi olarak görev almış bulunuyorum, olmuşum ben jüri üyesi...

    Hiç yarışmak istemedim hayatımda... Yarışmak, güreşmek, dövüşmek, sürtüşmek, kapışmak, şmak, şmek, şmak!.. Ş harfiyle çoğullaştırıl-mış eylemsi durumlarda bulunmak istemedim hiç.

    Ş harfi alfabemizin öfke yüklü, gergin, şiddet yansıtan harfidir, 'Şişşşt...Şırrak! Şamar, Şaplak, Şap oturup kalırsın yerinde... Şiddet sözcüğü de Ş harfiyle başlar zaten, oldum olası, insanın çıkardığı şu Ş sesinden, Ş sesinin resmi olan Ş harfinden şüphelenir ürkerim, hepimizin karnında yuvalanmış, ötekinin üstüne sıçramaya hazır fena duyguların harfiymiş gibi gelir bana, şirretliğimizin harfıymiş gibi.

    Kabaca,'İşlem' dediğimiz şey, birden fazla insan tarafından gerçekleş-tiriliyorsa, 'Çekmek, çekişmek, vurmak da, vuruşmak halini alır... Bu çoğullaştırmayı Ş harfiyle yaparız biz, orta yerine Ş harfini sokuşturduğumuzda 'Yarmak da, yarışmak olur... Nerede çokluk, orada Ş harfi işin içindedir yani, her türlü bokluk durumunu ifade eden sözcüklerin başında, sonunda, ortasında Ş harfi...

    Diyelim ki, roman yarışmasına iştirak ettik, katılımcılar olarak, hep birlikte neyi yarmaya uğraşıyoruzdur acaba, düşünmeye değer doğrusu... Hayatı mı yaracağız ki? Öyle bir durum var, evet, bir yırtma arzusu şiddetlenmiş olmalıdır yarışanlarda.

    Yarıştırma hummasına tutulmuş seçicilere, beğenicilere, son yüzyılın en önemli romanlarını, en güzel öykülerini soruşturup sıralandıran listecilere ne demeli? Onlarda da bir şeylerin arzusu şiddetlenmiş midir?

    'Anne, bizim sınıfın en güzel kızı kim?' En iyi, en doğru, en akıllı, en zeki... en, en, en olan şey nedir diye sorup etrafımda dönen çocuklarıma,

    yaptığımız ayrımların farkına varmış olmalarının sıkıntısıyla, içim ezilerek, 'En güzel diye bir şey yoktur çocuğum derdim, en doğru diye bir şey yoktur, en iyi diye bir şey yoktur...'

    En ayrımcılığına Hayır!.. Rica ettiler, girdim işte jürilere...

    ««Geri Dön | Başa Dön  Yazdır Arkadaşınıza Gönderin

    YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
    »»» Dağın etine girmiş iş makineleri...   / 10 Haziran 2007
    »»» Zihnimde manyetik fırtınalar...   / 2 Haziran 2007
    »»» Hayatı olaysılaştıran dilimizle...   / 19 Mayıs 2007
    »»» Seni seviyorum çünkü annemsin...   / 12 Mayıs 2007
    »»» Kayınbaba oturuşlu Meclis Başkanı...   / 28 Nisan 2007
    »»» Dik başlı kertenkeleler yol kesmeye başl...   / 21 Nisan 2007
    »»» Kurumuş göllere su yürüyebilir...   / 14 Nisan 2007
    »»» Kadınlar ormanda mı yenildi erkeklere?   / 7 Nisan 2007
    »»» Karla karışık kıvılcım yağıyormuş...   / 31 Mart 2007
    »»» İstanbul'un boynuzlu apartmanları..   / 17 Mart 2007
    »»» Conium maculatum, baldIranlar çiçek açmı...   / 10 Mart 2007
    »»» Tülbent sihirbazları...   / 3 Mart 2007
    »»» Yetmiş stratejik mağara, seksen kritik y...   / 25 Şubat 2007
    »»» Bir tüfek patlıyor sırtımın derinlikleri...   / 17 Şubat 2007
    »»» Üç ayrı karanlığa götürsünler seni...   / 10 Şubat 2007
    »»» Arşiv

    Biraz da Gülelim mi, Ağlayalım mı?

    7/6/2007 · Kategori: Fikra

    Evrensel'den 07/06/2007
    Mmühendislerilerin Makus Talihi 1


    - Ne mühendisisin?
    - Gıda mühendisiyim.
    - Ya şu yoğurt mayalanmış mı bir baksana...
    ***
    - Sen makine mühendisiydin değil mi?
    - Evet
    - Bizim çamaşır makinesi bozuldu, bir ara gelip baksana...
    ***
    - Sen inşaat mühendisiydin değil mi?
    - Evet?
    - Baksana bu bina yıkılır mı?
    - Nereden bileyim ben. Bir sürü testi var bu işin. Öyle karpuza vurur gibi anlaşılmaz ki bu iş.
    - Ne biçim mühendissin be sen?
    ***
    - Mesleğin ne evladım?
    - Kimya mühendisiyim amca.
    - Sabun, şampuan felan...
    - Yok amca öyle değil, daha bi zor!
    ***
    - Ne mühendisiydin abi sen?
    - Bilgisayar mühendisiyim.
    - Ya benim şu eski sevgilinin hotmailine nasıl girerim?
    ***
    - Abi sen ne mühendisisin?
    - Bilgisayar...
    - Abi toplama mı daha ucuz hazır mı?

     

    05/06/2007
    AKP emekçiyi bölüp yoksullaştırıyor

    Gökhan Durmuş
    AKP Hükümeti, işçiler ile memurları karşı karşıya getirerek emekçileri düşük zamma mahkum ediyor
    AKP Hükümeti, kamu toplusözleşme ve toplugörüşmelerde izlediği bölücü politikalarla emekçileri karşı karşıya getiriyor. Memurlara “İşçiler bunu kabul etti”, işçilere “Memurlara bunu verdik” diyen hükümet, böylece IMF’nin belirlediği ücret politikalarını gerçekleştiriyor. Uzlaştırma kurulu gibi devlet kurumlarının ve sendikaların reel kayıplara, açlık ve yoksulluk sınırına ilişkin açıklamalarına ise “Türkiye’nin gerçeklerini bilmiyorlar” yanıtını veriyor.
    Hükümetin bu politikasına tepki gösteren işçi ve memur temsilcileri, emekçilerin, haklarını ancak birlikte hareket ederek kazanabileceğini ifade ettiler.
    Bilimsel değil pazarcı zihniyeti
    Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, memurla işçinin kıyaslanmasının doğru olmadığını dile getirdi. AKP Hükümeti’nin bunu bir politika haline getirdiğini belirten Öztaşkın, “İşçiye memuru memura işçiyi örnek gösteriyor. Bunu aşmak için işçiler ve memurlar bu görüşmeleri birlikte yürütmeliler. Biz ayrı yürümeye devam ettiğimiz sürece AKP’nin bu politikası sürecek ve istediği zammı kabul ettirecektir” diye konuştu.
    Hükümetin yüzde 4 teklifinin kabul edilemez olduğunu söyleyen Öztaşkın, Türk-İş Koordinasyon Kurulu olarak 2002 yılını baz aldıklarını, 2002 yılından itibaren ücretlerinde yüzde 10’luk bir reel kayba uğradıklarını kaydetti. Öztaşkın, bu kaybın karşılanmasının yanı sıra yüzde 5 enflasyon farkı ve yüzde 5 refah payı istediklerini vurguladı.
    Türk-İş’in teklifinde bilimsellik olduğunu belirten Öztaşkın, “Ancak hükümet, çarşı pazarda alışveriş yapıyor gibi ‘3 verelim 5 beş verelim’ diyor. ‘Memura şunu verdik işçiye bunu verelim’ diyorlar” dedi.
    Her yıl kendilerinden fedakarlık istendiğini, bu yılın fedakarlık değil mücadele yılı olduğunu vurgulayan Öztaşkın, toplusözleşmeyi seçimlerden önce bitirmeyi hedeflediklerini, ancak istedikleri rakamları alamamaları durumunda greve çıkacaklarını, grev hakkı olmayanların da eylemlere başlayacağını söyledi.
    Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç da Koordinasyon Kurulu’nun, yürüttüğü çalışma sonucunda çalışanların hak kayıplarını telafi edecek bir teklif hazırladığını kaydetti. AKP Hükümeti’nin işçi ile memurları karşılaştırmasının doğru olmadığını belirten Amaç, emeğin hakkının teslim edilmesini istedi.
    Ortak tutum alınmalı
    KESK Genel Başkan İsmail Hakkı Tombul, hükümetin işçiler ile memurları karşı karşıya getirme politikasını yıllardır sürdürdüğünü belirterek “Emeği ile geçinenleri karşı karşıya getirerek ayırma politikası izliyor. Geçen dönem toplugörüşmelerden de bu politikayı doğru bulmadığımızı ifade ederek masadan kalkmıştık. Toplugörüşme değil toplusözleşme yapmak istediğimizi söylemiştik” dedi. Kendilerine verilen ücret zammının da yeterli olmadığını, geçen ilk altı aylık dönem içinde zam oranının enflasyonun altında kaldığını belirten Tombul, perşembe günü tüm Türkiye genelinde ek zam talebi ile alanlara çıkacaklarını ifade etti. Tombul, AKP Hükümeti’nin bölme politikalarına karşı işçi konfederasyonlarını ortak tutum almaya ve yapacakları eylemlere katılmaya çağırdı.
    Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız ise hükümete güvenmediklerini ve haklarını helal etmediklerini söyledi. AKP’nin toplugörüşmeleri seçimlerden öne alma isteği olduğunu, ancak kendilerinin karşı çıktıklarını belirten Akyıldız, yeni seçilecek hükümet ile masaya oturmak istediklerini kaydetti. Akyıldız, AKP’nin kamu çalışanlarının ihtiyaçlarını karşılamadığını belirterek “IMF’nin para politikalarını uygulamıştır. Hakkımızı helal etmiyoruz. Kamu çalışanları tarafından bunlar sorgulanacaktır. Memur, 22 Temmuz’da yaşadıklarının hesabını soracaktır. İşçiye söylenen aynen de memurlara söyleniyor. Memurlara 300 YTL ek zam yapılması gerektiğini söylüyoruz” dedi.


    Hangisi işine gelirse!
    Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, hem memur konfederasyonlarıyla toplugörüşmeleri yürütüyor, hem de işçi konfederasyonlarıyla kamu toplusözleşme görüşmelerini yürütüyor.
    Bakan Şahin, toplugörüşmeler sürecinde 6 Eylül 2003’te yaptığı açıklamada, kayıplarını isteyen memurlara, Türk-İş’in yüzde 5 artı yüzde 5’e imza attığı sözleşmeyi örnek göstererek “İşçi sendikaları ülke sorunlarına duyarlı yaklaşıyor. Memur sendikalarını ise aynı duyarlılığı göstermiyor. Neden işçiler yüzde 5+5’e razı oldular da memurlar olmuyor” dedi.
    Şimdi yıl 2007 ve bu kez kamu işçileri kayıplarını istiyor. Bakan Şahin’in, 30 Mayıs 2007’te yaptığı açıklamada “Kamuda çalışanlar sadece kamu işçilerinden ibaret değil” dedi. Memur sendikaları ile yapılan toplugörüşmeleri hatırlatan Şahin, memurlar için yaptıkları yüzde 4 zammın işçiler için de geçerli olduğunu söyledi. Şahin, “Devletin, kamunun dengeleri var. Çalışanlarla ilgili zam yaklaşımımız var” diye konuştu.
    (İstanbul/EVRENSEL)

    Politikada Türban Tezgâhı... / İlhan Selçuk

    3/6/2007 · Kategori: Fikra

    PENCERE İlhan Selçuk
    Politikada Türban Tezgâhı... Kimi sözcükler çarpıcıdır; insanı irkiltir... Sözgelimi iki sözcük: Sahtecilik.. Düzenbazlık.. Al birini vur ötekine!.. Ne var ki bugün Türkiye'de, Müslüman geçinen dinciler, halkımızı aldatma yarışında kutsal ...
     
    Politikada Türban Tezgâhı...
    Kimi sözcükler çarpıcıdır; insanı irkiltir...

    Sözgelimi iki sözcük:

    Sahtecilik..

    Düzenbazlık..

    Al birini vur ötekine!..

    Ne var ki bugün Türkiye'de, Müslüman geçinen dinciler, halkımızı aldatma yarışında kutsal İslamı tepe tepe kullanarak düzenbazlık yapıyorlar...


    Bir türban lafı ortalıkta dolaşıyor...

    Oysa Kuran-ı Kerim'de ne türban var..

    Ne çarşaf..

    Ne başörtüsü..

    Kuran-ı Kerim'de ne var?..

    Kuran, Tevrat ve İncil'den farklı olarak bir hukuk kitabı içeriğini de taşır...

    Kuran-ı Kerim ailede ve mirasta kadının yerini saptar...

    Herkesin bildiği gibi kadının mirastaki payı erkeğinkinin yarısıdır...

    Erkek karısına kızıp derse ki:

    - Boş ol!..

    Kadın bohçasını koltuğunun altına sıkıştırıp hiçbir 'hak talep etmeden' evi terk etmek zorundadır...


    Oysa 1926'da Avrupa (İsviçre) hukukundan aktarılan Medeni Kanun (Yurttaşlar Yasası) bu konularda ne diyor?..

    Medeni Kanun'un ikinci kitabının başlığı:

    Aile Hukuku!..

    Üçüncü kitabının başlığı:

    Miras!..

    Her iki kitapta da Kuran-ı Kerim'in buyrukları değiştiriliyor..

    Kadın yararına yasal hükümler, 1923 Cumhuriyet devriminden sonra 1926'da yürürlüğe girdi...

    Gerçek şu ki bu hükümler İslam şeriatına düpedüz aykırıdır...


    Ancak hiçbir dinci Türkiye'de yaşayan Müslüman kadınlara bu gerçekleri söyleyemez...

    Peki dinci ne yapar?..

    Türbanı savunur...

    Çünkü türban yalnız kadının başını değil, yukarda vurgulanan tüm gerçekleri de örter.

    Taife-i nisayı erkekten aşağıda ikinci sınıf insan sayanların bugün ülkede yurttaşların oylarıyla iktidara geçebilmesi, demokrasiyi değil gelişmişlik düzeyimizi gösteren tarihsel bir olgudur.


    Kuran-ı Kerim'de kadınların türban, başörtüsü, sıkmabaş, çarşaf gibi tesettür araçları altına girmeleri konusunda açık seçik bir hüküm yoktur...

    Kadınların örtünmesi Kuran-ı Kerim'den değil, erkek bencilliğinin toplum düzeninde eski zamanlardan beri egemenleşmesinden kaynaklanıyor...

    İslam dünyasında Afganistan, Kuveyt, Suudi Arabistan vb. ülkelerde tesettür bir psikolojik erkek hastalığı düzeyindedir; Müslümanlık kadına böylesine eza ve cefaya izin verecek bir din değildir.


    Türban takmayı özgürlük ve demokrasi diye millete yutturmaya kalkışan bu çarpık politika elbette bir gün aşılacaktır...

    İşte kadını özgürleştirip erkekle eşitleştiren gerçek demokrasiye o gün kavuşacağız!..

    Koltuk mu Değiştirdi? / Yiğit Bulut

    31/5/2007 · Kategori: Fikra

    Koltuk mu değiştirdi?

    Yiğit Bulut

    Radikal, 31/05/2007

    Başlığa sığmadığı için cümleyi yeniden yazacağım; birkaç ay önce yaptığımız TV programında aşağıdaki mesajları veren Baykal'a ne oldu da 'birden piyasa ekonomisi devam edecek, her şey aynı kalacak' mesajları vermeye başladı? Acaba ucu görünen veya göründüğü iddia edilen koltuk mu Baykal'ı bu kadar değiştirdi?
    Sevgili dostlar, 2006'nın 10. ayından itibaren Deniz Baykal ile iki TV programı yaptık ve kendisi sizlerle yazılı olarak da paylaştığım aşağıdaki mesajları bu programlar sırasında net olarak verdi. Bu noktada detayları sizlere aktarmak ve sonrasında bir soru ile analizini sizlere bırakmak istiyorum.
    İşte o gün kaleme aldığım mesajlar;
    - Baykal, terör konusunda son derece hassas ve herhangi bir açılım yapılması için terör örgütünün yok edilene kadar mücadelenin devam etmesinin gerektiğini düşünüyor. Siyasi açılım ve özellikle AB-ABD kaynaklı 'politik' zemine çekme çalışmalarının terör örgütünü siyasallaştırma çabaları olduğunu ve bu sürecin Türkiye'yi 'iki milletli' bir federal yapıya kadar zorlayabileceğini öngörüyor. Bu noktada çok önemli bir kaygısı var; böyle bir hava yaratılması bir kesimi aşırı ümitlendirip, içeride de sert bir milliyetçi tepki doğuracağı için; Türkiye'yi 'Yugoslavyalaşma' sürecine itebilir...
    - AB ve ABD'nin isteklerinin hükümetin sağlam bir duruş gösterememesi sonucu 'aşırı' noktalara kaydığını ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa gözümüzün önünde 'varlığımızın tartışılır bir hal' aldığını vurguluyor.
    - CHP'nin stratejisini ve ana politikasını 'ulusal bilincin' yeniden inşa edilmesi ve ayağa kaldırılması olarak tanımlıyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran tezin altı parçasından birinin de 'ulusalcılık' olduğunun net olarak altını çiziyor ve etnik kökeni ne olursa olsun, bu topraklara sahip çıkma, burada bağımsız ve insan gibi yaşama niyetinde olan herkesin; doğru tanımlanmış bir 'ulusalcılık' temelinde buluşabileceğini belirtiyor.
    - Ekonomide kurulan 'döviz-faiz-borsa' üçgeninde; içeride yüzde 1'lik bir bölümün ve dışarıdan akan sıcak paranın sahiplerinin, ülkenin kaymağını yediğini düşünüyor ve 72 milyonluk bir ülkede bütçenin yarısı sadece binlerin içinde yer aldığı 'döviz-faiz-borsa' havuzuna gidiyorsa, bu nasıl bir ekonomik sistemdir sorusunu soruyor.
    - Türkiye'de halkın, karar verme mekanizmalarında tamamen devre dışı bırakıldığını, İstanbul'da toplanan bir avuç 'ileri gelenin' Avrupa ve ABD'nin de etkisiyle karar aldıklarını ve bazı gazetecileri de yanlarına alarak bunları Türk kamuoyuna dikte ettiklerini belirtiyor.
    - Cari açık ve 'sıcak parayı içeri bas' gibi etkenler ile 'büyür' görünen ekonomik model içinde, hükümetin açık kapamak uğruna 'bilinçsiz' bir özelleştirme dalgası içinde olduğunu belirtiyor ve şu soruyu soruyor; 80 yılda yaratılan kamu şirketleri, kamu bankaları neden blok halinde satılıyor? Özelleştirmede devlet politikamız ne?
    - AB üyesi olmak istiyor ama AB üyesi olma adına bize hiçbir şey verilmeden, elimizden her şeyin alınması teşebbüsüne sonuna kadar karşı çıkıyor...
    Sonuç: Birkaç hafta önce büyük bir gazetenin manşetinde gördük ve iktidar adayı CHP Genel Başkanı Baykal o günden beri söylemeye çalışıp duruyor; piyasa ekonomisi ve AB süreci olduğu gibi devam edecek... Hemen soralım; bu değişimin sebebi ne?

    Yiğit Bulut arşivi

    Baykal: Bu, hukuka karşı terördür


    CHP lideri, Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı için 'Yüz karası' diyen Başbakan Erdoğan'ı yerden yere vurdu
    ttttttBaykal: Bu, hukuka karşı terördür
    'Başbakan'ın gelgitleri var'
    Başbakan Erdoğan'ın daha önce de Anayasa Mahkemesi'ni eleştirdiğini belirten CHP lideri Baykal şöyle dedi: "Başbakan'ın gelgitleri olduğu görülüyor. Kendini tutamıyor. Çevresi onu teskin etmeye çalışıyor, ama o durup durup patlıyor, patlamalar yaşıyor. Böyle bir üslup, hukuka karşı terör yapmaktır."
    'Barzani ve Talabani'ye anlayışlı'
    Bizzat Başbakan'ın kendisi istikrarsızlık kaynağı. Böyle biri başta kaldığı sürece, yargıyla, diğer kurumlarla nasıl işbirliği yapacak, ülke nasıl yönetilecek? Başbakan, Barzani ve Talabani'ye gösterdiği anlayışı yargıya ve ülkenin diğer önemli kurumlarına da gösterse iyi olur

    ****************************************

    Baykal: Bu, hukuka karşı terördür

    Murat Yetkin

    CHP lideri, Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı için 'Yüz karası' diyen Başbakan Erdoğan'ı yerden yere vurdu

    Radikal, 31/05/2007

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'nun basın toplantısı yapacağı duyurulduğu sırada CHP lideri Deniz Baykal ile telefonda aynı konuyu görüşüyorduk. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki akşam NTV yayınında Murat Akgün'ün 367 sorusuna "Bu bitmedi, çok konuşulacak.
    Bu yargı için talihsizliktir, yüz karasıdır" yanıtını vermesi, dün Ankara'da günün önemli siyasi konusu oldu. Aynı zamanda adli konusu da oldu demek yerinde, çünkü Ankara Cumhuriyet Savcılığı'nın bu sözler nedeniyle Başbakan aleyhine inceleme başlatması da söz konusu.
    Baykal konuya "Hatırlayacaksınız" diye girerek şunları söylüyordu: "Başbakan daha önce Anayasa Mahkemesi'nin, cumhurbaşkanlığı seçimine geçmek için gerekli sayının 367 olduğu kararı için 'Adalete kurşun sıkılmıştır' demişti. Bu sözüne ciddi toplumsal tepki aldı. Çevresindeki sağduyulu insanlar kendisini uyardı. Bunun üzerine sözü 'Ben CHP için söylemiştim' diye değiştirmişti.
    "Daha sonra, 'Bu kararı tarih yargılayacaktır' dedi. O zaman biz bunu hayal kırıklığına uğramış bir siyaset adamının tepkisi olarak yorumlamış, fazla üzerinde durmamıştık.
    "Ancak şimdi Anayasa Mahkemesi kararını 'yüz karası' olarak nitelemesi öncekilerden daha ciddi bir durum ortaya çıkarıyor ve bizi iki sonuca götürüyor.

    İstikrarsızlık kaynağı
    "Birincisi, Başbakan'ın gel-gitleri olduğu görülüyor. Kendini tutamıyor. Çevresi onu teskin etmeye çalışıyor, ama o durup durup patlıyor, patlamalar yaşıyor. İkincisi, 'kurşun sıkılmıştır' sözü ile, daha sonra çevirdiği gibi CHP'yi değil, Anayasa Mahkemesi'ni kastettiği ortaya çıkmıştır.
    "Ayrıca, böyle bir üslup, demokratik hukuk devletinde kabul edilemez. Bu, hukuka karşı terör yapmaktır. Başbakan sık sık istikrardan söz ediyor. Ancak anlaşılmıştır ki, bizzat Başbakan'ın kendisi Türkiye'de istikrarsızlık kaynağıdır. Böyle bir insan başta kaldığı sürece, yargıyla, diğer kurumlarla nasıl işbirliği yapacak, ülke nasıl yönetilecek?
    "Başbakan dün (önceki gün) sınırımızı geçen ABD uçaklarına sergilediği özenli ve anlayışlı tutumu, Barzani ve Talabani'ye gösterdiği anlayış ve özeni yargıya ve ülkenin diğer önemli kurumlarına da gösterse iyi olur."

    Riskli siyaset
    Başbakan Erdoğan, NTV'ye açıklamalarında, hem Genelkurmay ile, hem de Yüksek Yargı ile sorunlar yaşadığını söyledi. Ülke seçime giderken Başbakan'ın bu çelişkileri vurgulaması, siyasi kutuplaşmayı giderici değil, tersine artırıcı bir adım gibi görünüyor. Erdoğan ve AK Parti yönetimi belki böylelikle bir tür "İktidarda ama mağdur" rolü üstlenerek seçim kampanyasını bunun üzerine kurmak istiyor. Bu açık değil, ama riskli olduğu kesin.

    * * * * *

    Bugün ne olacak?
    Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi doğrultusunda Anayasa değişikliği için TBMM'de son tur oylama bugün. Anayasa'nın 175'inci maddesine göre, cumhurbaşkanının geri gönderdiği Anayasa değişikliği kanununun ikinci tur oylamasında üçte iki çoğunluk gerekiyor.
    Peki bugün 367 olumlu oy çıkmazsa ne olacak?
    AK Parti'nin 352 sandalyesi olduğu biliniyor.
    Anavatan milletvekilleri olumlu oy vermezse, ya da hiç gelmezse, hatta AK Parti içinden oy kullanmayanlar olursa ne olacak?
    Bu konuda iki görüş var. AK Partili Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, 367 oy bulunamazsa, ama 330 oydan (yani beşte üç çoğunluktan) fazla oy çıkarsa, değişikliğin kendiliğinden referanduma sunulması gerektiğini söylüyor. CHP'li TBMM Başkanvekili Yılmaz Ateş, 175'inci maddenin gerekçesini de vurgulayarak, cumhurbaşkanının iade ettiği metin üzerine ikinci oylamada beşte üç değil, mutlaka üçte iki çoğunluk aranması gerektiğini, aksi halde değişikliğin iptal olması gerektiğini söylüyor.
    AK Partili Kuzu'nun yorumuyla CHP'li Ateş'in yorumu birbirine zıt. Ancak Kuzu, 367 oydan az oy çıkması durumunda CHP'nin usul itirazıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurması halinde, mahkemenin bunu görüşebileceğini de kabul ediyor.
    Özetle, bugün 367 kabul oyu çıkmaz ise Başbakan Erdoğan'ı Anayasa Mahkemesi ile yeni bir mücadele bekliyor olabilir.

    Murat Yetkin arşivi

     

    Sol hâlâ 'göz oymakla' meşgul

    31/5/2007 · Kategori: Fikra

    Sol hâlâ 'göz oymakla' meşgul

    Yavuz DONAT, Sabah, Sol hâlâ 'göz oymakla' meşgul ( 20 Mayıs 2007 Pazar )
     
    Temel ile İdris idama mahkûm olmuşlar.
    Son arzuları sorulmuş.
    Temel demiş ki "anamı görmek istiyorum."
    İdris'in son arzusuna gelince:
    Temel anasını görmesin.
    "Hikâye" Türk soluna ithaf olunur.
    CHP ile DSP uzlaştı ya... Bu oluşumun dışındaki kimileri şimdi "solda yeni moda" başlattılar:
    "Bağımsız ortak aday çıkaralım."
    Masa başında "böyle projeler" üretmek kolay. Ama bağımsız olarak sandıktan çıkabilmek öyle her babayiğidin harcı değil.
    Rahmetli Ali Rıza Septioğlu bir keresinde partisine kızmış "Elazığ'dan bağımsız aday olmuştu." Kazandı.
    Zira "şeyhlik, şıhlık" vardı, "tüm Palu arkasındaydı."
    2002'de Mustafa Zeydan Hakkâri'den bağımsız geldi. Arkasında "koca aşiret" vardı.
    Safter Gaydalı Bitlis'ten bağımsız geldi.
    "Dedesi şeyh... Dedesinin dedesi şeyh."
    Kolay mı bağımsız olarak seçim kazanmak.
    Bunu en iyi Mehmet Ağar bilir. Ağar gibi "yıllarca çalışan" veya Mesut Yılmaz gibi "yıllarca Başbakanlık yapan" biri, engelleri aşıp, bağımsız olarak seçilebilir.
    Ki bunlar istisnadır.
    Tabii bir de "etnik rüzgâr"
    var. Demokratik Toplum Partisi'nin arkasında duracağı "bağımsız adaylar", bazı illerde sandıktan rahatça çıkabilirler. Bunu "sağır sultan bile" biliyor.
    Ama Deniz beye küsen, ötekine darılan gidecek ve "bağımsız sol ortak aday" olacak. Ve sonuç alacak.
    Duyun ama inanmayın.
    "Hikâyenin" patent hakkı, sol siyasetin bilinen isimlerinden, eski bakan Mehmet Moğultay'a ait. Padişah Ali ile Osman'ı barıştırmaya karar vermiş.
    Önce Osman'ı çağırmış:
    - Ali ile barış... Sana 2 kese altın vereceğim, Ali'ye 1... Sana 2 tarla vereceğim, Ali'ye 1... Sana 2 ev, Ali'ye 1... Yeter ki barış.
    Osman "padişahım" demiş:
    - Barışırım ama, 1 şartım var.
    - Nedir?
    - Ali'nin 1 gözünü kör et.
    - Ederim ama senin de 2 gözünü birden kör ederim.
    - Olur padişahım... Yeter ki Ali'nin 1 gözü çıksın... Zararı yok benim de 2 gözüm çıksın.
    Moğultay'la "solu" konuşuyorduk. Bu hikâyeyi anlattı.
    Ve sordu:
    - Başka bir şey söylemeye gerek var mı?
     
    ****************************************************
     
    CHP'de Deniz Baykal dışında herşey değişiyor. Hayattaki 5 genel başkanından biri dahi partide yok. İşte ilginç tablo;
     
    CHP kimseye yar olmuyor !
    http://www.internethaber.com; 31 Mayıs 2007 Perşembe 11:07
    CHP siyasetteki değirmen gibi... Değişim çok hızlı... Kimler gelmiş, kimler gitmiş diye bir baktığınızda ortaya çıkan tablo ilginç...
    Gelen de giden de çok.
    Hatta bunlar için de genel başkanlar da var...
    İşte tablo;

    -CHP'nin hayattaki 5 Genel Başkanı partide değil;
    Cezmi Kartay, Erdal İnönü, Murat Karayalçın, H. Çetin, Altan Öymen

    -6 Genel Sekreteri yok: Cahit Angın, Mustafa Timisi, Halil Çulhaoğlu, Adnan Keskin, Ertuğrul Günay, Fikri Sağlar

    -6 Gençlik Kolları Genel Başkanı'ndan; Süleyman Genç, Zeki Alçın, Hasan Belovacıklı, Semih Eryıldız, Erhan Baydar ve Sabri Ergül, hiçbiri CHP'de yok...

    CHP saflarından kopan vekilleri ise saymaya imkan yok... CHP, Baykal dışında kimseye yar olmuyor...

    « Önceki ::