|
"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / İNCELEME
ALİ ŞAHİN _______________________________________________
-Nazan Melal Türkmen'e-
"sonunda bir güzel insan savaşa savaşa düşürdü güzel tenini toprağa 'ölüm adın kalleş olsun'! ("Enver Gökçe" adlı şiir, Kırlangıç Yıldızı, Leylâ Şahin, s.62)
"..her biri ayrı bir ses ve renk olan; ve barış,kardeşlik, eşitlik hürriyet;ve bu yüksek değerler için direnişi gündeme getiren..." (L. Şahin) 40 Kuşağı toplumcu şairlerinden Enver Gökçe için yazılmış yukarıdaki dörtlüğün de yer aldığı Kırlangıç Yıldızı'nı ben de 2001 yılı nisanında bir rastlantı ile ele geçirmiş ve okumuştum: "Can Arkadaşım Melal'e, şiirin, dostluğun sonsuzluğunda... 89, 4 Kasım" diye imzalanmış kitabı geri almadan İstanbul'a dönen sahibi unutunca bende kalmış kitap. Kitaplıkta gözüme çarpınca alıp yeniden okudum sindire sindire...10.12.1954 Şavşat doğumlu şairimize yolun yarısında Enver Gökçe Şiir ödülü ikinciliği kazandırmış, yapıtı oluşturan dosya. Bu da şiiri değişik şekilde yeniden irdelememi sağladı, adına düzenlenen ödüle değer görülen yapıt, o çizgiye ne denli bağlı, daha doğrusu şairin kendi deyişiyle O "yüksek değerlere" yaklaşımı da irdelememe yol açtı ve hak ediyor dedim kendi kendime.
İlk kitap için oldukça geç kalınmış diye düşündürüyor insanı, ancak Kitabın kapağında hazır olan 3 kitabından daha söz edilmesi, ödüllerin değerini bir kez daha gündeme getiriyor bence; hiç değilse bu tür çalışmaların kitaplaşmasına vesile oluşturuyor, o bile az şey değil bence...Çıkacağı duyurulan "Ateşte Parmak Uçları", "Mayıs Şarkıları", "Lirika" adlı yapıtlar aradan geçen 15 yılı aşkın süre içinde ya çıkamamış ya da değişik adlarla çıkmış olacak: Çünkü . "Kırlangıç Yıldızı" (1989) adlı yapıtın yayınından sonra "Mayıs Şarkıları"(1989) ve "Acı Toplayan İpekli Çardak Kuşu" (2000) yayınlanmış diğer iki yapıt ortada yok bilebildiğim kadarıyla. Şair Arif Damar, Leyla Şahin'in Kırlangıç Yıldızı'nın ilk kitabı olmakla birlikte, ilk kitabının yayımlanmasını çokça ertelediği "Ateşte Parmak Uçları" olduğunu belirtiyor.
İlk şiiri henüz 5. sınıfta iken Doğan Kardeş'te yayımlanan Şahin, ortaokulda, "Çevreye Işık", Lisede "yeni Adımlar", Başköy, Direniş vb. dergilerde görünmüş;"Cumhuriyet ve Devrimlerimiz" konulu şiir yarışmasında "Son İkindiler" şiiriyle birincilik aldı. Şiirlerini 1970'li yıllardan itibaren yayınlamaya başladı. 1975-76'da "Türkiye'de Birlik " gazetesinde çalışarak köşe yazıları yazmış, 1977-87 arasında dergilerde az görülmüş, Sesimiz, Türkiye Yazıları, Güney, Kıyı, Yeni Olgu, Demokrat, Karşı Edebiyat, Broy... dergi ve gazetelerinde aralıklarla şiirler yayımlamış, bir yazısında bunları değerlendiren A. Damar; "Bir LŞ var... Genç şairin şiirlerini beğendim ben. Bana göre her yönden kişiliğini buldu o. Yayınlanabilir bunlar, yayınlanmalıdır da." (Devrimci Demokrat, 24 Temmuz 1980) demektedir daha 1980'de... Yine şair Behçet Necatigil, "Gürültü yapmadan diyeceğini diyen soluklu ve yürüklü şiir" diye değerlendirmektedir şairin şiirlerini.
Kitap, 3 bölüm olarak düzenlenmiş: yapıta adını veren "Kırlangıç Yıldızı" bölümünde, "Mektup 1-10" (13-33); "Ölçeksiz Haritalar" bölümünde, "Sevdanın ve Sevincin Adresi 1-3" ve "Ölçeksiz Haritalar 1-2" (37-53); "Menekşe Töreni" bölümünde ise, "Aslıhan", "Aziz Ol", "Aşkın Gülüşü", "Rüzgar Vurgunu", "Camlar Kırıldı", "Güç", "Genciken Ölenin Türküsü" ve "Enver Gökçe" (55-63) adlı şiirler yer alıyor... Ölüm acı, ölüm kalleş... Her yaşta ölüm erken ölümdür oysa ama "Giderim giderim yolum yokuştur/ Bir yanım hasret bir yanım ateştir/ Genciken ölene ölüm zor iştir/ Erir içim usul usul kan gider " (s. 61) diyor türkü formatında yazılmış "Genciken Ölenin Türküsü (s. 61 )"nde...Hasan Hüseyin:
" kolay değil öyle genç ölmek yeşil bir yaprak gibi yüreği koparıp ateşe atmak pek öyle kolay değil hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da yalnız bir bahar çiçeklenir " (Kızılırmak)
diyor ve ekliyor ardından da " elbet bir bildiği var bu çocukların "... "... Şu dünyada bir nesneye / Yanar içim, göynür özüm / Yi
Kalıcı Bağlantı
(0)
Yorum yaz!
13/12/2007 · Kategori: Inceleme
KAPAK
|
Oğuz Atay
| Ve gün başlar. Uyanmak istemediğimiz rüyadan hayatla edebiyatı, yaşamsal gerçeklikle kurgusal gerçekliği örtüştürürken dönüştürmek isteyen Oğuz Atay seslenir: 'Ulan sahtekârlar, ulan yarımyamalaklar, ulan hepimiz!'
14/12/2007 (4 defa okundu)
NALAN BARBAROSOĞLU (Arşivi)
Uyanmak istemediğimiz bir rüya: Oğuz Atay "İyi. Yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür." "Birimi var mı Hikmet Amca?" "Birimi insandır."
Bir rüya ki, doğumla ölüm arasındaki ömrümüzün muhteşemliği ve zavallılığı eşitleniyor; kaygılarımızın gerçekliği ve sahteliği de... Açlığın maddi sefaletiyle zenginliğin manevi sefaletini yan yana koyabiliyoruz. Burada ve şimdi doğmuş olmanın sevinci de, öfkesi de aynı kaynaktan besleniyor içine uzandığımız rüyada. Ayaklarımızı çıkarıp girdiğimiz gecekonduda yatağımıza yatmadan önce sırtımızı da çıkarıp görüyoruz bu rüyayı... Sonra, gecekonduya "geceoldu", "gecegeldi gibi bir şey" diyoruz. Bu yüzden de kavgalarımız uzlaşmalara, uzlaşmalarımız kavgalara dönüşebiliyor her an; uzlaştığımız yerin kavgamızın can damarı olduğunu görüyoruz çünkü; ya da tam tersi. Sevgi-nefret sarkacında topluyoruz enerjimizi... Karşıtların amansız gelgitinde uyanık ve dinamik duyumsuyoruz kendimizi içinde soluk alıp verdiğimiz rüyada. Ataletten cesaret kazanabiliyoruz; durgunluktan fırtına yaratabiliyoruz bir başka deyişle... En çaresiz anımızda bir şövalye çıkarabiliriz örneğin derinliklerimizden; ve saldırabiliriz yeldeğirmenlerine... (Bu güç içimizde var; iliklerimize kadar hissediyoruz.) Gördüğümüz rüyada dinamitleyebiliriz kötülüklerin kökünü ve "Nihayet insanlık da öldü!" başlığını taşıyan bir haber metni yazarken şefkatle sarabiliriz insanlığın yaralarını. "Bütün dünya saatleri birleş"miş, "aynı zamanı göster"mektedir bu rüyada ve "bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı"nı taşısak da "herkese yetecek kadar" çok olan "utanç"larımızın ağırlığını duymayız. Rahatsız eden geçmişimizin, kaygı veren geleceğimizin gölgesi düşmüştür kuşkusuz gördüğümüz rüyaya ama kendimize doğru ilerleyebileceğimiz bir yol silueti de uzanmaktadır sanki önümüzde. "Kendi"miz olmaktan ölüm kadar korktuğumuz için, korkmanın binbir türünü refleksif bir tepki gibi yaşadığımız için, öğretilenleri sular-seller gibi ezberlediğimiz için, kendi olamamışlığını sergileyen tipler sayesinde kendi olma potansiyelimizin farkına varıp "kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlar" parantezinden sıyrılma olasılığını fark ederiz. Sahteliğin ve sahteliğimizin nerede başladığını merak etmiş, gülünç hallerimizden yorulup sahici bir ifadeye özlem duymaya başlamışızdır; ciğerlerimizi yaksa da derin ve rahat bir nefes alma ihtiyacı peydahlanır bu rüyada.
İçimizde biriken sözler Bir kendinde göz fikri uyanır içimizde; kendime, kendim için, kendimden kaçmadan, kendime kapanarak, kendimden açılarak, kendimin içinde burgaçlanarak, kendimi kendimle sarsarak hareket kabiliyeti kazanmış, sezgisi ve içgörüsü bilenmiş bir kendinde göz fikri uçverir edebi belleğimizde... Hayata ve edebiyata bakarken tedirgin, uysal, asi, coşkulu bir kendinde göz. Asla verilenle yetinmeyen, dayatılanlara kuşkuyla bakabilen, kendinde kalmak için kendinin parodisi olmaktan korkmayan bir göz kurar rüyamızı. Böylece, ürkekçe de olsa "bir anlam verilemeyen sözlerin, bir türlü anlaşılamayan etkilerinden" arınıp ayna karşısında, kim bilir nerelerden edindiğimiz maskelerimizi titreyen ellerimizle teker teker ve yavaş yavaş çıkarmaya hazırmışız gibi gelir. Bir daha "aklımı"zın "içini örümcek ağları sar"mayacakmış gibi gelir. Söyleyemediğimizden içimizde kalıp biriken sözler "hicran" olmayacakmış gibi gelir. Konuşurken konuşurken üstümüze "önce akıl almaz bir tutukluk" gelmeyecek, ardından da "daha yaşamadan büyük bir yorgunluk" çökmeyecek gibi gelir. "Bir şeyin taklidi olmak"tan sıyrılabilecekmişiz gibi gelir.* "Aklın suçları"kadar "akılsızlığın suçları"nı dakavrayacakmışız gibi gelir.* Kıssa'dan hisselerle artık yetinemeyecekmişiz gibi gelir. "İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini" sanki artık idrak edecekmişiz gibi gelir. "Dalgınlı"ğımızdan kurtulacakmışız gibi gelir. Seyredilmeye ihtiyacımız kalmamış gibi gelir. "Biz köylüleri çok severiz" sevmesine de, şehre gelen köylüleri artık "kapıcı ve amale yapmaya" uğraşmayacakmışız gibi gelir. "Parmaklarıyla bir yerleri gösteren büyük adamlar"ın heykellerine boş boş bakmayacakmışız gibi gelir. "Acımayla sevgiyi" birbirine karıştırmayacakmışız gibi gelir. Aklımızla duygularımız arasında bir parçalanmışlığı yaşamayacakmışız gibi gelir. Ortada hiçbir neden yokken, adeta durup dururken bir daha hiç kendimizi suçlu hissetmeyecekmişiz gibi gelir. Çok rağbet edilen "ansiklopedik gerçekler"e yüz vermeyecekmişiz gibi gelir.* Sarhoş olup şuursuzca konuşup ayıldığımızda neler söylediğimizi unutup "söylediklerimi"zi "kapı kapı dolaşarak geri almak" isteğine bir daha kapılmayacakmışız gibi gelir. Aşklarımızda "çirkin kılıklarımızla, gözyaşlarının yüzümüze akıttığı boyalarımızla birer melodram oyuncusu olarak, kısa bacaklı zavallı atlarımızın üstünde öylece kal"mayacakmışız gibi gelir.
'Kısa süren aydınlıklar' "Durmadan aynı cılız atları, aynı dumanlı salonlarda koşturmak zorunda" olduğumuzu artık düşünmeyecekmişiz gibi gelir. Bundan böyle hayatımızdaki "güzellikler"i "kısa süren aydınlıklar" olarak yaşamamayı becerebilecekmişiz gibi gelir. Belirsizlikleri sistematize ederek görünür kılabilecekmişiz gibi gelir. Dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimizi söyleyebilecekmişiz gibi gelir. Bir işin ucundan tutmaya kalktığımızda "bu ülkede yarım yamalak birşeyler yapmaya çalışan insanlar"a benzemeyecekmişiz gibi gelir. Kimse bizi azarlamayacakmış gibi gelir. Eşyanın dağınıklığı ve gündelik hayatın ayrıntıları altında ezilmeyecekmişiz gibi gelir. Hayallerimizden korkmayacakmışız gibi gelir. Ruhumuzdaki kaostan bir düzen çıkarabilecekmişiz gibi gelir. Günü ya da ânı kurtarmak için telaşla düşünmekten sıyrılacakmışız gibi gelir. "Çılgın bir kalabalığın ortasında nereye döneceğimizi bilmeden koşuşup durmayacağız" gibi gelir. Günlerin birbirine benzer/benzemez akışında bir daha kendimizi hiç ölü gibi hissetmeyecekmişiz gibi gelir. "Dünyada" var olan "çok sevgisizlik" sona erecekmiş gibi gelir. Geçmişimiz bizi artık yaralamayacakmış gibi gelir. Hayatımızdaki insanları bir biçimde -örneğin bir 'son akşam yemeği'nde- bir araya topladıktan sonra "ömrü"müzün "geri kalan kısmını bu toplantının hatırasıyla idare edebilir" durumda kalmayacakmışız gibi gelir. "Herkes"in "birbirinden şüphe edi"p "hemen suçlamaya bayıl"dığı bir "cemiyette" yaşamayacakmışız gibi gelir. İnsanlık bizi dinleyecekmiş gibi gelir. "Dünyayı kirlet"meyecekmişiz gibi gelir. Kendimizden utanmayacakmışız gibi gelir. Yarım kalmayacakmışız, yarım bırakılmayacakmışız gibi gelir. "Hiçbir şey yapmak istemiyorum" duygusu bizi ele geçirmeyecekmiş gibi gelir. Kendimize ait olanı bulabilecek, kendimiz olabilecekmişiz gibi gelir. Çıktığımız balkonda tutunduğumuz parmaklıklar bizi taşıyacakmış gibi gelir. Ve bu rüyada "'Olağanüstü' gibi bir kelimenin hırpalamayacağı sıcak dünyalar kurma"k mümkünmüş görünür. Ama gece biter. Tan yeri kızıllaşır, mevsimine göre güneş bazen nazlı nazlı, bazen telaşla doğar... Yatakodalarımızın sıkı sıkı kapalı perdelerinden sızar, gözkapaklarımızın altındaki karaltıyı seyreltir, kapı dışarı ettiğimizden edebiyatın epeydir uğramadığı hayatımızın gerçeklerine gözlerimizi açarız. Her birimizin evinde üç aşağı-beş yukarı hem birbirine benzeyen hem de benzemeyen sabahla yataklarımızdan kalkarız... Ve gün başlar. Uyanmak istemediğimiz rüyadan hayatla edebiyatı, yaşamsal gerçeklikle kurgusal gerçekliği örtüştürürken dönüştürmek isteyen Oğuz Atay seslenir: "Ulan sahtekârlar, ulan yarımyamalaklar, ulan hepimiz!" not: Tırnak içindeki italik cümle parçaları, Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar romanından alınmıştır. * "Korkuyu Beklerken" ve"Babama Mektup" adlı öykülerinden...
OĞUZ ATAY'A ARMAĞAN Yayıma Hazırlayan: Handan İnci, İletişim Yayınları, 2007, 454 sayfa, 30 YTL.
Beyaz mantolu adam kıyıya vurursa Müge İplikçi O gün sahilden ağır ağır denize açılan adam, diyelim ki bugün şişmiş bir biçimde kıyıya vursaydı ne yapardık diye düşündüm. Kâbus bu ya! Hatta bir tren istasyonunda yolculara mektuplar dizen ve okura hoşgörüyle veryansın eden o adamla şu beyaz mantolu adam arasında ya bir bağ varsa; üstelik bu bağ kadim ve hatta biyolojik bir bağsa, o zaman şunu da diyebiliriz herhalde dedim: yazar gerçekten öldü! Roland Barthes bunu söyleyeli yarım asır oldu, sen uyu diyebilirsiniz. Oysa Oğuz Atay bunu neredeyse Barthes ile aynı zamanlarda keşfetmiştir, dikkatinizi çekerim... Atay bu sonun ipuçlarını, geçen yüzyılda, ülkenin hararetli yıllarına denk düşen geriliminde, üstelik de sol aydının yakasından bir türlü in-e-meyen Kemalist benliklerle boğuşur ve bunun gelgitini anlamlandırmaya uğraşırken -ve bunun anlamını ontolojik açıdan bir türlü bulamazken- bir yandan da yazarlık, entelektüellik kisvesinin boğumlarında gezinirken vermiştir. Ne hazin bir son ama! Hepimiz için. Şimdi bu seçkin tavır olmadan, kibirsiz, maskesiz, kural kovucu bir bilinçle ne yapacaktır bu ülke edebiyatı? Bu sorunun cevabı daha henüz verilmedi. Korkuyla bekliyoruz! Bırakalım edebiyatının kavrayıcılığını, satır aralarındaki matematiksel dehasını ve kurgusunun ölçüsüzlüğünde yatan erdemi; sırf bizlere bu zırhsızlığın olabilirliğinin eşiğini gösterdiği için bile Oğuz Atay'ın ölümsüzlüğüne şahidim.
Oğuz Atay'ın endişesi Selim İleri Bana öyle geliyor ki, hepimiz farklı bir Oğuz Atay okuyoruz. Bu, güzel bir şey. Ama bir yandan da Oğuz Atay'ın eserine, deyiş yerindeyse, sevimli bir haksızlık. Oğuz Atay'ı biçimsel özellikleriyle yansıtan değerlendirişleri elbette saygıyla okuyorum. Benim Oğuz Atay okumalarım ise tam karşıt noktada: İçeriğin büsbütün öne çıkması için bazı biçim denemelerini gereksinmiş bir yazarla yüz yüzeyiz. Hele son dönem edebi verimleri biçimden iyice uzaklaşmış. İroniden saçmaya, saçmadan gerçekliğe bu gelgit, yaşadığı toprağı büyüteç altına almak isteyen ve bütünüyle kendine özgü bir yazarın endişesi, öyle bir endişe ki, gelecekteki, yani bugünkü 'korku'larımızı tekrar tekrar vurgulamış.
Oğuz Atay, neyim olur? İbrahim Yıldırım Ne zaman Oğuz Atay hakkında yazmaya kalkışsam tanımlanması neredeyse imkânsız belirsiz bir bölgeye çekilir, yazmakla yazmamak arasında kararsız kalırım. Bir tür umarsızlık olan bu tuhaf duygudan dolayı bugüne kadar birçok dostumun bu yöndeki taleplerini yerine getiremedim. Bir anlamda onları atlattım. Sanırım Oğuz Atay hakkında genel geçer, artık defalarca söylenmiş şeyleri yinelemekten, belki de çok daha başka şeylerden korkuyor, çekiniyor olabilirim. Dolayısıyla bu kez -hiç olmazsa- şu kadarını söylemekle yetineceğim: Kendime edebi bir baba seçecek olsam, mutlaka Oğuz Atay'ı seçerdim. Çünkü o da rahmetli babam gibi Kastamonu İnebolu'da doğmuştur. Tamam mı?.. Öte yandan, Oğuz Atay'ın bu denli benimsenmesini bir okur harekâtı olarak değerlendiriyorum. Bu öyle bir harekâttır ki, Oğuz Atay'ı, 1971'den itibaren olumsuz eleştirip yıllarca yok sayanlar bu kitlesel girişim karşısında çaresiz kalıp yazarı kabul etmek zorunda kalmışlardır. Yalan mı?
Edebiyatımızın prizması Yekta Kopan Oğuz Atay'ı her okuduğumda, en basit anlatımla, mutlu olurum. Bu coğrafyada, bu dilde, böyle düşünebilen, böyle algılayabilen, böyle yıkıp-yeniden inşa edebilen, her tür iktidarı böylesine keskin bir ironiyle yere seren, modernleşmenin krizlerini ve yabancılaşma aynasını okurunun yüzüne böyle cesaretle tutabilen, mutsuzluktan-kırgınlıktan oyunbaz kurgulara bu kadar cesurca yürüyen bir yazarın varlığını bilmenin mutluluğudur bu. Her yeni okuyuşta yeni kapılarla karşılaşacak olmanın verdiği mutluluk. Oğuz Atay aydın olarak duruşuyla ve yazdıklarıyla edebiyatımızın ortasına bir prizma gibi oturmuştur. Oğuz Atay prizmasının içinden beyaz bir ışık geçtiğinde gökkuşağının yedi rengi de görülebilir.
Söylem kurucu değil, söylem kırıcı Murat Gülsoy Oğuz Atay'ı ilk kez 1984 yılında üniversiteye başladığım sıralarda okudum. Üzerimde yarattığı etki o güne kadar okuduğum yazarlardan çok farklı oldu. Çok katmanlı anlatımı, içe bakışındaki derinlik, 'metinlerarası'nda özgürce yol alması, oyunculuğu, mizah anlayışı dünyaya ve edebiyata bakışımda bir kopuş ve sıçrama yarattı. Sanırım en çok etkilendiğim yönü, diğer yazarlarda var olan kuvvetli söylem kurucu yaklaşımın onun yapıtlarında ters yüz edilmiş olmasıydı. Metinlerarası sıçramalarının amacı aslında söylemler arasında gidip gelerek onları kırmaktı. İnsanı mutlu eden, kendini ahlaki olarak güvende hissetmesini sağlayan, en doğrunun bizden olmakla ölçüldüğü ideolojik söylemlerin altının nasıl da boş olduğunu gösteriyordu. Sürekli bir 'biz olmak' vurgusu taşıyan edebiyatımızda elbette onun yaklaşımı büyük bir yol ayrımını işaret ediyordu. Bu ayrımın farkına vardığımda kararımı vermiştim, ben de yazacaktım.
Huzursuzum Feryal Tilmaç Onu her okuduğumda (şans eseri yatışmışsa!) öfkelerim depreşir, dahası yeni öfkeler edinirim. Yüzeydeki yaldızı kazıyan (üstelik bunu en doğal itkilerle yapan), sahteliği, kofluğu canı acıyarak gören, gösterendir benim için. Kara kara gülerim. Okudukça değişirim. Cemal Süreya'nın Dostoyevski'ye ilişkin sözlerini pekâlâ ödünç alabilirim kitaplarıyla ilişkimi anlatmak için: Oğuz Atay okudum, huzursuzum! Bir de beni zihin perdeme yansıttığı görüntülerle çocukluğuma götüren bir yanı vardır hep yazdıklarının. Adını bir türlü koyamadığım o bitmez tükenmez sıkıntı; elektrik kesintileri, lambri kaplı duvarlar, karaağaç mobilyalarla bitimsiz kahverengi... Pazarları radyodan maç yayını, kristal avizeler, kabul günleri. Büyüklerin kulak misafiri olduğumuz siyaset konuşmaları: Sağcı iyidir solcu kötü, hayır solcu iyidir sağcı kötü. Peki. (Mutlak iyi ve kötünün olmadığını idrak edebilmenin yıllarımı alacağını henüz bilmiyorumdur.) ÜGD, Dev-Genç: Çocuk ruhumu tedirginlikle dolduran duvar yazıları... Kısası, orta sınıfın (ülkenin?) boğucu sıkışıklığıyla soluğumun tıkandığıdır onun romanları. Ölümünün üzerinden üç on yıl geçmiş. Zamanı kelimelere koymak kolay. Peki ya onu? Denemeli! Büyük/Yazar/Mutsuzluk/Gerçek/Benzemez/Örnek/Tutun(a)mayan/Edebiyat/ Ağabey: Oğuz Atay.
Oğuz Atay okumak Behçet Çelik Oğuz Atay, 80'lerde arkadaşlarımla en çok konuştuğumuz yazardı, ama edebi yönünü düşünmezdik pek. Oyuncu yanı hoşumuza giderdi. Birimiz birdenbire başkası oluverir, başkasının ağzıyla konuşmaya başlardı; yadırgamaz, oyunu sürdürürdük biz de. Bakış açılarımızdaki darlığı fark etmeye başladığımız için, en çok kendimizle, bu bakış açısıyla dalga geçerdik. Oğuz Atay, kendimize ve başkalarına farklı açılardan bakma imkânı sunmuş, gündelik hayatın içindeki saçmalıkları görebilme, bunlarla baş edebilme yeteneğimizi geliştirmişti. İroni onun sayesinde sığındığımız ortak korunağımız olmuştu. Her şeyin söylenebilir olduğuna, hiçbir şeyle dalga geçmenin günah, ayıp olamayacağı inancına dayanan ortak bir dil oluşturmuştuk. Bugün de bu dili anlamakta zorluk çekenler oluyor; nihilistçe ya da sinik geliyor onlara. Bu "nihilist" dilin ortak bir duyarlılığı, düşünselliği içerdiğini, iletişimin sözcüklerin sözlük anlamlarıyla kurulmayabileceğini, tersinin daha derin bir yakınlığı sağlayabildiğini anlatamadığımızda, tek çaremiz Oğuz Atay okumalarını önermek oluyor. Mezun olduktan sonra ne yapacağımızı düşünürken, "Ubor metenga'dan mektup gelse, evden çıkmasak" demeye başladık; başka çare yoktu. Yine de çıktık, öngördüğümüz bütün saçmalıklarla karşılaştık; nelerle karşılaşacağımızı bildiğimiz için çok sarsılmadık. O yıllarda da Tutunamayanlar'daki "hesaplaşma günü"nün anlatıldığı bölümü okur dururduk. Bugün de olup bitenleri anlayamadığımızda, "Türkiye'nin Ruhu tamamlanmış olsa böyle olmazdı" diyoruz. Daha sonraları yeniden okuduğumda farklı tatlar aldım. O kadar "nihilist" gelmedi; başka bir dünyanın mümkün olmasını ne denli istediğini fark ettim. Bunun için zihni, dili, kurguyu -edebi anlamda olduğu kadar, hayatlarımızdaki kurguları da- özgürleştirmenin yollarını aradığını.
13/12/2007 · Kategori: Inceleme
Bir Behice Boran vardı...
|
Behice Boran 1979 yılının 1 Mayıs'ında işçilerle 'bayram'ı kutluyor
| 'Behice Boran' kitabı, 1950'lerin Genç Oyuncular kuşağından 1968'lilere ve 1978'lilere kadar bütün Türkiye sosyalistlerini ilgilendiriyor; sosyalizm tarihinin içindeki kişilerle, olaylarla ve tartışmalarla ilgili pek çok yeni bilgi veriyor
14/12/2007 (1 defa okundu)
PROF. DR. OYA KÖYMEN (Arşivi)
Nihayet Türkiye'nin ilk kadın Marksist kuramcısı, ilk kadın sosyalist akademisyeni ve ilk kadın siyasi parti başkanı Behice Boran'ın yaşamöyküsü araştırmasını Gökhan Atılgan, Prof. Dr. Cem Eroğul'un danışmanlığında yaptı; eser SBF'de doktora tezi olarak kabul edildi ve yayımlandı. Behice Boran-Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı. Bine yakın orijinal kaynağa ve özel röportajlara dayanan bu eserde, Behice Boran ekseninde, Türkiye siyasi ve sosyalist hareketinin tarihi ile dünya sosyalizm tarihi, mükemmel biçimde, halka halka birbirinin içine geçen analitik bir bütünsellikle dokunmuş. Behice Boran 'ilk kadın' Marksist kuramcı, sosyolog ve Türkiye İşçi Partisi'nin başkanı olmasının yanı sıra eş, anne ve yaşlı aile büyüklerinin bakımını şahsen üstlenmiş bir güzel insandı. Eşinin ve oğlunun, onun bu vericiliğini ve çabalarını ne kadar takdir ettiğini elbette bilemeyiz. Ama bildiğim bir şey varsa o da, Behice Boran yaşarken, hatta ölümünden sonra da, sosyalist hareketin onun değerinin tam farkında olmadığıdır. 'İlk kadın' vurgusunu, Türkiye'deki cinsiyetçi ayrımcılığın ve baskıcılığın, gündelik ya da sıradan faşizm gibi, ne kadar görünmez olduğunu, kadınları ve başarılarını görünmez kıldığını bir kez daha hatırlayalım diye yaptım.
Üniversiteden atılış... Gökhan Atılgan'ın bilimsel olduğu kadar iyi bir roman tadında okunan kitabı, Behice Boran'ın ABD'de sosyoloji doktorasını aldıktan sonra 1939'da Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü'ne doçent olarak atanmasından kırk sekiz yıl, ölümünden yirmi yıl sonra, Boran'a layık ve aynı zamanda bir 'ilk' kadirşinaslık örneğidir; hem de böylesine özgün bir eserle. Bu yıl kaybettiğimiz sosyolog Prof. Dr. Mübeccel Kıray'ın ardından çıkan yazıların çoğunda Kıray'ın, Boran'ın ilk öğrencilerinden olduğu; onun teşviki ve referanslarıyla ABD'ye doktora yapmaya gittiği yazıldı. Öğrencilerinin kaleme aldığı Kıray yaşamöyküsünde onun, arkasına bakmadığı sözü vurgulandı. Oysa Behice Boran'ın, hem hep ileriye hem de arkasına baktığını bilenlerdenim. Arkasına baktığında, içindeki en büyük özlem, sevdiği, kendini en hazır ve donanımlı hissettiği alanda, Türkiye üstüne araştırmalar yapabilmek, bunları derslerinde öğrencileriyle paylaşabileceği üniversite hocalığını sürdürebilmekti. Nitekim 1945'te köylerde anketlerle yaptığı saha araştırması da ülkemizdeki sosyal bilimler alanında bir 'ilk'tir. Bu çalışma aynı yıl Toplumsal Yapı Araştırmaları adıyla yayımlandıktan üç yıl sonra Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes'le birlikte 'kadroları' kaldırılarak üniversiteden atıldı. (Bundan elli beş yıl sonra da Boran gibi düşünen akademisyenler olarak biz de üniversitelerimizden atıldık, '1402'likler' olduk.) Boran'ın üniversiteden atılmasından bir yıl sonra 1949'da genç bir doktora öğrencisi olan Paul Stirling, Kayseri'nin bir köyünde yaptığı araştırmayı, Türk Köylü Topluluklarının Toplumsal Yapısı başlığıyla 1951'de Oxford Üniversitesi'ne sunmuş ve doktorasını almıştır. Daha sonra bu çalışmasını birçok kez Türk Köyü adıyla yayımlayan Stirling, dünyadaki önemli Türkiye uzmanlarından biri sayılmıştır. Bu kitap 1993'te Türkiye'de de yayımlanmıştır. Bu bilgiyi şunun için verdim: Türkiye'deki 'milliyetçi', sağcı iktidarlar özellikle sosyal bilimler alanında Türkiyeli araştırmacıları sürekli kösteklerken, Batı'dan gelen araştırmacılara bütün imkânlarını seferber etmiş; onlar da şu ya da bu konuda hep 'Türkiye uzmanı' olmuş ve iktidarlar onların raporlarına kulak vermeyi sürdürmüştür. Bu tavır günümüz için de geçerlidir. Öğretim üyelerinin yayınlarının niteliğine değil, sayısına bakarak, özellikle ABD ve İngiliz üniversitelerini, kıyaslama kıstası kabul eden YÖK, acaba bu konuları da hiç düşünmüş müdür?
Bugün anlaşılamayacak mücadele Gökhan Atılgan'ın kitabını okuyuncaya kadar Behice Boran'ı yeterince tanıdığımı sanıyordum. Ne de olsa ben de 1960'larda, Doğu'nun köylerinde yapacağım ilk saha araştırmamın anketleri üstünde onunla birlikte uzun uzun çalışmış; 1971 darbesinden sonra Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda aynı yatağı paylaşmış; evine girip çıkmış, birçok konuda konuşmuş; onun bizlere karşı gösterdiği 'aman cereyanda kalmayın' ve benzeri hassasiyetlerinin tanığı olmuştum. Meğer 1941'den beri, Gökhan'ın belgelediği üzere, Behice Boran, Yurt ve Dünya ile Adımlar dergilerinden başlayarak bilim, toplum, sınıflar, sanat, Türkiye'deki sosyal, toplumsal ve siyasi süreçlerle ilgili ne kadar çok yazı yazmış. Teori ve pratikte, sosyalizm ile işçi sınıfı arasındaki bağı, Türkiye somutunda usanmadan incelemiş; gazetelerde ve Yön dergisinde görüşlerini dile getirmiş; Türkiye'de sınıfların ve bu arada tabii işçi sınıfının da olmadığını iddia eden, sosyalizme giden yolun, sivil-asker 'aydınlar öncülüğü'nde açılmasını savunan çoğunluğa karşı 'tek başına', evet, özellikle 1960'ların ilk yarısında gerçekten de tek başına, kuramsal ağırlıklı bir mücadele yürütmüştür. Dile kolay, kaç kadın kişi 1941'lerden 1970'lere, yalpalamadan, onca yoksunluk, baskı ve acıların en büyüğü olarak gördüğü 'dost acılarına' katlanarak, emekçilerden yana böyle bir mücadele yürütebilmiştir. Bu, 'kariyerimi de yaparım, çocuk da doğururum' reklamının peşinden gidenlerin asla anlayamayacağı bir mücadeleydi. Gökhan Atılgan'ın Behice Boran kitabı, 1950'lerin Genç Oyuncular kuşağından 1968'lilere ve 1978'lilere kadar bütün Türkiye sosyalistlerini ilgilendiriyor; sosyalizm tarihinin içindeki kişilerle, olaylarla ve tartışmalarla ilgili pek çok yeni bilgi veriyor; yeni değerlendirmelerin ve düşüncelerin filizlenebileceği mükemmel bir kaynak niteliği taşıyor. 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra doğan kuşaktan şimdi sosyalist olup, kendilerini 'milat' saymayanlar ve tarihlerini 'merak' edenler için ise, Atılgan'ın kitabı gerçek bir hazine; başka hiçbir kitapta bulamayacakları zenginlik ve derli toplulukta Türkiye sosyalist hareketinin tarihi ve tabii bu arada faşizmin çeşitli tezahürleri de önlerine seriliyor; ayrıca, çok iyi bir sosyal bilim araştırmasının nasıl olması gerektiğinin de örneği veriliyor. Geç kalmış olsa da nihayet yazılan Behice Boran kitabı için genç araştırmacı Gökhan Atılgan'ı minnet duygularımla kutluyorum.
BEHİCE BORAN Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı Gökhan Atılgan, Yordam Kitap, 2007, 558 sayfa, 20 YTL.
1/6/2007 · Kategori: Inceleme
1- İstanbul'un 'kara'sı zifir karası (25/05/2007) Fabio de Propris, 1997-2000 yılları arasında İstanbul'da yaşamış bir İtalyan. İstanbul'da geçirdiği zamanın üzerindeki etkisini ilk romanı Kara İstanbul'a dolaysızca yansıtmış.
2- Gerçek acımasızdır (18/05/2007) İlk kitabı 1960 yılında yayımlanan Leyla Erbil, aradan geçen neredeyse elli yıl süresince az sayıda ürün vermesine rağmen, pek çok eleştirmen ve okuyucu için edebiyatımızın en önemli yazarlarından birisidir.
3- Vahşi kentler, yırtıcı hayatlar (11/05/2007) Yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının London, Hemigway, Fitzgerald, Faulkner, Steinbeck, Caldwell, hatta Passos gibi klasikleri Türkçeye defalarca çevrildiler.
4- Cinayet sanatı! (04/05/2007) Thomas De Quincey'in polisiye edebiyatın kült kitaplarından Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet adlı denemesi uzun bir aradan sonra yeniden yayımlandı.
5- Yazmak ve yeniden yazmak (27/04/2007) Fotoğraf sanatçısı, çevirmen, yazar Münir Göle, Uzak Bir Gölge (2000) ve Sarı Zarf'tan (2001) sonra ara verdiği romancılığını Fısıltılar'la sürdürüyor.
6- Kıyıda ve kenarda (13/04/2007) Doğan Yarıcı'nın ilk romanı Kıyıda, köyünden kaçıp İstanbul'a sığınan bir gencin yeni bir hayat arayışını anlatıyor. Aslında 'arayış' da 'anlatıyor' da lafın gelişi.
7- Klasik de var ilk kitap da (30/03/2007) 2007 yerli polisiyeler açısından sönük geçiyor. Yılın ilk üç ayında bu türe dahil edebileceğimiz sadece yedi roman yayımlandı. Neyse ki çeviri dünyası izlemeye güç ve zaman yettirmeyecek kadar hareketli. İçlerinden üç tanesini seçtim. Bir de yerli polisiye var...
8- Yıldızların aşkı (23/03/2007) Edebiyatla ilgisi 1950'li yıllarda başlasa da, ilk romanını yazmak için neredeyse yarım asır beklemişti Yiğit Okur. Hulki Bey ve Arkadaşları (2000) yayımlandığında 65 yaşındaydı.
9- En zoru Çingene olmak (16/03/2007) "Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum.
10- Cevdet Kudret'i hatırlarken (09/03/2007) Neredeyse bütün bir Cumhuriyet tarihinin canlı tanığı olan Cevdet Kudret'i, bu tanıklıklara dayanan romanlarının yeniden basımı sayesinde anma fırsatı buluyoruz.
11- Çok gecikmiş bir intikam (02/03/2007) Ortaçağın önemli kentlerinden, zengin bir tarihsel ve kültürel miras barındıran Urbino'nun varlığını bilmeyenler, Gitmeyecekler İçin Urbino isminin ne anlama geldiğini merak etmişlerdir.
12- Zaman zaman içinde (16/02/2007) Ali Teoman, 2002 yılında yayımlanan ilk romanı Uykuda Çocuk Ölümleri'nde labirentlerle dolu dev bir şirkette geçen, mekânın İstanbul, zamanın bilinmez olduğu 440 sayfalık uzun bir hikâye anlatmıştı. Üçüncü romanı Karadelik Güncesi'nde mekân yine İstanbul, zamanlar yine iç içe geçmiş ve Teoman yine anlatmanın şehvetine bırakmış kendisini.
13- Sandıktan çıkan romanlar (09/02/2007) 'Tefrika' kelimesi nicedir kullanılmaz oldu. Kimilerinde tıpkı radyo tiyatroları gibi nostaljik duygular uyandırıyor belki, ama kelimenin gündelik hayatta bir karşılığı yok artık.
14- Milliyetçilik; bir aile fotoğrafı (02/02/2007) 'Biz'e ve 'ötekiler'e dair 'bilgiler' ulus devlet kurulurken ya da milliyetçiliğin yükseldiği dönemlerde ideolojik aygıtlarca okullar, romanlar ve medya aracılığıyla, kitlelerde siyasi bir bilince dönüştürülmüş ve...
15- Klasik de var ilk kitap da (26/01/2007) Polisiye yayıncılığı 2007 yılına hızlı başladı. Kitap seçimleri de yerinde. Mesela polisiye edebiyatın klasiklerinden G. K. Chesterton'ın Bay Perşembe'si; 1995 yılında Milliyet Yayınları'nın...
16- Bir yazar doğuyor (19/01/2007) Eugen Bertolt Friedrich Brecht, Marksist şair, oyun yazarı, eleştirmen, tiyatro yönetmeni ve kuramcı... Sadece yazdığı eserlerle değil, sosyalist sanatla ilgili teorik çalışmaları ve...
17- Ayla Kutlu romanı (12/01/2007) Edebiyat hayatına 1976-1977 yıllarında Aygen Berel müstearını kullandığı hikâyeleriyle başlayan Ayla Kutlu, 1979'da yayımlanan ilk romanı Kaçış'ı da 1977'de tamamlamıştı.
18- Shakespeare Marksist miydi? (05/01/2007) Marx'tan çok önce yaşayan Shakespeare elbette Marksist değildi. Sanatıyla yoksulların sözcülüğüne soyunmamıştı. Hatta siyasi açıdan muhalif bile sayılmazdı.
19- KAPAK (29/12/2006) Her Nobel arifesinde edebiyat ödülü için adı geçen Mario Vargas Llosa'nın, 1963 yılında başlayan yazarlık kariyeri gerçekten de çok parlak. Türkçede Kent ve Köpekler, Üveyanneye Övgü, Yeşil Ev, Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu, Julia Teyze, Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?
20- Hatırda kalanlar (22/12/2006) 21. yüzyıl roman çağı oldu Türkiye'de. Her yıl bir rekorla kapanıyor; 2000 yılında 132, 2001'de 139, 2002'de 207, 2003'te 214, 2004'te 303, 2005'te 331 ve nihayet 2006'da tam 364 roman...
30/5/2007 · Kategori: Inceleme
10/05/2007 Aile Hekimliği 1 Hazırlayan: Ozan Sürücü Aile Hekimliği ne getirip ne götürüyor? Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin GSS ile birlikte önemli ayaklarından birini oluşturan Aile Hekimliği uygulaması, Düzce’de 1,5 yaşına girdi. Büyük tartışmalara yol açan projeye Düzce’nin ardından, 10 il daha eklendi ve hazırlıklar tüm hızı ile sürüyor. Son eklenen 11 il ile birlikte aile hekimliği uygulamasının 22 ilde toplam 16 milyon nüfusa ulaştırılması hedefleniyor. Sağlık Bakanlığı yetkilileri Aile Hekimliği sisteminin uygulanmaya başlaması ile birlikte her şeyin çok güzel olacağını, hastane kapılarındaki kuyrukların biteceğini, halkın daha iyi hizmet alacağını ve birinci basamak sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz olacağını iddia ederken, Türk Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütleri ve sendikalar ise bunun tam tersinin olacağını söylüyor. Sistemde şimdiye kadar pilot il ilan edilen ve hazırlıklarına başlanan kentlerin içerisinde en çok dikkat çekeni İzmir. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olan İzmir 3,5 milyonluk nüfusu ile şimdiye kadar pilot il seçilen en kalabalık kent. İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ise hummalı bir çalışma içerisinde. Hazırlıklar kapsamında Aile Sağlığı Merkezi’ne dönüştürülecek 93 sağlık ocağı tadilattan geçirildi, binlerce afiş ve broşür dağıtıldı. ‘Aile fotoğrafınızda hekiminize de yer açın’ ve ‘İzmir Aile hekimliğine kavuşuyor’ sloganları ile yola çıkan İl Sağlık Müdürlüğü uygulama ile ilgili hayli iddialı. Sistem uygulamaya geçmeden sağlık müdürlüğünün ilk icraatı 47 olan aile sağlığı merkezlerinin sayısını 36’ya düşürmek oldu. Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Üyesi ve Pratisyen Hekimlik Derneği Genel Sekreteri Erkan Kapaklı; “DB ve IMF’nin programını hiç kimse bize ‘Ben birinci basamakta hizmet örgütlüyorum’ diye yutturmaya çalışmasın’ diyerek yetkililerin açıklamalarına tepki gösterirken, aile hekimliğiyle ilgili sorularımızı şöyle yanıtladı:
Aile Hekimliği sistemi nedir? Kimi ülkelerin adına Aile Hekimliği, kimilerinin ise genel pratisyenlik dediği birinci basamaktaki hekimi tarif eden, bir tıp disiplinidir. Bizde yapılan hile, aldatmaca aslında. IMF, “Sağlığı kamudan finanse etmeyeceksin. Özelleştireceksin. Hak olmaktan çıkartacaksın, satacaksın” diyor. Şu an da bizim iktidarımız Avrupa’daki ile IMF’nin dediklerini karıştırıyor, ortaya bir hilkat garibesi çıkartıyor ve adına da Aile Hekimliği Sistemi diyor. DB ve IMF’nin programını hiç kimse bize “Ben birinci basamakta hizmet örgütlüyorum” diye yutturmaya çalışmasın.
Pilot illerde durum nasıl? Birinci basamak koruyucu sağlık hizmeti diyorsan bir defa sevk sistemin olacak. Sağlık Bakanlığı sevk sistemini resmi gazetede yayınlayarak kaldırdı. Yasada “Aile hekimliği Genel Sağlık Sigortası’ndan finanse edilir” diyor, GSS uygulamada yok. O yüzden pratikte uygulanan şey aslında bakanlığın kendi tarif ettiği aile hekimliği değil. Biz yıllardır söylüyoruz, bu ülkeye yeterince sağlık ocağı, yeterince pratisyen hekim, yeterince ebe hemşire kazandır, sağlık ocakları bu ülkenin bütün sağlık sorunlarını çözer. İlk dokuz ilde toplam üç milyonluk bir nüfustan bahsediliyor. Aralık ayı itibarıyla 5 yüz bin kişinin aile hekimi yok. Kırsal kesimlerin kadroları boş kaldı çünkü. Yani sağlık hizmetine ulaşmada zaten eşitsizlik yaşayan iller yine bu hizmetten yoksun kalıyor.
Sağlık ocaklarının kapatılmayacağı söyleniyor… Bir defa aile hekimliği bir sağlık hizmeti sunumu değil. Aile hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin açık adı. Sağlık ocağı adı altında görevleri tarif edilmiş bir binanın odaları hekimlere kira karşılığı veriliyor. Bunun adı sağlık ocaklarının kapatılması değil de nedir? Aile hekimliğini seçen arkadaşlarımıza masraflarıyla birlikte 4 bin YTL gibi bir para verilecek. Aile hekimliği sistemi uygulanmıyor. Emekli Sandığı, Bağ-Kur gibi kurumların ve vatandaşın cebinden hiçbir para çıkmıyor. Nasıl finanse edildiği belli olmayan bir sistem uygulanıyor.
Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının iş güvencesi ne olacak? Bütün Türkiye’nin aile hekimliğine geçtiğini varsayalım. Geri dönmek isteyen hekim arkadaşımız nereye dönecek? Sağlık ocakları kapanmış. Toplum sağlığı merkezlerine diyorlar, buralar oyuncak mı? ‘İstemezlerse toplum sağlığı merkezine geri dönerler’ sözü bile kendilerinin bu merkezleri ciddiye almadığını gösterir.
Pratisyen Hekimler kimliklerini bulacak deniyor… Pratisyen hekimler, aşılama ve bulaşıcı hastalıkları engelleme çalışmaları nedeniyle kendileriyle gurur duyuyor. Pratisyen hekimlerin yeterince saygı görmediklerini iddia edenler, ‘Pratisyen hekimin yazdığı ilacı ödemem’ diyerek hakaret ediyorlar zaten. Pratisyen hekimler kimliksiz diyenler önce kendi kimliklerini sorgulamalıdır.
Aile Hekimliği tamamen ücretsiz mi olacak? Aile Hekimliği Pilot Bölge Yasası çok açık. “Aile hekimliği GSS’den finanse edilir” diyor. Adı üzerinde sigorta. Sigorta pirim alır. Aldığı pirim üzerinden de hizmet sunar. GSS çok net bir şekilde, ‘Arka arkaya üç primini ödemeyene hizmet sunmam’ diyor. Bunun en basit şekliyle telaffuzu, “Paran yoksa hizmet alamazsın”. Bu ülkede milyonlarca insan prim ödeyemeyecek durumda. “Biz ödeme gücü olmayanların primini öderiz” diyor hükümet. “Asgari ücretin üçte birini kazanıyorsa ödeme gücü vardır” diyorlar. Asgari ücret 403 YTL. Yani 127 YTL kazanıyorsan 64 YTL prim ödeyeceksin. YARIN: Reklamlar bitince kaosu göreceğiz
Aile hekimliği 14 Mayıs’ta başlıyor
Hekimlerin, sağlık çalışanlarının ve halkın yoğun karşı çıkışına rağmen Sağlık Bakanlığı’nın uygulamaktan vazgeçmediği aile hekimliği projesi İzmir’de başlıyor. Sağlıkta Dönüşüm Projesinin en önemli adımlarından biri olan sisteme karşı en büyük direnci gösteren Türk Tabipler Birliği, Pratisyen Hekimlik Derneği ve Türk Hemşireler Derneği ise izleme komisyonları kurarak aile hekimliği uygulamasını adım adım takip edecek. Özkan: “Aynı binada daha kaliteli hizmet üretilecek” Öte yandan İzmir İl Sağlık Müdürü Mehmet Özkan, düzenlediği basın toplantısında İzmir’de aile hekimliği sisteminin 14 Mayıs’ta başlayacağını ilan ederek, bütün hazırlıkların tamamlandığını belirtti. 2006 yılının Şubat ayında İzmir’in pilot il ilan edilmesinin ardından 8 saha koordinatörü ile birlikte sürekli alt yapı sistemini oluşturmaya çalıştıklarını söyleyen Özkan, sağlık ocaklarının kapatılmayacağını, sadece tabelalarının değişeceğini, aynı binalarda daha kaliteli hizmet sunulacağını iddia etti. İl Sağlık Müdürlüğü binasında düzenlenen basın toplantısında konuşan Özkan ile hekimliği sistemini kabul etmeyen pratisyen hekimlerin ise işyeri hekimliğinden kazandıkları paradan vazgeçmemek için aile hekimliğine başvurmadıklarını iddia etti. İddia edildiği gibi görevlendirmelerde adaletsizlik olmadığını kaydeden Özkan, bütün görevlendirmelerin hizmet puanlarına göre yapıldığını, bu puanların ise çok adil ve titiz bir çalışma sonucu çıkartıldığını öne sürdü. İzmir halkının yüzde 28’inin sosyal güvenceden yoksun olarak yaşadığını söyleyen Özkan, sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını ise hastalığın teşhisine kadar olan dönem ile sınırlı tuttu. Özkan, 2. ve 3. basamak sağlık hizmetlerinden yararlanamayacağını söylediği vatandaşların ilaçlarının da karşılanmayacağını belirtti. (İzmir/EVRENSEL, 10/05/2007)
|
|
|
|
11/05/2007 Aile Hekimliği - 2 Hazırlayan: Ozan Sürücü ‘Reklamlar bitince kaosu göreceğiz’ Aile hekimliği hakkında görüştüğümüz İzmir Tabip Odası Başkanı Suat Kaptaner de yetkililerin açıklamalarının karşısında görüş belirtiyor. Sistem uygulamaya başlandığında, halkın büyük çoğunluğunun sağlık hizmeti alamayacağına vurgu yapan Kaptaner, “Şu an reklamlar yapılıyor, reklamlar bitince kaosu göreceğiz” dedi. Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Zuhal Bahar ise halkın, sağlıkta özelleştirmenin asıl mağduru olacağını söylüyor. Sağlık hizmetinin her aşamasında ‘katkı payı’ alınacağına dikkat çeken Bahar, birçok hastalığın da kapsam dışında tutulacağına vurgu yaptı. Aile hekimliği hakkında görüştüğümüz İzmir Tabip Odası Başkanı Suat Kaptaner, sorularımızı yanıtladı.
Kimler aile hekimi olabiliyor? Aile hekimliği kavramı, aslında bu projede çarpıtılmış durumda. Çünkü kimin aile hekimi olduğu belli değil. Tıp fakültelerini bitirerek aile hekimliği kürsülerinde üç yıllık uzmanlık eğitimini yapmış aile hekimliği uzmanları var, İl Sağlık Müdürlüğü’nün uyguladığı sistem var bir de. Bu eğitimleri alanların içinde, birinci basamak sağlık kurumlarında çalışan pratisyen hekimlerin dışında, kadın doğum uzmanları, göz hastalıkları uzmanları ve KBB uzmanları var. Emekli profesörlerin bile bu eğitimlere katıldığı ve sertifika aldıkları söyleniyor. Dolayısıyla şu an Türkiye’de dört tip aile hekimi ortaya çıkmış oluyor. Sağlıkta Dönüşüm Projesi, gerçekten de bir dönüşüm projesi. Sağlık hizmetinin kamu hizmeti olmaktan çıkartılarak bireysel olarak verilen özel bir hizmet haline dönüştürülmesi projesidir.
Sürekli tebliğler yayınlanıyor… Buna gerekçe olarak “Bu zaten pilot projedir. Uygulandıkça ortaya çıkan sorunlar görülüyor ve düzeltilmesi için yeni tebliğler yayınlanıyor” diyorlar. Ama pilot projenin uygulanma amacı, sadece hekimleri ikna etmeye yönelik. Kanun ve yönetmeliklerde yazılı hiçbir şey şu anda uygulanmıyor. Aşılama yapılamıyor, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının emekli sandığı ödemelerini devlet, ödemeye devam ediyor. Asıl, reklamlar bittiğinde göreceğiz aile hekimliği uygulamasında nasıl bir kaos yaşanacağını.
Sistem devreye girdiğinde kimler hizmet alamayacak? Aslında bu işin en önemli kısmı, aile hekimliğinin finansmanın nereden sağlanacağı. Çünkü GSS’nin de uygulamaya başlanmasının ardından aile hekimlerinde sadece, primini ödemiş hastaların muayene olmasına izin verilecek. Pilot illerde bu da uygulanmıyor. Örneğin Bağ-Kur’luların pirim ödeme oranı yüzde 40; yüzde 60’ı ödemiyor. DB’nin Türkiye temsilcisinin verdiği rakamlara göre, çalışan nüfusun yüzde 50’si kayıt dışı. Yani bu sistemde çalışan nüfusun yarısı sağlık hizmetinden yoksun!
Ne gibi sorunlar yaşanacak? Aşılama oranlarının Düzce’de yüzde 98 olduğunu söylüyorlar. Burada bilgi çarpıtması var. Aile hekimine 100 hasta geldiyse, bunun 98’i aşılandı, diyorlar aslında. Hekimler sahayı dolaşamıyor ki. Düzce’de aşılanması gereken bebek sayısının kaç tanesi aşılanmış, diyerek yapacaksın hesabı. Doğrusu budur. Hekimler tehdit ediliyor. Denizli’de yaşananları örnek göstererek hekimlere gönderdikleri e-postalarda “İyi okuyun, size yanlış bilgi veriyorlar. Bir daha bunun geri dönüşü yok. Geleceğiniz kararabilir” diyorlar. Denizli örneğini vermek demek, “Ya aile hekimliğini kabul edin, ya da sizi Denizli’deki gibi başka yerlere sürerim” demektir.
“Devlet ortadan kaldırılmaya çalışılıyor” Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Zuhal Bahar ise 1961 Anayasası’nda bulunan “Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşamasını sağlamakla yükümlüdür” maddesinin, 1982 Anayasası’nda değiştirildiğine dikkat çekerek şunları söyledi: “Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ile sağlık, bütün yurttaşlar için doğuştan kazanılmış bir hak olmaktan çıkmakta, sosyal devlet tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bireye yönelik hizmetlere ağırlık veren, koruyucu sağlık hizmetlerini yok eden aile hekimliği sistemi, işgücünü artırdığı gibi pahalı da bir sistemdir. Sağlıkta özelleştirmenin asıl mağduru olacak halk, “Herkese bir aile hekimi hizmet verecek”, “Sağlık hizmetleri tamamen ücretsiz olacak” denilerek kandırılıyor. Memur aylıkları GSS primi kesintisi nedeniyle yüzde 5 düşecek, prim ödemeyene sağlık hizmeti verilmeyecek, sağlık hizmetinin her aşamasında ‘katkı payı’ alınacak ve birçok hastalık, kapsam dışı tutulacak. Sistem, hemşireler açısından da kritik. Bu sistemle hemşirelere; profesyonel mesleği yok edip ‘eleman’ adı altında ne olduğu anlaşılmaz, görev ve sorumluluğu olmayan, hekim ne isterse yapan, kabul edilemez bir uygulama dayatılıyor.
‘Hiçbir şey bilmiyoruz’ İğne yaptırmak için Bornova Mevlana Mahallesi’ndeki sağlık ocağında saatlerdir sırada bekleyen Metin Surav, sadece sağlık ocaklarının kapatılacağını duymuş; onu da sağlıkçıların dağıttığı bildirilerden... Otobüs durağında “İzmir aile hekimliğine kavuşuyor” yazılı afişler gördüğünü söyleyen 35 yaşındaki Surav, “Çok az şey biliyorum ama bizim için iyi olacağına hiç inanmıyorum” diyor. Sağlık Bakanlığı’nın, uygulayacağı bu proje ile ilgili halkı bilgilendirmediğini söyleyen Surav, “Zaten son dönemlerde bu sistem de çok karışık hale geldi. Sağlık ocağına, hastaneye gittiğimizde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Nereden sıra alınır, nerede muayene olunur belli değil” diyor. Bir fabrikada işçi olarak çalışan Surav, sigortalı olduğu için sağlık karnesi ile geldiğinde muayene için para vermediğini, fakat ilaç parasının yüzde 20’sini vereceğini söylüyor.
‘Hiç prim yatırmadım’ Çocuğunun elinden tutarak sağlık ocağı önünde bekleyen 30 yaşındaki Gazi Kaplan ile konuşmaya başlıyoruz. Mevlana Mahallesi’nde esnaf olan Kaplan, aile hekimliği hakkında hiçbir şey duymadığını söylüyor. Kaplan hemen; “Nasıl olacak peki? Doktor sağlık ocağını kapatıp evimize mi gelecek” diye soruyor. Sağlık ocağının bulunduğu binanın odalarının hekimlere kiralanacağını söylediğimizde ise “Öyle şey mi olur? Devletin sağlık ocağı kiraya mı verilir” diye soruyor. 7 yıldır esnaf olduğunu ve bir gün bile Bağ-Kur primini yatıramadığını söyleyen Kaplan, “Kazandığımız para boğazımıza zor yetiyor. Sigorta primini düşünemiyoruz bile” diyor.
‘Halka hiçbir şey sorulmuyor’ Sağlık ocağına çocuğunun tedavisi için gelen Salime Öksüz de aile hekimliğini hiç duymayanlardan. “Milletvekillerinin söylediği hiçbir şeye inanmayacaksın, onlar parasız olacak diyorsa paralı olur.” diyen Öksüz, hiçbir şeyin halka sorulmamasından yakınıyor. Öksüz, “Sağlık ocağımızdaki doktorlarımızdan çok memnunuz. Yıllardır buradalar. Bazı aksaklıklar giderilse daha iyi olur” diyor. Aile hekimliği sistemini televizyondan duyduğunu söyleyen ev hanımı Pınar Ateş ise sağlık ocaklarında çok sıra beklemekten ve doktor azlığından şikayetçi. Aile hekimliği sisteminin iyi mi kötü mü olduğunun uygulandıktan sonra görüleceğini söyleyen Ateş, “Zaten bize bir şey sormuyorlar ki. Şimdi bize gelip ‘Sağlık ocaklarından memnun musunuz’ diye sordular mı? Sorsalardı zaten, eksikleri giderirlerdi” diyor.
Evrensel Gazetesi, 11/05/2007
BİTTİ |
24/5/2007 · Kategori: Inceleme
|
Çelik: Atatürk bir filozof değil
Bakan Çelik'in "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" kitabı çok tartışılacak.Çelik bu kitabında Atatürk'ün bir filozof olmadığını öne sürdü. İşte ayrıntılar..
22 Mayıs 2007 Salı 16:15 |
"Atatürk bir asker ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, "altı ok" artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile tartışılır olmuştur. Atatürk büstlerinin önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın adı nedir allah aşkına?"
Cumhuriyet mitinglerini, "3-5 slogan ezberleyip meydana çıkıp ulusalcılıktan ve milliyetçilikten söz etmek kesinlikle samimi değil" sözleriyle eleştiren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 'in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabı, gerçek zihniyetini ortaya koyuyor. "İngiltere'de Churchillcilik yok, Türkiye'de Atatürkçülük var" diyen Çelik, kitabında askeri darbelerin kaynağının Atatürkçülük olduğunu savunuyor.
Çelik, Ufuk Kitapları'ndan çıkan ve ilk baskısı Eylül 2002'de yapılan kitabında, çeşitli yerlerde yayımlanmış makalelerine yer veriyor. Çelik, makalelerinde şu görüşleri dile getiriyor:
Amerika'da Washingtoncılık, İngiltere'de Churchillcilik, Fransa'da De Gaullecülük, Hindistan'da Gandicilik ve Pakistan'da Cinnahcılık diye bir şey yoktur, ancak Türkiye'de üstelik resmi ideoloji haline getirilmiş Atatürkçülük diye bir şey vardır.
Atatürk bir asker ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, "altı ok" artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile tartışılır olmuştur. Çizginin üstünde olan her devlet başkanının kendinden sonra bir "-cılık" bıraktığını veya birilerinin onlar adına birer icat ettiğini bir an düşünelim. Bu işin sonu nereye varır?
Bütün dünyada, milli lider olarak kabul edilmiş kimselerin değil, bizimki gibi binlerce, yüz binlerce büstüne, belki onlarcasına bile rastlanmaz.
Çocukluğumda dümeni kırık, pusulasız, sisten yararlanarak İngiliz zırhlılarını atlatacak kadar da becerikli olan Bandırma Vapuru'nda, kaptanla baş başa soğuktan titreyen bir Mustafa Kemal düşünürdüm. Çünkü bana böyle anlatılmıştı. Gemideki diğer kurmay heyetinin varlığından bile söz edilmemişti.
Kimsenin küçümseme gibi bir küçüklüğü gösteremeyeceği, bitmiş tükenmiş bir milletin şahlanışı olan Milli Mücadele'de "Atatürk yedi düveli denize döktü" d iye körpe beyinlere telkinde bulunursanız ve günün birinde işgalcilere karşı vatanperverlik örnekleri veren Şahin 'ler , Sütçü İmam 'lar takdir edilmekle beraber İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de öyle ordularla, silah zoruyla çıkarılmadıkları öğrenildiği zaman, tarih kitaplarında anlatılan Milli Mücadele şaibe altına girmez mi?
Atatürk'ü her türlü beşerüstü vasıftan arındırarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Onu sevapları ve günahlarıyla, her türlü art niyet ve karalamanın dışında ele almak aklın gereğidir.
Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, Cumhuriyet Bayramı (2000) dolayısıyla 24 saat kesintisiz Nutuk okuttu. Sabah gazetesi yazarı Can Ataklı , Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi'nde Yavuz Sultan Selim 'den beri kesintisiz Kuranıkerim okunmasına bir çeşit nazire olarak yapılan bu faaliyeti kınayan yazılar yazdı. Ataklı haklı olarak, "Nutuk Kuran değil, Atatürkçülük de din değildir" dedi.
Atatürk büstlerinin önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın adı nedir allah aşkına? Halk ne yaparsa cehaletinin gereğidir, ama biz ne yaparsak ayn-ı hikmettir, öyle mi?
"ATATÜRKÇÜLÜK ASKERİ DARBELERİN İLHAM KAYNAĞI" Dünyanın hiçbir yerinde ülkesini kurtarmış bir liderin öldükten sonra kanunla korumaya muhtaç hale getirildiği görülmemiştir.
Hele son yıllarda Atatürkçülük askeri darbelerin ilham kaynağı ve ideolojisi olunca büsbütün fikri ve kültürel zeminden uzaklaşıp dogmatik ve ideolojik bir mecraya sürüklenmiştir. Hatta Türkiye'nin itilmek istendiği laik-antilaik kamplaşmasında muharrik güç olarak Atatürkçülüğün kullanılması tesadüfi değildir. Türkiye'de iyi saatte olsunları çağırmayı düşünen insanların her defasında Atatürkçülüğü çıkış noktası yapmaları da düşündürücüdür.
Atatürk'ü sevmek için geçmişi ayaklar altına almak zorunda olmadığımız gibi bu ülkede yaşayan herkesi ille de Atatürk'ü sevmek zorunda bırakmak gibi bir mecburiyetimiz de yoktur. Zorladığımız zaman o insanları takıyyeci ve ikiyüzlü yaparız. Tahran'da lokantasına kocaman bir Humeyni posteri asan Azeri Türkü'ne "Bunu buraya asmanız mecburi midir, siz Humeyni'yi sevdiğiniz için mi astınız" sorusunu sorduğumda, sağa sola bakıp kimsenin duymadığından emin olduktan sonra hafif bir sesle: "Ağa! Mecburi değil, men Humeyni'yi hiç sevmirem, ama bizim menfeetimiz için eyi olar" cevabını verdi. 1990'lı yıllardan itibaren komünizm korkunç olmaktan çıktı. Korku mönümüze yeni bir şey ilave edildi: İslami fundamentalizm. Bunun bizdeki adı, 200 yıldan beri "irtica" idi. Bu sefer irticadan, sarıktan, sakaldan, cüppeden, takkeden, başörtüsünden korkmaya başladık.
Genç kızlarımızın sadece başlarını kapattıkları için eğitim haklarından mahrum edilmeleriyse kendi başına bir dramdır.
Çok partili hayata geçişimiz, İsmet Paşa 'nın isteyerek, iradesiyle kabul ettiği bir şey değil; istemeden katlandığı bir sonuçtu. NATO'ya girmemiz gerekiyordu ve bunun için ülkede göstermelik de olsa demokratik bir görünüm olması kaçınılmazdı. |
Kaynak: http://www.haberte.com
31/3/2007 · Kategori: Inceleme
Yaşamda ve yargıda devrimci duruş: Halit Çelenk
Bir hukuk meşalesi
83 yıllık bir adalet kavgası... Darbe mahkemelerinde, infaz törenlerinde, işkence hücrelerinde ağarmış saçlar... Anayasasını her daim ilkyardım çantasında, haklının kazanacağına dair inancını yüreğinde taşıyan bir hukuk adamının yüz ağartan yaşamı...
Bir kitap var masamda... Adı: "Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş: Halit Çelenk." Rona Aybay ve Ümit Altaş hazırlamış. Çınar Yayınları'nın, TÜYAP'ın desteğiyle hazırladığı bir saygı kitabı bu... İbretlik bir vefa örneği... 70'e yakın yazar 83 yaşına basan Halit Çelenk'i yazmış; onun devrimci mücadelesinin tahtına güzelim çelenkler bırakmış. Kitapta bir fotoğraf var: Ören'de çekilmiş; 1990'ların ortaları olmalı... Sunar Sitesi'nde öğle yemeği... En başta Halit Çelenk... Karşısında eşi Şekibe Çelenk... Talip-Halise Apaydın... Sıdıka Su... Ayten Baştürk... Fakir Baykurt... Ufuk Uras... Ben... Edebiyatın siyasete sarmalandığı sıcacık bir dostlar sofrası... Bu sofralarda ve hele "Halit abi" ile "Şekibe abla"nın Beşevler'deki evinde demlenenler, kitabın başlığına yerleşen o "duruş"un ne mene bir şey olduğunu bilirler. Her askeri darbenin mağdurlarına, haksızlığa uğramışlara, zulüm karşısında adalet arayanlara sığınak olmuştur o mütevazı ev; gün gelmiş suçsuz yere aranan üniversiteli gençleri saklamış, gün gelmiş işkence görenlerin yarasını sarmış, savunmalarını yazmış, sohbetlerde ufkunu açmıştır. Halit Çelenk "Haksızlığa uğrayanların, hak bekleyenlerin, duruma ve yerine göre arkadaşı, kardeşi, ağabeyi, babası" olmuştur. Bu tanımı yapan Mümtaz Soysal şöyle devam ediyor: "12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde olanları yaşamamış olanlar, avukat 'görüş'lerinde hücre penceresinin gerisinden yalnız diliyle değil, bakışlarıyla, gözlerinden eksilmeyen iyimser ifadesiyle konuşan o yüzün, içeridekiler için ne anlama geldiğini asla bilemezler. Sayın Çelenk, o karanlık günlerde, hep dıştan içeriye vuran aydınlık olmuştur."
Bir meşale Kitap, sadece adalete ömrünü vermiş bir avukatın hukuksuzluğa karşı yılmaz mücadelesini değil, Türkiye'nin zulüm tarihini de anlatıyor. O karanlık tarihin son 60 yılının hemen her sayfasına, bir meşale gibi ışığı vurmuş Çelenk'in... Daha üniversite yıllarında Tan gazetesinde Serteller'le tanışmış, çalışmış. Çok partili demokrasinin 40'lardaki açılış sayfalarında, Tan matbaası baskınına tanıklık etmiş. Antikomünist cadı avının yaygınlaştığı 1950'lerde Samsun'da hukuk mücadelesi vermiş. 60'larda Türkiye İşçi Partisi saflarına girmiş. 15-16 Haziran olaylarında DİSK'in ve Kemal Türkler'in avukatı... ODTÜ'de Amerikan Büyükelçisi Commer'in arabasının yakılma eyleminde eylemci gençlerin savunmanı... Çelenk'in evini bilenler bilir; salonun başköşesinde siyah-beyaz bir fotoğraf çerçevelidir. Bir mahkeme salonunda sol yumrukları havada, siyah takım elbiseli, güler yüzlü genç adamlar... Yusuf Aslan, Taylan Özgür, İrfan Uçar gibi dönemin gençlik liderlerinin imzalayıp Çelenk'e armağan ettiği fotoğrafın altında şu not var: "Alnımız açık, inancımız tamdır. Uğraşımız her gün daha da güçlenecektir. Bundan böyle tüm zaferler bağımsızlıktan yana olanlarındır".
Demokrasinin ilkyardım çantası Ofiste bir çantası her an hazır bekliyor Halit Çelenk'in... Türkiye demokrasisinin "ilkyardım çantası"... İçinde bir anayasa var; bir usul, bir de ceza yasası... Başı derde giren, hemen ona haber uçuruyor; o da çantayı kaptığı gibi yardıma koşuyor. Kartal Cezaevi'nde Mahir Çayan'ın, Cihan Alptekin'in, Malatya Cezaevi'nde Teslim Töre'nin, Kayseri'de Deniz Gezmiş'lerin imdadına yetişmiş o çanta... Gün gelmiş, izini sürdüğü müvekkilleri listesine kızı Serpil, damadı Kaya da dahil olmuş. Gün gelmiş, Barış Derneği davasında olduğu gibi, avukat olarak girdiği duruşmada sanık koltuğuna oturmuş. Mamak'ta dövülerek katledilen İlhan Erdost'un kanlı paltosunu teslim almak, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarına tanık olmak zorunda kalmış.
83'lük delikanlı Bunca yıldan, onca yoldan sonra şimdi 83 yaşında hâlâ dipdiri bir bilinçle, bastonuna dayanarak gidiyor 1 Mayıs meydanlarına... Kıvançla dinliyor yapılan konuşmaları... Solun birlik içinde olamamasının, bu dağınıklığın adaletsiz düzene süreklilik kazandırmasının acısını hissediyor. Ama şair Fikret'e katılıyor: "Her gecenin bir gündüzü vardır. Er geç karanlıklar aydınlanacaktır." Bugünlerde mahkeme önlerinde linç provokatörlüğü yapan avukatları görenler, ibretle okumalı Çelenk'in mücadelesini... Bunca hukuksuzluk karşısında yine de azimle hukukun ipine asılıyorsak, Çelenk gibilerin saçtığı adalet ışığı sayesindedir.
KIZINA MEKTUP
"Dostluğumuz sürecek" "Kızım Serpil, Seni son gördüğümde demir parmaklıklar arkasında dalında bir zerdali gibiydin. Bir zerdali gibi tabiattan bir parça. Günahsız, yurdunu ve insanları karşılıksız sevdiği için suçlu, ama suçsuzluğuna inandığı için kuşkusuz ve rahat. (...) Sana bu satırları bir Karadeniz kıyı kasabasından yazıyorum. Mesafelerin duyguları etkilemekte ne kadar aciz kaldığını bir kez daha görüyorum. Bunları okuyanlar, bir aşk mektubu okuduklarını sanacaklar ve belki de hayret edecekler. Hayret, karanlıktan gelir. Baba ile evladın dost olması, kan ilişkisine bir başka 'insanlık' katar. Sadece kan ilişkisinin gerçek bir değeri olmadığını padişahlar, imparatorlar ve genellikle politikacılar, evlatlarını, kardeşlerini öldürerek ispatladılar. Ama gerçek dostların birbirine ihanet ettiklerini tarih yazmadı. Sen Serpil oldukça, kan ilişkisinin ötesinde arkadaşlığımız, dostluğumuz kesintisiz sürecek. Buna engel olabilecek bir güç düşünemiyorum." (Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu / 27.8.1972)
EŞİ ŞEKİBE ÇELENK
"Yarin yanağından gayrı..." "Halit ile neredeyse yarım yüzyıla varan bir yaşamı ve bir inancın kavgasını paylaştık ve paylaşmaya devam ediyoruz. Bu uzun öyküyü birkaç sayfaya sığdırmak oldukça zor. Bu nedenle bazı satır başlarıyla özetlemeye çalışacağım. Öğrencilik günlerimizde sevgimizi, ders notlarımızı, maddi sıkıntılarımızı paylaştık. Evlilik yıllarıyla birlikte evlat ve torun sevgisini ve kavgayla inancı paylaştık. O günlerden bugüne dek sürdürmeye çalıştığımız sosyalizm mücadelesinde Türkiye İşçi Partisi'nde ve sendikalarda birlikte çalıştık. 12 Mart ve 12 Eylül askeri cunta dönemlerinde, hem Türkiye'nin hem ailemizin üzerine çöken o karanlık yıllarda birbirimize omuz verdik. En az kendi çocuklarımız kadar sevdiğimiz gençleri birer birer kaybetmenin acısına dayanmak, buna rağmen ayakta kalarak kavgayı sürdürmeye çabalamak, hapishanelere avukatlığın yanı sıra yüreğimizi de taşımaya çalışmak... Ancak fikir ve inanç birlikteliğiyle başarılabilirdi bunlar. Evlilikte sevgiyi ve inancı beraber yaşamak gibi çoğu kişinin tatmadığı bir ayrıcalığımız oldu. Bedenlerimiz yaşlandı ama 'yarin yanağından gayrı' her şeyin ortak olacağı günlere dair inancımız, gençlik günlerimizdeki kadar taze ve sağlam. Zor ama dolu dolu yaşadık bunca yılı. Darısı genç kuşakların başına..."
Deniz'e darağacında işkence
"Deniz, Hüseyin ve Yusuf, kişilik sahibi, inançlı, yürekli insanlardı. İçerde, infaz esnasında yapacakları konuşmayı hazırlamışlar ve infazı kendileri yapma kararı almışlardı. Deniz sehpa altındaki masanın üzerine çıktı. Boynuna ipi taktılar. Elleri arkadan bağlıydı. İnfazı kendisi yapmak için ayağının altındaki tabureyi tekmeledi. Tabure düştü. Düştü ama Deniz'in boyu uzun olduğu için ayakları masaya dayandı. Bu durumda infaz yapılamıyordu. Savcı yardımcısı cellada 'Masayı da çek' diye bağırdı. Cellat masayı da çekti. O zaman Deniz boşluğa düştü. (...) Deniz asılmıştı ve aradan 25 dakika geçmesine rağmen hâlâ nabzı atıyordu. Cellat geldi, '-Efendim, Deniz iri ve ağır. Biz ip kırılır diye çift ilmik yaptık. Çift ilmik yapınca sıkmıyor. Tek ip sıkıyor' dedi. Bu bir işkence idi. Tabii celladın bir kastı yok belki. O kendi kendine iyi niyetle öyle düşünmüş olabilir. Fakat ortada bir vaka var, bir işkence var. İşte bunun üzerine biz müdahale ettik."
http://www.candundar.com.tr
« Önceki :: Sonraki »
|