Hasret, Pranga bir de Ankara!Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Epeyce de Ankara'dır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm.

7/6/2008 · Kategori: Inceleme

Hasret, Pranga bir de Ankara!

Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Epeyce de Ankara'dır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm.

BİA Haber Merkezi - Diyarbakır

07 Haziran 2008, Cumartesi

İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem…
Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile*

Ahmed ArifKim ne der, ne düşünür, bil(e)mem! Ahmed Arif, elbette Diyarbekir'dir. Çünkü doğup büyüdüğü şehri, mısra haysiyetine sığınarak, mısra haysiyetine güvenerek, ancak bu denli yazabilen ve o yazdıktan sonra, birçoğuna "Arif'ten sonra şiir yazmak, haram olsun" dedirten şairdir Ahmed Arif.

Ama yine, kim ne derse desin benim için Ahmed Arif epeyce de Ankara'dır. Ne zaman yolum Ankara'ya düşse, bir nedenle ayaklarım beni Ankara'ya sürüklese, Ahmed Arif aklıma düşer. Diyarbekir'in yanına Ankara'yı Ahmed Arif'le birlikte mutlaka koyarım/ koymak isterim. Yani ezcümle Ankara, Ahmed Arif çağrışımı yaratır bende. Bir de, eski Zafer Çarşısı! Hani kitapların ve kitapçıların olanca güzelliğiyle boy verdiği 70'li yılların Zafer Çarşısı!

Elinde turuncu renk filesi...

Şöyle Bulvardan Kızılay'a doğru, hele bir de Arif'in dediği gibi "çakırkeyf" isem tamamdır. Salıverdim mi kendimi, "çok kalmadı Kızılay civarlarında bir yerlerde mutlaka Ahmed Abi ile karşılaşırım" diye düşünürüm. Ankara'daki öğrencilik günlerimden kalma bir ansımadır bu! İşte, elinde turuncu renk filesi, yürüyor Ahmed Abi. Bir selam verip, hatır sorup, bulvarda güne başlamanın vakti saatidir derim Ankara'da olanda…

68'liler ve Ahmed Arif

68, sadece kulağa hoş gelen matematiksel bir sayı değil elbette! Aynı zamanda dönemsel bir altüst oluşa da göndermedir altmış sekiz. 68'i sadece 1968 senesinden önce ve sonrasında, bir çağ yangınına eşdeğer olabilecek kıvılcımın, ateşleyici yılı gibi de görmemek gerek. Bana göre 68 elbette ağırlıklı olarak algıda zuhur ettiği gibidir de!

Bir başka yönüyle de edebiyatın, devrimci romantik edebiyatın hedef bireyleriyle buluşmaya başladığı seneydi 68'li yıllar…O nedenle Deniz, sehpaya gitmeden evvel Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nun çalınmasını istemiş. Bu nedenle Ahmed Arif'in "Vurun ulan vurun / Ben kolay ölmem" dizeleri 68'li devrimcilerin dillerinden düşmemiştir.

1968'de çıkmıştı ünlü Kürt Mütefekkiri Ehmed'e Xanî'nin Mem û Zîn adlı eseri. O günlere kadar Kürt Dengbêjlerinin sesinde uzun bir destan olarak dilden dile düşen, yazılı örnekleri pek de dolaşımda olmayan Mem û Zîn, ilk defa iki dilli olarak (Kürtçe-Türkçe) o yıl-1968'de- Mehmed Emin Bozarslan'ın çevirisiyle basılıp yayınlanmış, çok da ses getirmiş(ti).

Sonra yine bir başka Ahmed! Ahmed Arif'in "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabı çıkmıştı 1968'de. O günlere kadar bir efsane gibi dilden dile söylenegelen Ahmed Arif şiirleri; Kürtçe'ye, Zazaca'ya çevrilerek elden ele, dilden dile eşkıya pusatı kıymetinde "cehennem yürekli yiğitlerin" dilinde yayılarak okunan şiirler, ilk kez bir kitap formatında sadece şiir okurunun değil, okur olmayanların da ilgisini çekmeye yetmişti.

"Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabına tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun" derken Ahmed Arif.

"Ocakta küllenmiş közüm
Karnımda sözüm var
Haldan bilene" diye de ekliyordu.

Şimdi 2008 yılındayız. 68 kuşağı bugün yaptıkları ve yaşadıkları ile anılıyor/ anlatılıyor.

Bir de kitaplardan bugünlere kalanlar var tabii…

Ehmedê Xanî'nin Mem û Zîn'ine 40 sene önce tahammül edemeyenler, anında yasaklayanlar; bugün artık dünyada tek örnek olarak Diyarbakır'daki Lîs Yayınevi tarafından basılan ve içinde Mem û Zîn'in de olduğu toplu eserlere,** bir de Ehmedê Xanî üzerine düzenlenen neredeyse tümü Kürtçe panellere, sempozyumlara "eyvellah" etmek durumunda kalıyorlar.

Ve tabii diğer Ahmed için de bir vefa borcu oldu Hasretinden Prangalar Eskittim'in yeni yüzü…

40. yılda özel baskı

Hasretinden Prangalar Eskittim, 40. yıl özel baskısıAhmed Arif'in 1968'de yayınlanan Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının ilk yayınlanışının 40. yılı nedeniyle Metis Yayınları kadir kıymet bilirlik örneği göstererek kitabın 40. yıl özel basımını yaptı.

2003 yılında "Yurdum Benim Şahdamarım" ismiyle yayınlanan ve o tarihe kadar çeşitli dergilerde kalan kimi Ahmed Arif şiirlerinin yanına, Hasretinden Prangalar Eskittim'in ilk baskılarında yer alan, sonrakilerde çıkarılan kimi söyleşi ve Ahmed Arif ve Prangalar üzerine yazı ve şiirleri de ekleyerek güzel bir 40.yıl armağanı olarak sundu Ahmed Arif okurlarına.

Şimdi de,

Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de

Karanfil sokağında gün açmış

Hikmetinden sual olunmaz değil

‘Mucip sebebin' bilirim

Ve ‘kâfi delil' ortada…

Karanfil sokağında bir camlı bahçe

Camlı bahçe içre bir çini saksı

Bir dal süzülür mavide

Al-al bir yangın şarkısı,

Bakmayın saksıda boy verdiğine

Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Ya da kim bilir şimdinin genç şairlerinden Ferhad Gülsün'ün sorduklarında dize haysiyetidir Ankara'ya…

"dicle'ye sordum yurdumu

ben değilim kör bir kuyunun koynuna akan

ankara'ya bir diyarbakır yol kaldı

dayan…" (ŞD/TK)

* Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim. Metis Yayınları, 2008, İstanbul.

** Ehmedê Xanî. Hemû Behrem. Weşanen Lîs. Gulan 2008. Dîyarbekir.

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

4/6/2008 · Kategori: Inceleme

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor

Nâzım Hikmet'in mezarı başındaki törende gazeteci Nebil Özgentürk bir konuşma yaptı.

03/06/2008

Nâzım Hikmet 45 yıl önce bugün öldü. Vasiyeti Anadolu'da köy mezarlığına gömülmekti, gerçekleşmedi

 

NÂZIM HİKMET FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYINIZ

 

İSTANBUL - Dünyaca tanınan şairimiz Nâzım Hikmet Ran bundan tam 45 yıl önce bugün 3 Haziran 1963 sabahı gazetesini almak için dışarı çıktığında kalp krizi geçirdi, yaşamını yitirdi. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı geldi. Moskova'da Novo-Deviçye Mezarlığı'na gömüldü.

Mezarlıktaki anma töreninde duygusal anlar yaşandı. Törene Rus-Türk Araştırmalar Merkezinin düzenlediği törene gazeteci Nebil Özgentürk, sanatçı Zeliha Berksoy ve Türk-Rus İşadamları Derneği (RTİB) Başkanı Ali İhsan Akıskalıoğlu ile Moskova’da yaşayan Türk vatandaşları katıldı. Berksoy’un Nazım’ın mezarı başında bir şiir okumasının ardından, Özgentürk ve Akıskalıoğlu, birer konuşma yaptı. Türkiye’den anma törenine gelen iki genç, Anadolu’dan getirdikleri toprağı Nazım’ın mezarına serptiler ve toprağı yine Türkiye’den getirdikleri bir şişe suyla suladı.

 

Vasiyeti Anadolu'da bir mezarlığa gömülmekti

Nâzım Hikmet Türkiye'de birçok davadan yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Yıllarca memleket hasreti çekti. Vasiyetini şu şiirle mısralara döktü:

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü, kurtuluştan önce yani,

Alıp götürün

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu

Irgat Osman yatsın bir yanımda

Ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp

Kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,

Seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,

Tarlalar orta malı, kanallarda su

Ne kuraklık, ne jandarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,

Toprağın altında yatar upuzun, kara dallar gibi ölüler,

Toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben

Daha onlar düzülmeden,

Duymuşum yanık benzin kokusunu

Traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince, Ayşe’yle ırgat Osman büyük hasreti sağlıklarında

Belki de farkında bile olmadan

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

-öyle gibi de görünüyor-

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

Ve de uyarına gelirse,

Tepemde bir de çınar olursa

Taş maş da istemez hani...

 

 

 

Söz başka eylem başka

Nâzım Hikmet'in yeniden vatandaşlığa alınması ve Moskova'daki mezarının Türkiye'ye getirilmesi tartışmaları yıllardır devam etti. Nâzım'a iltifatlar yağdıran siyasilerin söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmadı. MHP'nin ölen genel Başkanı Alpaslan Türkeş, partisinin 1994'teki kurultayında Nâzım Hikmet'in "Kurtuluş Savaşı Destanı"ndan bir bölüm okumuştu. Süleyman Demirel, Kasım 1999'da Cumhurbaşkanı olduğu dönemde AGİT' in İstanbul zirvesinin kapanış konuşmasında, Nâzım Hikmet'in "Hasret" şiirine atıfta bulunarak, "AGİT bölgesinin her köşesindeki insanların bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi birleşmiş ve bütünleşmiş yaşayabileceği güne kadar bu amaç uğruna çalışmalıyız" dedi. Geçen yasama döneminde Başbakan Yardımcısı olan Abdüllatif Şener, Nâzım'ın mezarı ile ilgili olarak "Hukuki bir engel olup olmadığını bilmiyorum, ama Nâzım'ın arzusu mezarının Türkiye'ye getirilmesi yönünde" demişti. Şener, Nâzım'ın yazdığı 'Tuna Üstüne Söylenmiştir' şiirini ezbere okumuştu. Yine o dönemin Başbakan Yardımcısı şimdinin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise "Nâzım Hikmet'in savunduğu düşünceleri Türkiye'de savunmak artık suç olmaktan çıktı." diye konuşmuştu. AKP Sakarya Milletvekili Süleyman Gündüz, Nâzım Hikmet'in 'Vatan Haini' adlı şiirini okuyan Muğlalı öğrencinin gözaltına alınmasını aynı şiiri Meclis kürsüsünde okuyarak protesto etmişti.

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.

 

 

Umut yargıda

Şarin vasiyetinin gerçekleşmesi için umut yargıya kaldı. Kemal İnebolu adlı vatandaşın, şair hakkındaki kararın iptali istemiyle açtığı davayı, İnebolu'nun davacının taraf olmadığı gerekçesi ile reddetti. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu ise Aralık 2005'te Danıştay 10. Dairesi'nin kararını bozdu. Genel Kurul, Nâzım'ın şiirde yeni yollar açarak geçmiş ve gelecek yüzyıllarda ebediyen yaşayacak bir klasik olduğunu açıklayarak, "Nâzım Hikmet'in dünya çapında kabul görmüş bir sanatçı olması nedeniyle bir vatandaş olarak davacının taraf olma ehliyeti vardır" dedi. Dava halen devam ediyor. (Radikal)

Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor Anadolu hâlâ Nâzım'ı bekliyor
Büyük hallerini görmek için üzerine tıklayınız

Toplumcu Gerçekçilik Ve Sabahattin Ali

30/5/2008 · Kategori: Inceleme

Toplumcu Gerçekçilik Ve Sabahattin Ali

ANKARA ÜNİVERSİTESİ
EĞİTİM BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
YARATICI DRAMA TEZSİZ YÜKSEK LİSANS
TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK VE SABAHATTİN ALİ

SANAT AKIMLARI VE KURAMLARI
PROJE DANIŞMANI: Doç. Dr. Ayşe Çakır İlhan
Müjdat Ataman
Ankara 2003


ÖNSÖZ

Sabahattin Ali, yazın dünyamızın ilk yenilikçi yazarlarından birisi. Yazın yaşamımızda çağdaşlığın, yeniliğin, öncülerinden ve koruyucularından biri. Yazın belleği onu toplumsal gerçeklere cesurca dokunan kalemi ile tanıyor.

Sabahattin Ali’nin ilk olarak Kürk mantolu Madonna isimli romanını okudum. Ve etkisi altına girdim. Bana göre bu kitap tüm zamanların en hüzünlü aşk öyküsü ve çok başarılı bir psikolojik anlatıdır. Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üstüne yapılmış çözümlemeler, o kişinin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının betimlenmesi. Ve ardından Sabahattin Ali’nin diğer eserlerine yöneldim. Beni çeken belki de dildeki akıcılıktı. Günümüzde bile rahat okunan kıvrak bir dile sahip Ali’nin yaratımları.

Sol düşüncelere sahip, muhalif bir insan Sabahattin Ali. Kuşkusuz tüm yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuş. Ancak yazılarında çıplak ideolojik bir tonlama gözükmez.

Dinlediğim şarkılarda, şiirin yazarı olarak tanımaya çalıştığım Sabahattin Ali’nin, Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Çocuklar Gibi” şiiri beni derinden etkilemişti. Ama salt şiiri bilmek yetmiyordu. Sabahattin Ali’yi okudukça ve yaşam öyküsüne eğildikçe şiir anlam kazanıyordu, Ali’nin öğrencisi Melahat Muhtar için yazdığı bu şiir:

(...)
Başını göğsüme sakla sevgilim,
Güzel saçlarında dolaşsın elim,
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim,
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.

Bu projede “Toplumcu Gerçekçiliği”, Türkiye’de toplumcu gerçekliği, Sabahattin Ali’nin çocukluğunu, gençliğini, öğretmenliğini, aşklarını, mahpus günlerini, kaçış ve ölümünü, diğer toplumcu yazarlardan etkilenişlerini ve bu bağlamda Ali’nin yazımını incelemeye çalıştım.



TOPLUMSAL GERÇEKÇİLİK
İnsanı toplumsal ilişkileri içinde ele alan, toplumsal gerçekleri devrimci bir yaklaşımla yansıtmayı amaçlayan yazın akımı. Gerçekte toplumcu gerçekçiliğe geleneksel ya da Eleştirisel Gerçekçiliğin ileri bir aşaması olarak bakanlar vardır. Onlara göre yazınla toplumun yapısı, üretim ilişkileri arasında çok sıkı bir etkileşim vardır. Toplumdaki gelişme ve değişimler edebiyatı da etkiler. Nitekim 20. Yüzyıl dünyamızın büyük değişimlere uğradığı bir denemdir. Dünyamızın geçirdiği iki büyük savaş, devrimci patlamalar, üretim ve tüketim artışı, insanoğlunun özdeksel gereksinimlerinin artışı, gelenek ve törelerin sarsılışı, sınıflar arasındaki çatışmaların güçlenişi dünyamızın tedirginliğini koyulaştırmıştır. Bu da çağımızın edebiyatına siyasal bir içerik kazandırmıştır. (1)

Evrimin ve gelişimin doğrultusu nedir ? Bu soru 1930’lardan sonra sık sık ortaya atılmış, tartışılmıştır. Nitekim, Rusya’da 1934 yılında toplanan “Sovyet Yazarlar Birliği”nin birinci kurultayında kesin saptamalara gidilmiştir. Buna göre sanat, toplumsal gerçekçiliği yansıtır. Ancak bu yansıtma devrimci bir doğrultuda olmalıdır. Devrimci doğrultu ise; sanatçının tarihin akışını doğru algılaması, toplumun kölelik çağından feodalizme, feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden de sosyalizme doğru geliştiğini kavramasıyla ortaya çıkar. Bu yönden edebiyat, toplumun hangi yönde gelişeceğini göstermelidir. Yoksa toplumdaki aksaklıkları, çarpıklıkları saptamak, sergilemek yetmez. Önemli olan bunların nasıl bir toplum düzeni içinde giderileceğini göstermektir. Balzac , Dickens, Stendhal, Flaubert, Zola, Maupassant, Tolstoy... gibi yazarlar toplumun türlü yaralarına parmak basmışlardır. bu yAraları gerçekçi bir anlatımla yansıtmışlardır. Ancak bu yaraların nasıl sarılacağını, iyileştirileceğini gösterememişlerdir.öyleyse gerçekçilik çöken kapitalizmi ve onun çürüyen kültürünü yansıtmak değildir sadece. Aynı zamanda yeni bir toplumu ve yeni bir kültürü yaratabilecek sınıfın doğuşunu yansıtmaktır. (2)

Çağdaş ve toplumcu gerçekçiliğin ilk koşulu sanatçının gerçek yaşamla bağlarını koparmaması içinde bulunduğu somut koşullara da sırtını çevirmemesidir. Edebiyat ürünlerinin yaşamın zenginlikleri ile beslenmesi, insanın bilinç ve duyarlılığını tarihin gelişim sürecine biçimlendirmesi buna bağlıdır. Diyebiliriz ki sanatçıyı sanatçı kılan onu toplumun ve insanlığın ön duyarlığı yapan özelliği de budur.

Şolohov’a göre insanları doğruyu söyleme, iyiliği ve güzelliği sevdirme, Nobel ödülünün kendisine verilmesiyle ilgili konuşmasında bunu şöyle belirtir: “Okuyucuya namuslu söz söylemek, halka doğruyu anlatmak, gerçeği anlatırken kimi zaman sert, ama her zaman yürekli olmak, insanların yüreğine gelecek adına, kendi güçleri adına, geleceği biçimlemekteki yetenekleri adına güçlü inanç salmak. Bütün dünyada barış için mücadele etmek yazdıkları kanalıyla yazılarını ulaşabileceği her yerde barış savaşçıları yetiştirmek, insanları ilerletmek için duydukları soylu ve doğal isteklerinde birleştirmek. Sanat insanların kafalarını ve yüreklerini etkileyecek büyük güce sahiptir. Bir insanın sanatçı tanımına hak kazanması için, bu gücü insanların ruhunda güzeli yaratmaya yönelmesi, insanların iyiliğine yöneltmesi gerektiğine inanıyorum.” (3)

Gerçekçilik, sanatta, resim, roman, tiyatro ve film aracılığıyla günlük yaşamı ve sorunlarını olduğu gibi ayrıntılarıyla sunma yöntemidir. Gerçekçiliği savunan sanatçılar, sanatı klasik ve romantik akademizmin yapaylığından kurtarmak, eserlerinde konuları önceleri sanata uygun görülmeyen toplumsal sınıflar arasından seçme üzerinde birleşiyorlardı. Ama bakış açıları konusunda ayrılıyorlardı. Bir kısmı sanatçının bilim adamı tavrıyla toplumdan kopuk olmasını, diğer bir kısmı da sanatçının işçi sınıfı ve halkla ilişki kurmasını öneriyordu. Bu ayrılık gerçekçiler arasında temel bir felsefi sorun olarak bugün de sürmektedir.

Çağdaş ve toplumcu gerçekçiliğin ilk koşulu sanatçının gerçek yaşamla bağını kesmemesi ve içinde bulunduğu somut koşullara arkasını dönmemesidir. Toplumcu gerçekçilik kapitalizmin insanlar üstündeki baskıları, onun nasıl köleleştirdiği, insanın kendinin efendisi olması için savaşması gerektiği konuları üstünde yoğunlaşır.



TÜRK YAZININDA TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK



Türk edebiyatında toplumcu gerçekçilik Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı içinde incelenir.

Türkiye’de toplumcu görüşe bağlanan hikaye ve romancılar değişik biçim ve ölçülerde bu akımı benimsemiş ve uygulamış, ancak öteden beri edebiyatımızda görülen gerçekçilik ve çeşitlerinin dışına da çıkamamışlardır.

Bu dönem hikaye ve romancılar arasında sanat toplum içindir tezini benimseyerek sosyal konuları anlatan yazarlar gittikçe çoğalmıştır.

Bu dönem edebiyatının en belirgin özellikleri;

Oluşumu yarım yüzyıl süren Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, yeniliklerle dolu, çok geniş ve kadrolu, canlı, hareketli, zengin, renkli ve batıya yönelik bir edebiyattır.
Türkçe’nin en güzel şiir örneklerinin yazıldığı bu dönemde şiir, gittikçe değer kaybına uğrarken, olgunluk dönemine ulaşan hikaye ve roman türünde, başarılı eserler kaleme alınmış, diğer edebi türlerde ise, önemli gelişmeler görülmüştür.
Cumhuriyet edebiyatında işlenen konular bireysel konu ve duygular ile sosyal konu ve duygular olarak iki grupta toplanabilir. Bu dönemde, toplum sorunlarını Anadolu’ya ve destani ruha büyük önem verilmiştir.
Sanat ve edebiyat, bütün Türk edebiyatı boyunca en çok bu dönemde ideolojinin emrine verilmeye çalışılmıştır. Özellikle, 1960’dan sonra sanat ve edebiyatı ideoloji ve eylem için propaganda aracı olarak kullanan yazarlar çoğalmıştır.

Dil konusunda bir grup aşırı sadeleştirme hareketini desteklerken, diğer bir grup yaşayan Türkçe’yi tercih etmiştir. Cumhuriyet döneminde aşırılıklardan uzak, yaşayan ve konuşulan Türkçe’yi kullanan yazarlar çoğunluktadır.

Cumhuriyet kurucu kadrosu köyle, halkla arasındaki kopukluğun farkındaydı. Geçmişle bağlarını koparmış, ilhamını batıdan almış, milliyetçi, gerçekçi ve rasyonel düşünceli, bilime, tekniğe ve sanata dayanan bir toplum yaratılmak istenmekteydi. Buna karşın, edebiyat şehirliydi ve ülke nüfusunun neredeyse tamamını oluşturan köylü bu alanda temsil edilmemekteydi. Bu durumda, halktan alıp halka gidecek, her türlü eylem ve düşüncesini halkıyla iç içe yaşayacak, halkın içinde olan edebiyatçılara ihtiyaç vardı. Hem edebiyatı, hem de entelektüellere önemli bir görev düşmekteydi: Halka doğru gitmek ! Halk denilen ise çoğunlukla köylüydü. Bu dönemde tabiattan uzaklaştıkça insanların karakterlerinin bozulduğu tezi savunulmaktaydı.

Köy enstitülerinin yaygınlık kazandığı 1940-1944 dönemi, savaş ekonomisi ve enflasyonun yoğun yaşandığı yıllardı.

Gerçekçiliğin bir cephesinde, DP’nin bakış açısına ve ellili yıllara hakim olan, köy davasının kültürel değil, teknik bir dava olduğu vardı. Aynı görüşler kırklı yılların sonunda CHP tarafından da savunulmuştur.

Köye bakışta gerçekçiliği en iyi, Mahmut Makal‘ın olay yaratan anı-gözlem kitabı Bizim Köy anlatır. Makal’ın, köy öğretmeni olarak bulunduğu köyün sosyal ve kültürel ortamını aktardığı gözlemleri iktidarda rahatsızlık yaratmış, muhalif çevrelerde kitaba yoğun bir ilgi gösterilip, destek verilmiştir, sonunda Makal tutuklanmıştır.

Mahmut Makal olayının entelektüellerin yoğun ilgisi ile karşılaşmasının nedeni, köy enstitüsü çıkışlı bir öğretmenin, köylerin durumu ile ilgili gerçekçi tespitler yapmasından kaynaklanmaktadır. Bizim Köy, köy enstitülü yazarların romanlarının öncüsü olmuştur.

Döenmin en çok üzerinde durulan konuları Çukurova kaynaklı olmuştur. “Hacıağa” ların çalıştırdığı binlerce sürekli ya da geçici işçinin çalışma koşulları, insafsızca düşük yevmiyeler, sıtma ve verem, Yaşar Kemal’in Çukurova ile ilgili röportaj hikayeleri ve sonraları romanları, Orhan Kemal ve bölgedeki doğulu mevsimlik işçilere ilişkin bakış açısı ile Yılmaz Güney bu konuların geniş kitleler tarafından ilgi çekmesini sağlamıştır.

Sol- Kemalist bir yaklaşımla toplumsal gerçekçilik akımı içinde köy romanları, 27 Mayıs sonrasında gelişen sosyalist gerçekçilikle bir arada ele alınmıştır. Edebiyattaki etkisi sıradan insanı konu edinmesi, otantik öğelerin ağırlık kazanmasıdır. Köy enstitüleri ile ilgili literatür, yeni bir toplum ve yeni bir kültürden bahsetmekte, devrimci romantizm içerisinde olumsuz karşıtlarını yaratmaktaydı:” Enstitülerin rahatsız ettiği insanlar, bütün devrimlerin rahatsız ettiği insanlardı: Hacılar, hocalar, ağalar, para babaları, eski bey paşa oğulları, medrese kalıntıları, ulema bozuntuları ve bunlara yaranan veya kananlar .”

Toplumsal gerçekçiliğin romanda kullandığı olumlu erdemli kahraman modeli, köy enstitülü öğretmenlere ve kurumun kendisine yönelik olarak kullanılmıştır. Gerçekçilik, yöresel lehçe ve şiveler, gündelik yaşama dair ayrıntılar kullanılarak sağlanmaktadır. Kabaca, otantiklik, gerçekçiliği getirmektedir. Görünenin aktarılması bile, köye karşı eziklik ve utangaçlık hisseden kentli okur ve aydın için yeterli olabilmektedir. Sanatın eğlence aracı olarak görülmesine karşı olan entelektüeller, bu gerçekçilikle kolaylıkla bütünleşmiştir. Popüler kültür ürününe dönüşen hemen her şey gibi şematizme, kısır bir dualizme ( kötü ağa, iyi köylü; sömürücü muhtar, idealist öğretmen vb.) düşülmesine, karakterlerin derinlikten yoksun olarak anlatılmasına neden olmuştur. Toplumsal gerçekçilik ellili yıllarda DP karşıtlığı ile 27 Mayıs ve 1961 anayasasının etkileri ile anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tavırla birleşmiştir. Yön’ün köye dönük sosyalizm ilkesi “Herkese Toprak”tır.

Bu dönemde Bizim Köy kadar etkili olan bir başka köy romanı, Metin Erksan tarafından filmi de yapılan Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü olmuştur. Yunus Nadi roman armağanını kazanan roman, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanırken “müstehcen ve sol propaganda” yaptığı gerekçesiyle soruşturma geçirmiş, Baykurt öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. 27 Mayısın ağladığı kültürel ortam, romanın filme aktarılarak popülerliğini katlaması ve köy romanlarının gördüğü ilgi, Fakir Baykurt’u, Makal’ınkinin yerini alan bir simgeye dönüşmüştür.

Altmışlı yıllarda köy romanları edebiyatın merkezine taşınmıştır. Bunda edebiyatın üç Kemal’i (Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir) ile üç köycüsünün
(Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Talip Apaydın) katkısı büyüktür.

HİKAYE VE ROMANLAR


Köy ve köylü sorunlarına eğilenler: Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabri Ertem, Sabahattin Ali, Samim Kocagöz, Refik Erduran, Muhtar Körükçü, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Cengiz Tuncer, Orhan Kemal, Ferit Edgü’dür. Topluma hizmet amacıyla yazılan eserlerde bireysel konulardan sosyal konulara geçiş, yavaş yavaş gerçekleştiğinden, sanat sanat içindir, ilkesinden hareketle yazılan eserlerde yazılan eserlerde teknik, içerik ve dil ile biçem açısından tam bir birlik gözükmez. Bu tür eserlerde önceleri, doğalcı ve gerçekçi yöntem görülürken, 1939’dan sonra toplumcu gerçekçilik yer almaya başlar.

Sabahattin Ali, edebiyat dünyasın şiirle girmiş, üç roman, bir oyun yazıp, çeşitli çeviriler yapmışsa da, asıl sanat gücünü hikaye türünde ortaya koymuştur. Gözleme ve psikolojik çözümlemelere örnek vererek klasik olay hikayesini sosyal gerçekçi bir tavırla sürdürmüştür. Önceleri bireysel ve soyut konulara eğilmiş, bir süre sonra gözlemci gerçekçiliğe, daha sonra da eleştirel gerçekçiliğe yönelmiş, bu tutum giderek hicve kadar uzanmıştır. Genellikle toplumsal sorunları, Anadolu köy ve kasaba hayatında geçen, kendi yaşadığı, duyduğu ve gördüğü duygusal konuları, trajik bir hava içerisinde vermeye çalışmıştır.

Hikayelerinde başlıca sosyal konular arasında; köy ve köylü ile işçi sorunları, millete ters düşen aydınların samimiyetsizlikleri, ceza evleri ve tutukluların durumları, kötü yola düşen kadınlarla düşüş nedenleri ve özellikle bürokrasi ve halk çelişkisi sayılabilir. Romanlarında ise, aşkla birlikte, bir Batı Anadolu kasabasının sosyal yapısı, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce İstanbul’daki aydınların farklı düşüncelere yönelerek gruplaşmaları, ailesine ve çevresine ters düşen bir aydının dramı ve uyumsuzluğun nedenleri yer alır. Sade ve işlek bir dille, açık, duru, içten ve güçlü bir biçeme sahiptir.

Sosyalist şiir de diyebileceğimiz bu dönem yaklaşık 1930’lu yıllarda Nazım Hikmet ile başlamış, 1940’lı yıllarda gelişmiş, özellikle 1960’lardan sonra propaganda havasına bürünmüş ve ideolojik olmuştur. Nazım Hikmet “Toplumcu Gerçekçilik” sanat anlayışını bilinçli olarak benimsemekle kalmamış, bu alanda en yetkin örnekleri vererek hem kendisinden sonra gelen kuşağı, hem de 1960 sonrası Türk şiirini etkilemiştir. Türk edebiyatı onunla toplucu gerçekçi çizgiye girmiştir.

Toplumcu gerçekçi akımı Türk edebiyatının tiyatro, sinema, deneme, eleştiri, edebiyat tarihi, mizah ve hiciv türlerinde de toplumun aksayan yönleri, sömürülenler ve ezilenler, kırsal kesimin sorunları ve her tür siyasi konuya sosyalist bir bakış açısıyla yaklaşmıştır.



SABAHATTİN ALİ’NİN ÇOCUKLUĞU


Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Bulgaristan’da Gümilcine sancağına bağlı Eğridere ilçesinde doğdu. Babası piyade yüzbaşı Cihangirli Ali Salahattin, annesi Hüsniye’dir. Sabahattin Ali yedi yaşına basınca, önce İstanbul’da Üsküdar’da Füyüzat-ı Osmaniye mektebine gönderildi, sonra ailesi Çanakkale’ye gidince Çanakkale İptidai Mektebine girdi.

Beyaz teni, ela gözleri ve dalgalı saçlarıyla Sabahattin Ali güzel bir çocuktu. Evinin bulunduğu müslüman mahallesindeki komşuları ona “sabah yıldızı” adını takmışlardı. Sokakta çok dolaşmaz, çocukların oyunlarına pek karışmazdı. Çekingendi. Annesi sinirli bir kadındı. Sabahattin Ali’den çok kekeme oğlu Fikret’e (Şenyuva) yakınlık gösterirdi. Arada bir Sabahattin Ali’yi azarlar hatta döverdi. Bu ayrıcalıklı davranış Sabahattin Ali’yi derinden yaralamıştı. Bundan dolayı annesinin, hatta kimsenin kendisini sevmediğine , sevemeyeceğine inanmış, babasına daha da bağlanmıştı. Ailenin geçimini sağlamak için onun çektiği sıkıntıları üzülerek izliyordu. Salahattin bey ve Hüsniye hanım arasındaki tartışma ve kavgalar benliğini sarsıyordu.

Sabahattin Ali’nin hikayeciliğe başlayışında ve yazış biçiminde babasının uyarıcı etkileri olmuştur. Babası çocukluk yıllarında pazarda gördüklerini yazmasını isterdi. Ali bir kez yazıya şöyle başlamıştı ; “ Sabahın erken saatinde pederimin latif sesiyle uyandım” babası öfkelenmiş, “ Haydi oradan yalancı kerata. Sabahın köründe seni zorla yatağından kaldırıyorum babanın latif sesiymiş! Sesim sana latif gelir mi hiç! İçinden geldiği gibi yaz.” der.

SABAHATTİN ALİ’NİN ÖĞRENCİLİĞİ


Edremit İptidai Mektebini 1921’de bitirince, Sabahattin Ali İstanbul’a dayısının yanına gitti. Hiçbir okula giremeyince Balıkesir’e döndü ve öğretmen okuluna girdi. İkinci sınıfta yazdıklarını ucun ucun yayımlamaya başladı. 1924 Şubat’ında okulda arkadaşlarıyla bir gazetecik çıkarmaya başladı. Okul gazetesi dışında Yeni Yol dergisine yazı yolluyor, anı defteri tutuyor, roman okuyor, fırsat buldukça sinemaya, tiyatroya gidiyordu. Bir gün okuldan kaçtığında kendisini çekemeyen bir öğrenci kendisini idareye bildirdi. Okuldan soğumuştu. İstanbul’da Muallim Mektebine girdi. O sırada Ali Canip ( Yöntem) edebiyat öğretmeni oldu. Sabahattin Ali fırsat buldukça onunla konuşurdu.
“ – Hocam güzel yazı nasıl yazılır?
Ali Canip gülümseyerek :

Çok okumak gerek, çok okumak...” diye yanıt verir.
Bir hafta sonrada Hayat dergisinde “ Edebiyat Meraklısı Bir Gence Mektup” başlıklı yazıyı yayımlar.

Güz sonuna doğru çok sevdiği, saydığı babasının Ayvalık’ta ölmesi Sabahattin Ali’yi adamakıllı sarstı. Bunun üzerine 12 Kasım 1926’da “ Babam İçin” başlıklı şiirini yazdı. Şiir, 15 Ocak 1927’de Orhan Seyfi’nin yönettiği Güneş dergisinde basıldı.

Allahım!... İşte bugün
Şu zavallı ömrümün
En matemli bir günü
...

Sabahattin Ali sadece Çağlayan’a değil, Servet-i Fünun dergisine de şiirler, hikayeler gönderiyordu. Nitekim 1926’da “Gecenin Kemanı”, “Kümeste Sabah”, “Acaba”, “Köprünün Çocukları”, “Buruşuklar”, “Muallim” ile 1927’de “Köprünün Geceleri”, “Dere”, “Ne kazandık”, Kalbimde Aşkınız” ve 1928’de “Bedbin”, “Bir Macera” şiirleri bu dergide çıkmıştı. 1926’da Akbaba dergisinde, “Yangın”, “Bekar Kiracı”, “Telefonu Olsaydı” başlıklı mizah hikayeleri basıldı.

SABAHATTİN ALİ, AŞK ve ÖĞRETMENLİK

Sabahattin Ali 21 Ağustos 1927’de İstanbul Muallim Mektebini bitirdi. Görev almak üzere Ankara’ya gitti. 1 Ekim 1927’de doktor olan dayısıyla beraber Yozgat’a gitti. Yozgat Cumhuriyet Mektebinde öğretmenliğe başladı. Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptı. Oradaki yaşamı ve her şeyi basit görüyordu. İstanbul’u özledi. Bu özlemde aşk da vardı. İstanbul daki kız arkadaşlarından Nahit’i seviyordu öğretmen olmak için açılan kursta tanışmış ve pek hoşlanmıştı. Nahit ise Sabahattin Ali’yi bir arkadaş olarak seviyordu. Yozgat’tan Nahit’e yazdığı mektuplara cevap alamadı. “Bir Macera” isimli şiirinde bunu dışa vuruyordu. Sabahattin Ali sevgisinin tek yanlı kalacağını anlayınca Nahit hanıma 20 Şubat 1928’de bir mektup yazdı. Bundan böyle ona aşık gibi değil dost gibi davranacağını bildirdi. Sabahattin Ali Yozgat’ta özlem, yanlızlık ve sıkıntı dolu günler geçiriyordu. “Yat ve Uyu”, “Mefkureci”, “Bedbin” başlıklı şiirlerinde bugünlerin getirdiği duygularını yansıtıyordu.

1928 yaz tatilinde Sabahattin Ali İstanbul’a geldi. Erenköy deki akrabalarının yanında kalıyordu. Maarif Vekaleti yabancı dil öğretmenleri yetiştirmek için o sıralar Avrupa’ya öğrenci gönderiyordu. Açılan sınavı kazandı ve Almanya’ya gitti. Ali dil öğrenmek için bir kadının evine pansiyoner olarak girdi ve Almancasını ilerletmek için kurslara devam etti. Kürk Mantolu Madonna romanında Sabahattin Ali’nin o günlerine ilişkin bazı izler vardır. Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerinden biri “ bu parazit Türkleri burdan kovmalı” demiş Sabahattin Ali yerinden fırlamış, biz sizin hükümetinize, hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz, sözünü geri al” demiş. Geri almayınca tokatı indirmişti. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollar.

Yurda dönen Sabahattin Ali Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. 1930-1931 ders yılı başında Aydın Orta Mektebine Almanca öğretmeni olarak verildi.

DERGİLERDE SABAHATTİN ALİ

Aynı yıl “Bir Orman Hikayesiyle”, “Bir Gemicinin Hikayesi” adlı ilk toplumsal gerçekçi denemelerini yazdı ve Resimli Ay dergisinde yayımlandı. Nazım Hikmet o sırada Resimli Ay dergisinde düzeltici ve sekreter olarak çalışıyordu. Sabahattin Ali için şöyle der; “Muhteva bakımından bir yenilik teşkil ediyor. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlardan hissediliyordu. Sabahattin’in ilk hikayesini Resimli Ay dergisinde yayımlaması, belli bir safta yer alması demekti. Türkiye’ye döndükten, Resimli Ay dergisindeki ilericilerle tanıştıktan sonra iyice sosyalizme yöneldi.

1931 yılında Sabahattin Ali, çoğu önceden yazılmış romantik eserler yayımladı. Bu eserleri Adsız Mecmuada çıktı. Yazın tatil dolayısıyla İstanbul’a geldi, fakat biraz sonra geri dönmek zorunda kaldı hem de tutuklu olarak. Aydın Sanat Erkek Mektebinde öğrencilerin dolaplarında Türkiye Komünist Partisinin Kızıl İstanbul adlı gazetesi bulunmuştu. Ayrıca bazı öğrenciler Sabahattin Ali’nin yıkıcı propaganda yaptığını iddia etmişlerdi. Neyse ki yargılama aklanmayla sonuçlandı.

Sabahattin Ali üç ay kadar tutuklu kaldığı hapishanede boş durmadı. Çevresini gözden geçirdi. Anadolu’nun insanlarıyla halktan kişilerle ilişki kurdu. Bu arada Kuyucaklı Yusuf’la ve jandarma Bekir’i öldüren Halil Efe ile tanıştı. 30 Eylül 1931’de Konya’ya atandı. Yeni Anadolu gazetesinde “Bir İdealist ve Beşeriyet” ile “Marks ve Freud” incelemesinden çeviriler yayımlandı. Öğrencilerinden Melahat Muhtar’la ilişkisi önemliydi. Kısa zamanda ona tutulmuştu. Karşılık gören bir ilişkiydi bu. Onun için yazdığı bir şiir ;

Hissedince sana vurulduğumu,
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen pınar gibi...
Başına göğsüme yasla sevgilim
Güzel saçlarında dolaşsın elim
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.

Yazdığı bir şiir nedeniyle Aralık 1932’de cezaevine girdi. Mayıs başında Konya’dan Sinop’a aktarıldı. Sabahattin Ali Sinop cezaevinde duyduğu yalnızlık ve tutsaklık acısını “ Duvar” hikayesinde ayrıntılarıyla açıklar. 26 ŞUBAT günü içerde bir türlü geçmeyen zamandan ve gittikçe artan yalnızlıktan yakınır;

Burada çiçekler açmıyor
Kuşlar süzülüp uçmuyor
Yıldızlar ışık saçmıyor
Geçmiyor günler, geçmiyor
(...)

23 Mayıs’da yazığı hapishane şarkısının beşincisinde Sabahattin Ali gizlice ağladığını bildirmekte, cezasının bir gün biteceğini düşünerek dayanmaya çalışmaktadır :
Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül adırma
Ağladığım duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma
(...)
Sabahattin Ali 29 Ekim 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yıl dönümünde çıkarılan af kanunuyla salıverildi. 30 Eylül 1934’de Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf mümeyyizliğine verildi. Sabahattin Ali hala unutamadığı Melahat Muhtar ile evlenmeye yeltenmiş, ama kızın ailesinin soğuk tutumu yüzünden vazgeçmiştir. Sabahattin Ali başka arayışlara girmiş ama olumsuz yanıtlar almıştır.

1932 yazında amcası Salih Beyin evinde karşılaştığı Aliye Hanımla evlenmeye karar verdi. Amcasının Aliye Hanımın ailesine yazdığı mektuba olumlu yanıt geldi. Evlilik için Sabahattin Ali şöyle diyor: “ Çalışabilmek için... Ben kendi kendime her hususta idare edemiyorum. Halbuki muhakkak muntazam ve ölçülü bir hayata muhtacım ve ancak bu şekilde faydalı işler çıkarabilirim.” 16 Mayıs 1935 günü Kadıköy’de nikahlandılar. Evliliğin yoksunluklarına karşı yine de mutluydu. O kadar ki, bir gün arkadaşı Melahat Hanım (Togar ) ve eşine “Yine aşıkım ! Bu kez karıma .” der.

Sabahattin Ali 3 Aralık 1938’ de Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine atandı. Ankara’da Karanfil sokakta iki odalı bir çatı katında oturuyordu. 1939 yılının Nisan ayında “İçimizdeki Şeytan” romanı Ulus gazetesinde yayımlandı. İçimizdeki Şeytan ırkçı ve Turancıları ele almış, onların gerçek yüzünü ortaya koymuştu. Turancıları çileden çıkarmıştı. Gazetelerde, dergilerde ikide bir ona saldırdılar. Ona Rum diyorlardı. Sabahattin Ali suçlamalara yanıt vermedi.

Sabahattin Ali bir süre Türkiye Sosyalist Partisi organı olan Gerçek dergisinde yazdı. Sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa, Yedi Sekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa, Alibaba, Geveze gazetelerinde çalıştı. (1946- 1947) 25 Kasım 1946’da yayımlanmaya başlayan ve mizaha ilk kez toplumcu siyaseti sokan Marko Paşa olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. Sabahattin Ali için Marko Paşa’nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı yazıyla dava açıldı. Yazılar onun değildi ama gazetenin sorumlu müdürü olduğundan ve arkadaşlarının adını savcıya vermek istemeyişinden sorumluluğu o yüklenmişti. Sabahattin Ali 1947’de Sırça Köşk’ü çıkardı. Bu yazı bahane edilerek kitap Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Bu dönemde içeri girdi. Üç ay kadar kaldı. Kızı Filiz’i özlemişti. Çıktığında durumu daha da bozulmuştu. İşsizdi. Yazacak yer bulamıyordu. Kafasında Ankara isimli romanı yazmanın hayali vardı. Fakat polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalamalar devam ediyordu. Bütün bunlar halkını sevmenin , namuslu kalmanın, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazısında bu acı gerçeğe parmak basmıştı:
“Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez suçmuş meğer ! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini ! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor.’

KAÇIŞ VE ÖLÜM


Daha önce erkek kardeşi Fikret Şenyuva ile İstanbul’da karşılaşmıştı. Ona, “Benimle çok uğraşıyorlar, canıma tak dedi. Artık dayanamayacağım.” Demişti. “Anneme 25 bin lira gönderdim. Yine göndereceğim, bir gün gelir de göndermezsem, beni yok bilin!” O sırada bir sergide Bedri Rahmi Eyüboğlu’na gideceğini söylemişti.

Sabahattin Ali hapisteyken tanıştığı Hasan Tural ile görüştü. Hasan Tural Edirnekapı’ da berberlik yapıyordu. Ali’yi kaçakçı Ali Ertekin ile tanıştırdı. Anlaşmaya göre 31 Martta İstanbul’da Edirnekapı’dan Kırklareli’ne hareket edildi. Olayın bundan sonrasını Ali Ertekin, sorgu yargıcına şöyle anlatıyor:
“ Gece Üsküp ile Yündolan arasında Sazara köyü istikametine yürüyorduk. İşte bu sırada Ali Bey kendisinin Marko Paşa gazetesinin sahibi Sabahattin Ali olduğunu , şimdiye kadar herkesten hatta şoför Salim’den dahi gizlediğini, gayesinin Bulgaristan’a gitmek olduğunu ve bana vereceği paradan bahsetti. Böylece konuşarak yolumuza devam ediyorduk. Sazara yoluna çıktık. Söylediği sözler bende nefret uyandırmaya başladı. Onu ele vermeyi düşündüm. İçime fenalık geldiğini daha ileriye gidemeyeceğimi söyleyerek Sazara’ya gidecek yerde yanlış bir yola saparak dereye indirdim. Dereye indiğimiz zaman karşıda Sazara ve Hedye köyleri gözüküyordu. Orada konakladık. O arada bana Moskova’ya geçeceğini orada pasaport alıp Türkleri teşkilatlandıracağını söyleyince beynim attı. Bundan sonra Ali’nin Türklükle alakası olmayan canavar olduğunu anladım. Elimdeki sopayla üç kere vurarak Sabahattin Ali’yi öldürdüm. Nefesi kesilmişti. Ölmüştü.

1932’de yazdığı bir şiir gibi:
Göklerde kartal gibiyim,
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.
(...)

Cesedi Öldüğü yerde gömülmüştür. Daha sonra köylüler buraya “Sabahattin Ali Çatağı”adını vermişlerdir. Geleceği çok önceden görmüşçesine Sabahattin Ali, 1931’de yazdığı “Dağlar” adlı şiirde bu yeri şöyle anlatmıştı.;
(...)
Bir gün kabrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa ,
Yerim soran bulunursa;
Benim meskenim dağlardır.

Ölümün öğrenilmesinin ardından başlayan baskı döneminde kimse Sabahattin Ali’yi savunamadı. Sadece Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Abidin Nesimi, Saim Bağdallı, Sabri Soran, acı olaya yazılarıyla az buçuk karşı çıkabildiler. Sabri Soran dergideki “Sabahattin Ali’ye” başlıklı şiirinde şöyle diyordu:

Sessiz ısıtmaya başladı toprağı bu sefer altın gibi
Işıklarıyla Nisan güneşi ;
Yeni bir bahar var tomurcuklarda,
Dallar yeşerecek neredeyse,
Ama sen derin uykulardasın,
Duymuyorsun şırıltısını yanı başında akan derenin.

Gözlüğün kırık,
Bir tarafta katil sopa,
Bir tarafta Puşkin,
Artık o kitap bir şey söylemez sana,
O rüzgar esmez artık
Ve kan içinde bembeyaz saçların...

Bir varmış bir yokmuş sanki dünya,
Sahipsiz gibi hikayelerin
Ama dostlar var arkanda
vefalı dostlar,
seni düşünecekler
karın ve kızın kadar.
Ölümü bir çok spekülâsyonlara uğradı. Herkes bambaşka şeyler söyledi. Kimilerine göre Sabahattin Ali işkencede ölmüş kimilerine göre ise Bulgar sınırına yaklaştığında Milli Emniyet tarafından kurşunlanmıştır.

1947’den 1965’e kadar hiçbir eseri yayımlanmayan Sabahattin Ali’nin ise hala bir mezarı bile yoktur...





HİKAYELERİ


Sabahattin Ali daha çok hikayeci olarak tanınmıştır. Oysa yayın yaşamına şiirle girmiştir. Ayrıca bir şiir kitabına ve üç romanına karşın beş hikaye kitabı çıkarmıştır. Hikaye kitapları:
Değirmen (1935)
Kağnı (1936)
Ses (1937)
Yeni Dünya (1943)
Sırça Köşk (1947)
Bu kitaplarda toplam 64 hikaye bulunur. Sabahattin Ali’nin beş hikaye kitabı vardır. Ama hikayelerinde kucakladığı konular sayılıdır. Aşk, düşkün kadınlar, köy, köylüler, işçiler, hastane, doktorlar, hapishane, mahpuslar, aydınlar, çocuklar...

Sabahattin Ali aşkı ilk hikayelerinde toplumsal ortamın dışında, iki kişi arasında geçen, romantik bir olgu gibi ele alır. Gerçekçi döneme geçince , aşkı toplumsal çevreye ve ekonomik koşullara bağlama gereği duyar.
Köy ve köylü konularını ele alan hikayeleri kolay anlaşılan, yalın, temiz, kıvrak bir dil kullanıyor. İşçileri konu alan hikayelerinde, işçilerin temel sorunlarına değinmenin yolunu bulmuştur. Çünkü kişilerini belirli bir düzenin ve toplumsal durumun içine yerleştirerek anlatmıştır. Sınıfsal bir kavrayış ve gerçekçi bir görüşle ortaya koymuştur.

Konularda genellikle acı çeken insanların gündelik yaşamı vardır. Konuların sayısı az olmasına rağmen Sabahattin Ali bu konular dolayısıyla bozuk düzenli bir toplumun belirgin tiplerini, temel gerçeklerini, önemli sorunlarını, ana çelişkilerini yansıtmasını bilmiştir. Bu konuları toplumcu görüş ve gerçekçi yöntemle gün ışığına çıkarmayı becermiştir. Bu işin hikâyeciliğimizde öncüsü olmuştur.

Nazım Hikmet onun için şöyle diyor:”Evet Türkiye orta sınıfları köylüsünün, fukarasının hayatını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Fakat bunu büyük bir ustalıkla ve devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız odur.”



SABAHATTİN ALİ VE TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK
Sabahattin Ali’ye göre sanat bireysel olmaktan çok toplumsal bir edimdir. Sabahattin Ali sanatçıdan ileri akım içinde bilinçle yer almasını bekler: “Hayatta her şey gibi sanat da bir hizmet ve mücadeledir. Bütün insanlığı daha doğruya, daha iyiye ve daha güzele götürmek için çalışacak, hitap ettiği kimselerde bu doğru, iyi ve güzelin hasretini uyandırmak ve bunlara gidecek yolu işaret etmek isteyecektir.” Elbette böyle bir istek sanatçıyı edilgenlikten, biçimcilikten, “sanat için sanat” görüşünden uzaklaştırır. “Fildişi” kuleden ayırarak “toplum için sanat” görüşüne bağlar. Bireyciliğe kapılmasını, kendisine kapılmasını önler sanatçının. Çevreyle, etkin yoğun ilişkiler kurmasını sağlar.

“Benim kanaatimce sanat insana insanı, hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır. Ancak bu takdirde geniş bir kitlede daha insani olmak, daha iyi bir hayata varmak arzuları belirir. Kitle ile beraber acı çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp, onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzı ile aynı anda atmayan adamın kitleye ”sen” diye hitap etmesi gülünçten de ileri bir şeydir.”

Sözü geçen görevin başarılmasının bir başka koşulu da sanatçının “gerçekçi” olmasıdır. Ama bu, tümüyle romantizme sırt çeviren ve natüralizme yüz veren kuru, aldatıcı ve edilgen bir gerçekçilik değildir. Etkin “namuslu ve samimi” bir gerçekçiliktir.

“Halkçı bir edebiyatın ancak realist olabileceği izaha ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir hakikattir. Benim için yalnızca hayat ve insan vardır. “

Gerçekçiliğin bir başka özelliği de “inandırıcı” olmaktır. Sabahattin Ali buna aşırı özen gösterir. Arkadaşı Sevgi Sanlı’ya, “Bazı gerçek olayları gözlediği gibi yazamadığını, gerçek yaşamın öykülerden daha çok şaşırtıcı, çok daha akıl almaz olduğunu” söyler. Gerçeği inandırıcı kılmak için bazen onu yumuşatmak gerektiğini söyler.



SABAHATTİN ALİ VE ETKİLENİŞLERİ
Yabancı edebiyata gelince... Sabahattin Ali çocukluğunda daha çok Fransız yazarlarını (Michel Zevaco, Jules Verne, Alexandra Dumas Pere, Victor Hugo, vb.) okumuştur. Sonra Fransızların yanı sıra İngiliz (Bayron, Shakespaera, Oscar Wilde vb.), Rus (Gorki, Çehov, Dostoyevski, Turgenyev, Şolohov, Puşkin,vb. ) Alman, (E.T.A. Hoffmann, Heinrich von Kleisti Theodor Strom, Albert von Chamisso, Reiner Maria Rilke, Goethe, Lessing, Dante ,vb. ) yazarlarını izlemiştir. “Yabancı edebiyatı oldukça yakından takip etmeye çalışırım. Devirleri içinde mürteci olmamış eski ve yeni bütün sanatkarları severim. Bütün bilhassa Sovyet ve Amerikan muharrirleri arasında severek ve düşünerek okuduğum romancılar vardır.

Sabahattin Ali 1936’da yapılan bir soruşturmaya verdiği cevapta “en çok sevdiği ve tekrar tekrar okuduğu beş kitabın” adlarını açıklamıştır: Klim Sangin (Gorki), Sakin Don (Şolohov), İnsanlığın Hali (Malraux), İdiot (Dostoyevski), Taranta Babu’ya Mektuplar (Nazım Hikmet Ran ). Fransız yazarlarınca Türkiye’nin Gorki’si sayılır Sabahattin Ali.

Sabahattin Ali’nin yaşamına yön veren olaylardan biri de Almanya’ya trenle giderken olur. Yolculuk sırasında Upton Sinclair’in romanı Oil’i okumasıyla başlar. Ali bu kitabı bitirince, “bu romdan olanların onda biri doğruysa namuslu insan mutlaka solcu olmalıdır.”der.
Türkçü ve Turancı bir genç olarak yirmi bir yaşında Almanya’ya giden Sabahattin Ali, orada devrimci bir çevrenin içine girer. Eline geçen bütün kitapları okur. Spartakistlerin, Rosa Luxembourg’un ve Liebknecht’in niçin savaştıklarını öğrenir. Alman edebiyatını inceler.

SONSÖZ



Sabahattin Ali ile tanışmam “Kürk Mantolu Madonna” romanı ile oldu. Romanın uzun süre etkisinden kurtulamadım. Bu ne bulunmaz ve ne güzel bir aşktı. Romanı pek çok kişiye de okuttum. Onlarda Sabahattin Ali ile tanıştı. Ve ardından Sabahattin Ali’nin diğer romanlarını ve hikayelerini okudum.

Hıfzı Topuz’un “Eski Dostlar” isimli kitabını okurken Sabahattin Ali ile bir daha karşılaştım. Özellikle o dönem bizim “Sanat Akımları ve Kuramları” dersine proje hazırlayacağımız dönemdi. Hiç tereddüt etmeden Sabahattin Ali dedim. Eski Dostlar’da bir bölüm var. Sabahattin Ali trenden iner, sivil polis peşindedir. Hava çok sıcaktır. Ve Sabahattin Ali polisin onu eve kadar takip edeceğini anlar. Polise yaklaşır, “Madem eve kadar geleceksiniz şu bavullardan birini alın.” der. “Polis tereddüt etmeden: “İnsanlık öldü mü, tabi ki.” Der. Bu yaşananlar aslından ülkemizin gerçeğidir. Bizim sakıncalarımız, bizim gerçekliğimizde bize özgüdür aslında.

Sabahattin Ali devamlı suçlandı. Bolşevik, hain, satılmış. Ama bütün bunlara rağmen Ali inandığı yolda direndi. Ulusun bağımsızlık ve esenliğini, emekçi halkının özgürlük ve mutluluğunu savunmaktan geri kalmadı. En güzel yanıtı kendi verdi:

“Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi günde Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir milletin önünde secdeye vardık . O da kendi cefakeş milletimizdir.

Meğer ne büyük günah işlemişiz. Kanunlu, kanunsuz, baskılar altında ezile ezile pestile döndük. (...) Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi ? “

Evet aradan elliden fazla yıl geçti. Toplumcu yazarlar yine aynı yoldalar ve yine aynı baskı altındalar. Yıllar geçti ama yazarlar hala düşüncelerinden, yazdıklarından ve yayımladıklarından ötürü içerdeler ve baskı altındalar. Toplumcu gerçekçiliğin usta kalemi ve büyük hikâyecisi Sabahattin Ali’yi yitirişimizin üstünden uzun uzun yıllar geçti . Marko Paşa’da olan arkadaşlarını ve onların yaşadıklarını düşünüyorum da, Rıfat Ilgazlar, Aziz Nesinler hiçbir şey değişmiyor.

Hala bir mezarı bile olmayan Sabahattin Ali’ye saygıyla...



Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü,
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül aldırma...
(...)



KAYNAKÇA



Emin Özdemir, Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, ( İstanbul, Remzi Kitapevi, 1993 )
Emin Özdemir, Türk Edebiyatında Yönelimler Eğilimler, ( İstanbul, Remzi Kitapevi, 1997)


Asım Bezirci, Sabahattin Ali, ( İstanbul, Çınar yayınları, 1974)
Hıfzı Topuz, Eski Dostlar, (İstanbul, Remzi Kitapevi)


Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, IV. Cilt, Sayfa 1130-1132 / 1159 - 1162
Büyük Kültür Ansiklopedisi, XII. Cilt, Sayfa 4713 – 4736


Meydan Larousse, XII. Cilt, Sayfa 348
Ana Britannicca XIII. Cilt, Sayfa 240 – 241


Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış II, (İstanbul, İletişim 1997) s. 17-35


Pertev Naili Boratav, Az Gittik Uz Gittik, ( Bilgi Yayınevi, 1969), s. 416-422
Sabahattin Ali, Bütün Öyküleri I, (İstanbul, Yapı Kredi Yayımları 1997)


Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, (İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1998)
Sabahattin Ali, Bütün Şiirleri, (İstanbul, Yapı Kredi yayınları, 1999)

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / İNCELEME / ALİ ŞAHİN

14/1/2008 · Kategori: Inceleme

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / İNCELEME

AL
İ ŞAHİN
_______________________________________________

-Nazan Melal Türkmen'e-

"sonunda bir güzel insan
sava
şa savaşa düşürdü
güzel tenini topra
ğa
'ölüm adın kalle
ş olsun'!
("Enver Gökçe" adlı
şiir, Kırlangıç Yıldızı, Leylâ Şahin, s.62)

"..her biri ayrı bir ses ve renk olan; ve barı
ş,kardeşlik, eşitlik hürriyet;ve bu yüksek değerler için direnişi gündeme getiren..." (L. Şahin) 40 Kuşağı toplumcu şairlerinden Enver Gökçe için yazılmış yukarıdaki dörtlüğün de yer aldığı Kırlangıç Yıldızı'nı ben de 2001 yılı nisanında bir rastlantı ile ele geçirmiş ve okumuştum: "Can Arkadaşım Melal'e, şiirin, dostluğun sonsuzluğunda... 89, 4 Kasım" diye imzalanmış kitabı geri almadan İstanbul'a dönen sahibi unutunca bende kalmış kitap. Kitaplıkta gözüme çarpınca alıp yeniden okudum sindire sindire...10.12.1954 Şavşat doğumlu şairimize yolun yarısında Enver Gökçe Şiir ödülü ikinciliği kazandırmış, yapıtı oluşturan dosya. Bu da şiiri değişik şekilde yeniden irdelememi sağladı, adına düzenlenen ödüle değer görülen yapıt, o çizgiye ne denli bağlı, daha doğrusu şairin kendi deyişiyle O "yüksek değerlere" yaklaşımı da irdelememe yol açtı ve hak ediyor dedim kendi kendime.

İlk kitap için oldukça geç kalınmış diye düşündürüyor insanı, ancak Kitabın kapağında hazır olan 3 kitabından daha söz edilmesi, ödüllerin değerini bir kez daha gündeme getiriyor bence; hiç değilse bu tür çalışmaların kitaplaşmasına vesile oluşturuyor, o bile az şey değil bence...Çıkacağı duyurulan "Ateşte Parmak Uçları", "Mayıs Şarkıları", "Lirika" adlı yapıtlar aradan geçen 15 yılı aşkın süre içinde ya çıkamamış ya da değişik adlarla çıkmış olacak: Çünkü . "Kırlangıç Yıldızı" (1989) adlı yapıtın yayınından sonra "Mayıs Şarkıları"(1989)
ve "Acı Toplayan
İpekli Çardak Kuşu" (2000) yayınlanmış diğer iki yapıt ortada yok bilebildiğim kadarıyla. Şair Arif Damar, Leyla Şahin'in Kırlangıç Yıldızı'nın ilk kitabı olmakla birlikte, ilk kitabının yayımlanmasını çokça ertelediği "Ateşte Parmak Uçları" olduğunu belirtiyor.

İlk şiiri henüz 5. sınıfta iken Doğan Kardeş'te yayımlanan Şahin, ortaokulda, "Çevreye Işık", Lisede "yeni Adımlar", Başköy, Direniş vb. dergilerde görünmüş;"Cumhuriyet ve Devrimlerimiz" konulu şiir yarışmasında "Son İkindiler" şiiriyle birincilik aldı. Şiirlerini 1970'li yıllardan itibaren yayınlamaya başladı. 1975-76'da "Türkiye'de Birlik " gazetesinde çalışarak köşe yazıları yazmış, 1977-87 arasında dergilerde az görülmüş, Sesimiz, Türkiye Yazıları, Güney, Kıyı, Yeni Olgu, Demokrat, Karşı Edebiyat, Broy... dergi ve gazetelerinde aralıklarla şiirler yayımlamış, bir yazısında bunları değerlendiren A. Damar; "Bir LŞ var... Genç şairin şiirlerini beğendim ben. Bana göre her yönden kişiliğini buldu o. Yayınlanabilir bunlar, yayınlanmalıdır da." (Devrimci Demokrat, 24 Temmuz 1980) demektedir daha 1980'de... Yine şair Behçet Necatigil, "Gürültü yapmadan diyeceğini diyen soluklu ve yürüklü şiir" diye değerlendirmektedir şairin şiirlerini.

Kitap, 3 bölüm olarak düzenlenmi
ş: yapıta adını veren "Kırlangıç Yıldızı" bölümünde, "Mektup 1-10" (13-33); "Ölçeksiz Haritalar" bölümünde, "Sevdanın ve Sevincin Adresi 1-3" ve "Ölçeksiz Haritalar 1-2" (37-53); "Menekşe Töreni" bölümünde ise, "Aslıhan", "Aziz Ol", "Aşkın Gülüşü", "Rüzgar Vurgunu", "Camlar Kırıldı", "Güç", "Genciken Ölenin Türküsü" ve "Enver Gökçe" (55-63) adlı şiirler yer alıyor... Ölüm acı, ölüm kalleş... Her yaşta ölüm erken ölümdür oysa ama "Giderim giderim yolum yokuştur/ Bir yanım hasret bir yanım ateştir/ Genciken ölene ölüm zor iştir/ Erir içim usul usul kan gider " (s. 61) diyor türkü formatında yazılmış "Genciken Ölenin Türküsü (s. 61 )"nde...Hasan Hüseyin:

" kolay de
ğil öyle genç ölmek
ye
şil bir yaprak gibi yüreği
koparıp ate
şe atmak
pek öyle kolay de
ğil
hem öyle bir a
ğaç ki şu yaşamak denilen şey
her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
yalnız bir bahar çiçeklenir " (Kızılırmak)

diyor ve ekliyor ardından da " elbet bir bildi
ği var bu çocukların "... "... Şu dünyada bir nesneye / Yanar içim, göynür özüm / Yi Yorum (0) Yorum yaz!

Uyanmak istemediğimiz bir rüya: Oğuz Atay

13/12/2007 · Kategori: Inceleme

KAPAK

KAPAK
Oğuz Atay
Ve gün başlar. Uyanmak istemediğimiz rüyadan hayatla edebiyatı, yaşamsal gerçeklikle kurgusal gerçekliği örtüştürürken dönüştürmek isteyen Oğuz Atay seslenir: 'Ulan sahtekârlar, ulan yarımyamalaklar, ulan hepimiz!'

14/12/2007 (4 defa okundu)

NALAN BARBAROSOĞLU (Arşivi)

Uyanmak istemediğimiz bir rüya: Oğuz Atay
"İyi. Yaz bakalım: Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür."
"Birimi var mı Hikmet Amca?"
"Birimi insandır."


Bir rüya ki, doğumla ölüm arasındaki ömrümüzün muhteşemliği ve zavallılığı eşitleniyor; kaygılarımızın gerçekliği ve sahteliği de... Açlığın maddi sefaletiyle zenginliğin manevi sefaletini yan yana koyabiliyoruz. Burada ve şimdi doğmuş olmanın sevinci de, öfkesi de aynı kaynaktan besleniyor içine uzandığımız rüyada. Ayaklarımızı çıkarıp girdiğimiz gecekonduda yatağımıza yatmadan önce sırtımızı da çıkarıp görüyoruz bu rüyayı... Sonra, gecekonduya "geceoldu", "gecegeldi gibi bir şey" diyoruz. Bu yüzden de kavgalarımız uzlaşmalara, uzlaşmalarımız kavgalara dönüşebiliyor her an; uzlaştığımız yerin kavgamızın can damarı olduğunu görüyoruz çünkü; ya da tam tersi. Sevgi-nefret sarkacında topluyoruz enerjimizi... Karşıtların amansız gelgitinde uyanık ve dinamik duyumsuyoruz kendimizi içinde soluk alıp verdiğimiz rüyada. Ataletten cesaret kazanabiliyoruz; durgunluktan fırtına yaratabiliyoruz bir başka deyişle... En çaresiz anımızda bir şövalye çıkarabiliriz örneğin derinliklerimizden; ve saldırabiliriz yeldeğirmenlerine... (Bu güç içimizde var; iliklerimize kadar hissediyoruz.) Gördüğümüz rüyada dinamitleyebiliriz kötülüklerin kökünü ve "Nihayet insanlık da öldü!" başlığını taşıyan bir haber metni yazarken şefkatle sarabiliriz insanlığın yaralarını.
"Bütün dünya saatleri birleş"miş, "aynı zamanı göster"mektedir bu rüyada ve "bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı"nı taşısak da "herkese yetecek kadar" çok olan "utanç"larımızın ağırlığını duymayız. Rahatsız eden geçmişimizin, kaygı veren geleceğimizin gölgesi düşmüştür kuşkusuz gördüğümüz rüyaya ama kendimize doğru ilerleyebileceğimiz bir yol silueti de uzanmaktadır sanki önümüzde. "Kendi"miz olmaktan ölüm kadar korktuğumuz için, korkmanın binbir türünü refleksif bir tepki gibi yaşadığımız için, öğretilenleri sular-seller gibi ezberlediğimiz için, kendi olamamışlığını sergileyen tipler sayesinde kendi olma potansiyelimizin farkına varıp "kalabalık yerlerde ağlayan sarhoşlar" parantezinden sıyrılma olasılığını fark ederiz. Sahteliğin ve sahteliğimizin nerede başladığını merak etmiş, gülünç hallerimizden yorulup sahici bir ifadeye özlem duymaya başlamışızdır; ciğerlerimizi yaksa da derin ve rahat bir nefes alma ihtiyacı peydahlanır bu rüyada.

İçimizde biriken sözler
Bir kendinde göz fikri uyanır içimizde; kendime, kendim için, kendimden kaçmadan, kendime kapanarak, kendimden açılarak, kendimin içinde burgaçlanarak, kendimi kendimle sarsarak hareket kabiliyeti kazanmış, sezgisi ve içgörüsü bilenmiş bir kendinde göz fikri uçverir edebi belleğimizde... Hayata ve edebiyata bakarken tedirgin, uysal, asi, coşkulu bir kendinde göz. Asla verilenle yetinmeyen, dayatılanlara kuşkuyla bakabilen, kendinde kalmak için kendinin parodisi olmaktan korkmayan bir göz kurar rüyamızı.
Böylece, ürkekçe de olsa "bir anlam verilemeyen sözlerin, bir türlü anlaşılamayan etkilerinden" arınıp ayna karşısında, kim bilir nerelerden edindiğimiz maskelerimizi titreyen ellerimizle teker teker ve yavaş yavaş çıkarmaya hazırmışız gibi gelir. Bir daha "aklımı"zın "içini örümcek ağları sar"mayacakmış gibi gelir. Söyleyemediğimizden içimizde kalıp biriken sözler "hicran" olmayacakmış gibi gelir. Konuşurken konuşurken üstümüze "önce akıl almaz bir tutukluk" gelmeyecek, ardından da "daha yaşamadan büyük bir yorgunluk" çökmeyecek gibi gelir. "Bir şeyin taklidi olmak"tan sıyrılabilecekmişiz gibi gelir.* "Aklın suçları"kadar "akılsızlığın suçları"nı dakavrayacakmışız gibi gelir.* Kıssa'dan hisselerle artık yetinemeyecekmişiz gibi gelir. "İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini" sanki artık idrak edecekmişiz gibi gelir. "Dalgınlı"ğımızdan kurtulacakmışız gibi gelir. Seyredilmeye ihtiyacımız kalmamış gibi gelir.
"Biz köylüleri çok severiz" sevmesine de, şehre gelen köylüleri artık "kapıcı ve amale yapmaya" uğraşmayacakmışız gibi gelir. "Parmaklarıyla bir yerleri gösteren büyük adamlar"ın heykellerine boş boş bakmayacakmışız gibi gelir. "Acımayla sevgiyi" birbirine karıştırmayacakmışız gibi gelir. Aklımızla duygularımız arasında bir parçalanmışlığı yaşamayacakmışız gibi gelir. Ortada hiçbir neden yokken, adeta durup dururken bir daha hiç kendimizi suçlu hissetmeyecekmişiz gibi gelir. Çok rağbet edilen "ansiklopedik gerçekler"e yüz vermeyecekmişiz gibi gelir.* Sarhoş olup şuursuzca konuşup ayıldığımızda neler söylediğimizi unutup "söylediklerimi"zi "kapı kapı dolaşarak geri almak" isteğine bir daha kapılmayacakmışız gibi gelir. Aşklarımızda "çirkin kılıklarımızla, gözyaşlarının yüzümüze akıttığı boyalarımızla birer melodram oyuncusu olarak, kısa bacaklı zavallı atlarımızın üstünde öylece kal"mayacakmışız gibi gelir.

'Kısa süren aydınlıklar'
"Durmadan aynı cılız atları, aynı dumanlı salonlarda koşturmak zorunda" olduğumuzu artık düşünmeyecekmişiz gibi gelir. Bundan böyle hayatımızdaki "güzellikler"i "kısa süren aydınlıklar" olarak yaşamamayı becerebilecekmişiz gibi gelir. Belirsizlikleri sistematize ederek görünür kılabilecekmişiz gibi gelir. Dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimizi söyleyebilecekmişiz gibi gelir. Bir işin ucundan tutmaya kalktığımızda "bu ülkede yarım yamalak birşeyler yapmaya çalışan insanlar"a benzemeyecekmişiz gibi gelir. Kimse bizi azarlamayacakmış gibi gelir. Eşyanın dağınıklığı ve gündelik hayatın ayrıntıları altında ezilmeyecekmişiz gibi gelir. Hayallerimizden korkmayacakmışız gibi gelir. Ruhumuzdaki kaostan bir düzen çıkarabilecekmişiz gibi gelir. Günü ya da ânı kurtarmak için telaşla düşünmekten sıyrılacakmışız gibi gelir. "Çılgın bir kalabalığın ortasında nereye döneceğimizi bilmeden koşuşup durmayacağız" gibi gelir.
Günlerin birbirine benzer/benzemez akışında bir daha kendimizi hiç ölü gibi hissetmeyecekmişiz gibi gelir. "Dünyada" var olan "çok sevgisizlik" sona erecekmiş gibi gelir. Geçmişimiz bizi artık yaralamayacakmış gibi gelir. Hayatımızdaki insanları bir biçimde -örneğin bir 'son akşam yemeği'nde- bir araya topladıktan sonra "ömrü"müzün "geri kalan kısmını bu toplantının hatırasıyla idare edebilir" durumda kalmayacakmışız gibi gelir. "Herkes"in "birbirinden şüphe edi"p "hemen suçlamaya bayıl"dığı bir "cemiyette" yaşamayacakmışız gibi gelir. İnsanlık bizi dinleyecekmiş gibi gelir. "Dünyayı kirlet"meyecekmişiz gibi gelir. Kendimizden utanmayacakmışız gibi gelir. Yarım kalmayacakmışız, yarım bırakılmayacakmışız gibi gelir. "Hiçbir şey yapmak istemiyorum" duygusu bizi ele geçirmeyecekmiş gibi gelir. Kendimize ait olanı bulabilecek, kendimiz olabilecekmişiz gibi gelir. Çıktığımız balkonda tutunduğumuz parmaklıklar bizi taşıyacakmış gibi gelir. Ve bu rüyada "'Olağanüstü' gibi bir kelimenin hırpalamayacağı sıcak dünyalar kurma"k mümkünmüş görünür.
Ama gece biter. Tan yeri kızıllaşır, mevsimine göre güneş bazen nazlı nazlı, bazen telaşla doğar... Yatakodalarımızın sıkı sıkı kapalı perdelerinden sızar, gözkapaklarımızın altındaki karaltıyı seyreltir, kapı dışarı ettiğimizden edebiyatın epeydir uğramadığı hayatımızın gerçeklerine gözlerimizi açarız. Her birimizin evinde üç aşağı-beş yukarı hem birbirine benzeyen hem de benzemeyen sabahla yataklarımızdan kalkarız... Ve gün başlar. Uyanmak istemediğimiz rüyadan hayatla edebiyatı, yaşamsal gerçeklikle kurgusal gerçekliği örtüştürürken dönüştürmek isteyen Oğuz Atay seslenir: "Ulan sahtekârlar, ulan yarımyamalaklar, ulan hepimiz!"
not: Tırnak içindeki italik cümle parçaları, Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar romanından alınmıştır.
* "Korkuyu Beklerken" ve"Babama Mektup" adlı öykülerinden...

  • OĞUZ ATAY'A ARMAĞAN
    Yayıma Hazırlayan: Handan İnci, İletişim Yayınları, 2007, 454 sayfa,
    30 YTL.


    Beyaz mantolu adam kıyıya vurursa
    Müge İplikçi

    O gün sahilden ağır ağır denize açılan adam, diyelim ki bugün şişmiş bir biçimde kıyıya vursaydı ne yapardık diye düşündüm. Kâbus bu ya! Hatta bir tren istasyonunda yolculara mektuplar dizen ve okura hoşgörüyle veryansın eden o adamla şu beyaz mantolu adam arasında ya bir bağ varsa; üstelik bu bağ kadim ve hatta biyolojik bir bağsa, o zaman şunu da diyebiliriz herhalde dedim: yazar gerçekten öldü! Roland Barthes bunu söyleyeli yarım asır oldu, sen uyu diyebilirsiniz. Oysa Oğuz Atay bunu neredeyse Barthes ile aynı zamanlarda keşfetmiştir, dikkatinizi çekerim...
    Atay bu sonun ipuçlarını, geçen yüzyılda, ülkenin hararetli yıllarına denk düşen geriliminde, üstelik de sol aydının yakasından bir türlü in-e-meyen Kemalist benliklerle boğuşur ve bunun gelgitini anlamlandırmaya uğraşırken -ve bunun anlamını ontolojik açıdan bir türlü bulamazken- bir yandan da yazarlık, entelektüellik kisvesinin boğumlarında gezinirken vermiştir.
    Ne hazin bir son ama! Hepimiz için.
    Şimdi bu seçkin tavır olmadan, kibirsiz, maskesiz, kural kovucu bir bilinçle ne yapacaktır bu ülke edebiyatı? Bu sorunun cevabı daha henüz verilmedi. Korkuyla bekliyoruz!
    Bırakalım edebiyatının kavrayıcılığını, satır aralarındaki matematiksel dehasını ve kurgusunun ölçüsüzlüğünde yatan erdemi; sırf bizlere bu zırhsızlığın olabilirliğinin eşiğini gösterdiği için bile Oğuz Atay'ın ölümsüzlüğüne şahidim.

    Oğuz Atay'ın endişesi
    Selim İleri

    Bana öyle geliyor ki, hepimiz farklı bir Oğuz Atay okuyoruz. Bu, güzel bir şey. Ama bir yandan da Oğuz Atay'ın eserine, deyiş yerindeyse, sevimli bir haksızlık. Oğuz Atay'ı biçimsel özellikleriyle yansıtan değerlendirişleri elbette saygıyla okuyorum. Benim Oğuz Atay okumalarım ise tam karşıt noktada: İçeriğin büsbütün öne çıkması için bazı biçim denemelerini gereksinmiş bir yazarla yüz yüzeyiz. Hele son dönem edebi verimleri biçimden iyice uzaklaşmış. İroniden saçmaya, saçmadan gerçekliğe bu gelgit, yaşadığı toprağı büyüteç altına almak isteyen ve bütünüyle kendine özgü bir yazarın endişesi, öyle bir endişe ki, gelecekteki, yani bugünkü 'korku'larımızı tekrar tekrar vurgulamış.

    Oğuz Atay, neyim olur?
    İbrahim Yıldırım

    Ne zaman Oğuz Atay hakkında yazmaya kalkışsam tanımlanması neredeyse imkânsız belirsiz bir bölgeye çekilir, yazmakla yazmamak arasında kararsız kalırım.
    Bir tür umarsızlık olan bu tuhaf duygudan dolayı bugüne kadar birçok dostumun bu yöndeki taleplerini yerine getiremedim. Bir anlamda onları atlattım.
    Sanırım Oğuz Atay hakkında genel geçer, artık defalarca söylenmiş şeyleri yinelemekten, belki de çok daha başka şeylerden korkuyor, çekiniyor olabilirim.
    Dolayısıyla bu kez -hiç olmazsa- şu kadarını söylemekle yetineceğim: Kendime edebi bir baba seçecek olsam, mutlaka Oğuz Atay'ı seçerdim. Çünkü o da rahmetli babam gibi Kastamonu İnebolu'da doğmuştur.
    Tamam mı?..
    Öte yandan, Oğuz Atay'ın bu denli benimsenmesini bir okur harekâtı olarak değerlendiriyorum. Bu öyle bir harekâttır ki, Oğuz Atay'ı, 1971'den itibaren olumsuz eleştirip yıllarca yok sayanlar bu kitlesel girişim karşısında çaresiz kalıp yazarı kabul etmek zorunda kalmışlardır.
    Yalan mı?

    Edebiyatımızın prizması
    Yekta Kopan

    Oğuz Atay'ı her okuduğumda, en basit anlatımla, mutlu olurum. Bu coğrafyada, bu dilde, böyle düşünebilen, böyle algılayabilen, böyle yıkıp-yeniden inşa edebilen, her tür iktidarı böylesine keskin bir ironiyle yere seren, modernleşmenin krizlerini ve yabancılaşma aynasını okurunun yüzüne böyle cesaretle tutabilen, mutsuzluktan-kırgınlıktan oyunbaz kurgulara bu kadar cesurca yürüyen bir yazarın varlığını bilmenin mutluluğudur bu. Her yeni okuyuşta yeni kapılarla karşılaşacak olmanın verdiği mutluluk. Oğuz Atay aydın olarak duruşuyla ve yazdıklarıyla edebiyatımızın ortasına bir prizma gibi oturmuştur. Oğuz Atay prizmasının içinden beyaz bir ışık geçtiğinde gökkuşağının yedi rengi de görülebilir.

    Söylem kurucu değil, söylem kırıcı
    Murat Gülsoy

    Oğuz Atay'ı ilk kez 1984 yılında üniversiteye başladığım sıralarda okudum. Üzerimde yarattığı etki o güne kadar okuduğum yazarlardan çok farklı oldu. Çok katmanlı anlatımı, içe bakışındaki derinlik, 'metinlerarası'nda özgürce yol alması, oyunculuğu, mizah anlayışı dünyaya ve edebiyata bakışımda bir kopuş ve sıçrama yarattı. Sanırım en çok etkilendiğim yönü, diğer yazarlarda var olan kuvvetli söylem kurucu yaklaşımın onun yapıtlarında ters yüz edilmiş olmasıydı. Metinlerarası sıçramalarının amacı aslında söylemler arasında gidip gelerek onları kırmaktı. İnsanı mutlu eden, kendini ahlaki olarak güvende hissetmesini sağlayan, en doğrunun bizden olmakla ölçüldüğü ideolojik söylemlerin altının nasıl da boş olduğunu gösteriyordu. Sürekli bir 'biz olmak' vurgusu taşıyan edebiyatımızda elbette onun yaklaşımı büyük bir yol ayrımını işaret ediyordu. Bu ayrımın farkına vardığımda kararımı vermiştim, ben de yazacaktım.

    Huzursuzum
    Feryal Tilmaç

    Onu her okuduğumda (şans eseri yatışmışsa!) öfkelerim depreşir, dahası yeni öfkeler edinirim. Yüzeydeki yaldızı kazıyan (üstelik bunu en doğal itkilerle yapan), sahteliği, kofluğu canı acıyarak gören, gösterendir benim için. Kara kara gülerim. Okudukça değişirim. Cemal Süreya'nın Dostoyevski'ye ilişkin sözlerini pekâlâ ödünç alabilirim kitaplarıyla ilişkimi anlatmak için: Oğuz Atay okudum, huzursuzum!
    Bir de beni zihin perdeme yansıttığı görüntülerle çocukluğuma götüren bir yanı vardır hep yazdıklarının. Adını bir türlü koyamadığım o bitmez tükenmez sıkıntı; elektrik kesintileri, lambri kaplı duvarlar, karaağaç mobilyalarla bitimsiz kahverengi... Pazarları radyodan maç yayını, kristal avizeler, kabul günleri. Büyüklerin kulak misafiri olduğumuz siyaset konuşmaları: Sağcı iyidir solcu kötü, hayır solcu iyidir sağcı kötü. Peki. (Mutlak iyi ve kötünün olmadığını idrak edebilmenin yıllarımı alacağını henüz bilmiyorumdur.) ÜGD, Dev-Genç: Çocuk ruhumu tedirginlikle dolduran duvar yazıları... Kısası, orta sınıfın (ülkenin?) boğucu sıkışıklığıyla soluğumun tıkandığıdır onun romanları.
    Ölümünün üzerinden üç on yıl geçmiş. Zamanı kelimelere koymak kolay. Peki ya onu? Denemeli!
    Büyük/Yazar/Mutsuzluk/Gerçek/Benzemez/Örnek/Tutun(a)mayan/Edebiyat/ Ağabey: Oğuz Atay.

    Oğuz Atay okumak
    Behçet Çelik

    Oğuz Atay, 80'lerde arkadaşlarımla en çok konuştuğumuz yazardı, ama edebi yönünü düşünmezdik pek. Oyuncu yanı hoşumuza giderdi. Birimiz birdenbire başkası oluverir, başkasının ağzıyla konuşmaya başlardı; yadırgamaz, oyunu sürdürürdük biz de. Bakış açılarımızdaki darlığı fark etmeye başladığımız için, en çok kendimizle, bu bakış açısıyla dalga geçerdik. Oğuz Atay, kendimize ve başkalarına farklı açılardan bakma imkânı sunmuş, gündelik hayatın içindeki saçmalıkları görebilme, bunlarla baş edebilme yeteneğimizi geliştirmişti. İroni onun sayesinde sığındığımız ortak korunağımız olmuştu. Her şeyin söylenebilir olduğuna, hiçbir şeyle dalga
    geçmenin günah, ayıp olamayacağı inancına dayanan ortak bir dil oluşturmuştuk. Bugün de bu dili anlamakta zorluk çekenler oluyor; nihilistçe ya da sinik geliyor onlara.
    Bu "nihilist" dilin ortak bir duyarlılığı, düşünselliği içerdiğini, iletişimin sözcüklerin sözlük anlamlarıyla kurulmayabileceğini, tersinin
    daha derin bir yakınlığı sağlayabildiğini anlatamadığımızda, tek çaremiz Oğuz Atay okumalarını önermek oluyor.
    Mezun olduktan sonra ne yapacağımızı düşünürken, "Ubor metenga'dan mektup gelse, evden çıkmasak" demeye başladık; başka çare yoktu. Yine de çıktık, öngördüğümüz bütün saçmalıklarla karşılaştık; nelerle karşılaşacağımızı bildiğimiz için çok sarsılmadık.
    O yıllarda da Tutunamayanlar'daki "hesaplaşma günü"nün anlatıldığı bölümü okur dururduk. Bugün de olup bitenleri anlayamadığımızda, "Türkiye'nin Ruhu tamamlanmış olsa böyle olmazdı" diyoruz.
    Daha sonraları yeniden okuduğumda farklı tatlar aldım. O kadar "nihilist" gelmedi; başka bir dünyanın mümkün olmasını ne denli istediğini fark ettim. Bunun için zihni, dili, kurguyu -edebi anlamda olduğu kadar, hayatlarımızdaki kurguları da- özgürleştirmenin yollarını aradığını.

  • Bir Behice Boran vardı...

    13/12/2007 · Kategori: Inceleme

    Bir Behice Boran vardı...

    Bir Behice Boran vardı...
    Behice Boran 1979 yılının 1 Mayıs'ında işçilerle 'bayram'ı kutluyor
    'Behice Boran' kitabı, 1950'lerin Genç Oyuncular kuşağından 1968'lilere ve 1978'lilere kadar bütün Türkiye sosyalistlerini ilgilendiriyor; sosyalizm tarihinin içindeki kişilerle, olaylarla ve tartışmalarla ilgili pek çok yeni bilgi veriyor

    14/12/2007 (1 defa okundu)

    PROF. DR. OYA KÖYMEN (Arşivi)

    Nihayet Türkiye'nin ilk kadın Marksist kuramcısı, ilk kadın sosyalist akademisyeni ve ilk kadın siyasi parti başkanı Behice Boran'ın yaşamöyküsü araştırmasını Gökhan Atılgan, Prof. Dr. Cem Eroğul'un danışmanlığında yaptı; eser SBF'de doktora tezi olarak kabul edildi ve yayımlandı. Behice Boran-Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı. Bine yakın orijinal kaynağa ve özel röportajlara dayanan bu eserde, Behice Boran ekseninde, Türkiye siyasi ve sosyalist hareketinin tarihi ile dünya sosyalizm tarihi, mükemmel biçimde, halka halka birbirinin içine geçen analitik bir bütünsellikle dokunmuş.
    Behice Boran 'ilk kadın' Marksist kuramcı, sosyolog ve Türkiye İşçi Partisi'nin başkanı olmasının yanı sıra eş, anne ve yaşlı aile büyüklerinin bakımını şahsen üstlenmiş bir güzel insandı. Eşinin ve oğlunun, onun bu vericiliğini ve çabalarını ne kadar takdir ettiğini elbette bilemeyiz. Ama bildiğim bir şey varsa o da, Behice Boran yaşarken, hatta ölümünden sonra da, sosyalist hareketin onun değerinin tam farkında olmadığıdır.
    'İlk kadın' vurgusunu, Türkiye'deki cinsiyetçi ayrımcılığın ve baskıcılığın, gündelik ya da sıradan faşizm gibi, ne kadar görünmez olduğunu, kadınları ve başarılarını görünmez kıldığını bir kez daha hatırlayalım diye yaptım.

    Üniversiteden atılış...
    Gökhan Atılgan'ın bilimsel olduğu kadar iyi bir roman tadında okunan kitabı, Behice Boran'ın ABD'de sosyoloji doktorasını aldıktan sonra 1939'da Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü'ne doçent olarak atanmasından kırk sekiz yıl, ölümünden yirmi yıl sonra, Boran'a layık ve aynı zamanda bir 'ilk' kadirşinaslık örneğidir; hem de böylesine özgün bir eserle.
    Bu yıl kaybettiğimiz sosyolog Prof. Dr. Mübeccel Kıray'ın ardından çıkan yazıların çoğunda Kıray'ın, Boran'ın ilk öğrencilerinden olduğu; onun teşviki ve referanslarıyla ABD'ye doktora yapmaya gittiği yazıldı. Öğrencilerinin kaleme aldığı Kıray yaşamöyküsünde onun, arkasına bakmadığı sözü vurgulandı. Oysa Behice Boran'ın, hem hep ileriye hem de arkasına baktığını bilenlerdenim. Arkasına baktığında, içindeki en büyük özlem, sevdiği, kendini en hazır ve donanımlı hissettiği alanda, Türkiye üstüne araştırmalar yapabilmek, bunları derslerinde öğrencileriyle paylaşabileceği üniversite hocalığını sürdürebilmekti. Nitekim 1945'te köylerde anketlerle yaptığı saha araştırması da ülkemizdeki sosyal bilimler alanında bir 'ilk'tir. Bu çalışma aynı yıl Toplumsal Yapı Araştırmaları adıyla yayımlandıktan üç yıl sonra Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes'le birlikte 'kadroları' kaldırılarak üniversiteden atıldı. (Bundan elli beş yıl sonra da Boran gibi düşünen akademisyenler olarak biz de üniversitelerimizden atıldık, '1402'likler' olduk.)
    Boran'ın üniversiteden atılmasından bir yıl sonra 1949'da genç bir doktora öğrencisi olan Paul Stirling, Kayseri'nin bir köyünde yaptığı araştırmayı, Türk Köylü Topluluklarının Toplumsal Yapısı başlığıyla 1951'de Oxford Üniversitesi'ne sunmuş ve doktorasını almıştır. Daha sonra bu çalışmasını birçok kez Türk Köyü adıyla yayımlayan Stirling, dünyadaki önemli Türkiye uzmanlarından biri sayılmıştır. Bu kitap 1993'te Türkiye'de de yayımlanmıştır. Bu bilgiyi şunun için verdim: Türkiye'deki 'milliyetçi', sağcı iktidarlar özellikle sosyal bilimler alanında Türkiyeli araştırmacıları sürekli kösteklerken, Batı'dan gelen araştırmacılara bütün imkânlarını seferber etmiş; onlar da şu ya da bu konuda hep 'Türkiye uzmanı' olmuş ve iktidarlar onların raporlarına kulak vermeyi sürdürmüştür. Bu tavır günümüz için de geçerlidir. Öğretim üyelerinin yayınlarının niteliğine değil, sayısına bakarak, özellikle ABD ve İngiliz üniversitelerini, kıyaslama kıstası kabul eden YÖK, acaba bu konuları da hiç düşünmüş müdür?

    Bugün anlaşılamayacak mücadele
    Gökhan Atılgan'ın kitabını okuyuncaya kadar Behice Boran'ı yeterince tanıdığımı sanıyordum. Ne de olsa ben de 1960'larda, Doğu'nun köylerinde yapacağım ilk saha araştırmamın anketleri üstünde onunla birlikte uzun uzun çalışmış; 1971 darbesinden sonra Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda aynı yatağı paylaşmış; evine girip çıkmış, birçok konuda konuşmuş; onun bizlere karşı gösterdiği 'aman cereyanda kalmayın' ve benzeri hassasiyetlerinin tanığı olmuştum. Meğer 1941'den beri, Gökhan'ın belgelediği üzere, Behice Boran, Yurt ve Dünya ile Adımlar dergilerinden başlayarak bilim, toplum, sınıflar, sanat, Türkiye'deki sosyal, toplumsal ve siyasi süreçlerle ilgili ne kadar çok yazı yazmış. Teori ve pratikte, sosyalizm ile işçi sınıfı arasındaki bağı, Türkiye somutunda usanmadan incelemiş; gazetelerde ve Yön dergisinde görüşlerini dile getirmiş; Türkiye'de sınıfların ve bu arada tabii işçi sınıfının da olmadığını iddia eden, sosyalizme giden yolun, sivil-asker 'aydınlar öncülüğü'nde açılmasını savunan çoğunluğa karşı 'tek başına', evet, özellikle 1960'ların ilk yarısında gerçekten de tek başına, kuramsal ağırlıklı bir mücadele yürütmüştür. Dile kolay, kaç kadın kişi 1941'lerden 1970'lere, yalpalamadan, onca yoksunluk, baskı ve acıların en büyüğü olarak gördüğü 'dost acılarına' katlanarak, emekçilerden yana böyle bir mücadele yürütebilmiştir. Bu, 'kariyerimi de yaparım, çocuk da doğururum' reklamının peşinden gidenlerin asla anlayamayacağı bir mücadeleydi.
    Gökhan Atılgan'ın Behice Boran kitabı, 1950'lerin Genç Oyuncular kuşağından 1968'lilere ve 1978'lilere kadar bütün Türkiye sosyalistlerini ilgilendiriyor; sosyalizm tarihinin içindeki kişilerle, olaylarla ve tartışmalarla ilgili pek çok yeni bilgi veriyor; yeni değerlendirmelerin ve düşüncelerin filizlenebileceği mükemmel bir kaynak niteliği taşıyor. 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra doğan kuşaktan şimdi sosyalist olup, kendilerini 'milat' saymayanlar ve tarihlerini 'merak' edenler için ise, Atılgan'ın kitabı gerçek bir hazine; başka hiçbir kitapta bulamayacakları zenginlik ve derli toplulukta Türkiye sosyalist hareketinin tarihi ve tabii bu arada faşizmin çeşitli tezahürleri de önlerine seriliyor; ayrıca, çok iyi bir sosyal bilim araştırmasının nasıl olması gerektiğinin de örneği veriliyor. Geç kalmış olsa da nihayet yazılan Behice Boran kitabı için genç araştırmacı Gökhan Atılgan'ı minnet duygularımla kutluyorum.

  • BEHİCE BORAN
    Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı Gökhan Atılgan, Yordam Kitap, 2007, 558 sayfa, 20 YTL.
  • A. Ömer Türkeş'in Radikal Kitap'taki 2007 Yazıları

    1/6/2007 · Kategori: Inceleme

    1- İstanbul'un 'kara'sı zifir karası (25/05/2007)
    Fabio de Propris, 1997-2000 yılları arasında İstanbul'da yaşamış bir İtalyan. İstanbul'da geçirdiği zamanın üzerindeki etkisini ilk romanı Kara İstanbul'a dolaysızca yansıtmış.

    2- Gerçek acımasızdır
    (18/05/2007)
    İlk kitabı 1960 yılında yayımlanan Leyla Erbil, aradan geçen neredeyse elli yıl süresince az sayıda ürün vermesine rağmen, pek çok eleştirmen ve okuyucu için edebiyatımızın en önemli yazarlarından birisidir.

    3- Vahşi kentler, yırtıcı hayatlar
    (11/05/2007)
    Yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının London, Hemigway, Fitzgerald, Faulkner, Steinbeck, Caldwell, hatta Passos gibi klasikleri Türkçeye defalarca çevrildiler.

    4- Cinayet sanatı!
    (04/05/2007)
    Thomas De Quincey'in polisiye edebiyatın kült kitaplarından Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet adlı denemesi uzun bir aradan sonra yeniden yayımlandı.

    5- Yazmak ve yeniden yazmak
    (27/04/2007)
    Fotoğraf sanatçısı, çevirmen, yazar Münir Göle, Uzak Bir Gölge (2000) ve Sarı Zarf'tan (2001) sonra ara verdiği romancılığını Fısıltılar'la sürdürüyor.

    6- Kıyıda ve kenarda
    (13/04/2007)
    Doğan Yarıcı'nın ilk romanı Kıyıda, köyünden kaçıp İstanbul'a sığınan bir gencin yeni bir hayat arayışını anlatıyor. Aslında 'arayış' da 'anlatıyor' da lafın gelişi.

    7- Klasik de var ilk kitap da
    (30/03/2007)
    2007 yerli polisiyeler açısından sönük geçiyor. Yılın ilk üç ayında bu türe dahil edebileceğimiz sadece yedi roman yayımlandı. Neyse ki çeviri dünyası izlemeye güç ve zaman yettirmeyecek kadar hareketli. İçlerinden üç tanesini seçtim. Bir de yerli polisiye var...

    8- Yıldızların aşkı
    (23/03/2007)
    Edebiyatla ilgisi 1950'li yıllarda başlasa da, ilk romanını yazmak için neredeyse yarım asır beklemişti Yiğit Okur. Hulki Bey ve Arkadaşları (2000) yayımlandığında 65 yaşındaydı.

    9- En zoru Çingene olmak
    (16/03/2007)
    "Bu bir Çingene'nin öyküsü; ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene'nin..." cümlesiyle başlayan Ağlayan Dağ Susan Nehir'de, Çingenelerin dünyasına bakıyor Ayşegül Devecioğlu. 'Bakıyor' kelimesini özellikle vurguluyorum.

    10- Cevdet Kudret'i hatırlarken
    (09/03/2007)
    Neredeyse bütün bir Cumhuriyet tarihinin canlı tanığı olan Cevdet Kudret'i, bu tanıklıklara dayanan romanlarının yeniden basımı sayesinde anma fırsatı buluyoruz.

    11- Çok gecikmiş bir intikam
    (02/03/2007)
    Ortaçağın önemli kentlerinden, zengin bir tarihsel ve kültürel miras barındıran Urbino'nun varlığını bilmeyenler, Gitmeyecekler İçin Urbino isminin ne anlama geldiğini merak etmişlerdir.

    12- Zaman zaman içinde
    (16/02/2007)
    Ali Teoman, 2002 yılında yayımlanan ilk romanı Uykuda Çocuk Ölümleri'nde labirentlerle dolu dev bir şirkette geçen, mekânın İstanbul, zamanın bilinmez olduğu 440 sayfalık uzun bir hikâye anlatmıştı. Üçüncü romanı Karadelik Güncesi'nde mekân yine İstanbul, zamanlar yine iç içe geçmiş ve Teoman yine anlatmanın şehvetine bırakmış kendisini.

    13- Sandıktan çıkan romanlar
    (09/02/2007)
    'Tefrika' kelimesi nicedir kullanılmaz oldu. Kimilerinde tıpkı radyo tiyatroları gibi nostaljik duygular uyandırıyor belki, ama kelimenin gündelik hayatta bir karşılığı yok artık.

    14- Milliyetçilik; bir aile fotoğrafı
    (02/02/2007)
    'Biz'e ve 'ötekiler'e dair 'bilgiler' ulus devlet kurulurken ya da milliyetçiliğin yükseldiği dönemlerde ideolojik aygıtlarca okullar, romanlar ve medya aracılığıyla, kitlelerde siyasi bir bilince dönüştürülmüş ve...

    15- Klasik de var ilk kitap da
    (26/01/2007)
    Polisiye yayıncılığı 2007 yılına hızlı başladı. Kitap seçimleri de yerinde. Mesela polisiye edebiyatın klasiklerinden G. K. Chesterton'ın Bay Perşembe'si; 1995 yılında Milliyet Yayınları'nın...

    16- Bir yazar doğuyor
    (19/01/2007)
    Eugen Bertolt Friedrich Brecht, Marksist şair, oyun yazarı, eleştirmen, tiyatro yönetmeni ve kuramcı... Sadece yazdığı eserlerle değil, sosyalist sanatla ilgili teorik çalışmaları ve...

    17- Ayla Kutlu romanı
    (12/01/2007)
    Edebiyat hayatına 1976-1977 yıllarında Aygen Berel müstearını kullandığı hikâyeleriyle başlayan Ayla Kutlu, 1979'da yayımlanan ilk romanı Kaçış'ı da 1977'de tamamlamıştı.

    18- Shakespeare Marksist miydi?
    (05/01/2007)
    Marx'tan çok önce yaşayan Shakespeare elbette Marksist değildi. Sanatıyla yoksulların sözcülüğüne soyunmamıştı. Hatta siyasi açıdan muhalif bile sayılmazdı.

    19- KAPAK
    (29/12/2006)
    Her Nobel arifesinde edebiyat ödülü için adı geçen Mario Vargas Llosa'nın, 1963 yılında başlayan yazarlık kariyeri gerçekten de çok parlak. Türkçede Kent ve Köpekler, Üveyanneye Övgü, Yeşil Ev, Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu, Julia Teyze, Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?

    20- Hatırda kalanlar
    (22/12/2006)
    21. yüzyıl roman çağı oldu Türkiye'de. Her yıl bir rekorla kapanıyor; 2000 yılında 132, 2001'de 139, 2002'de 207, 2003'te 214, 2004'te 303, 2005'te 331 ve nihayet 2006'da tam 364 roman...

    Aile Hekimliği

    30/5/2007 · Kategori: Inceleme

    10/05/2007
    Aile Hekimliği 1

    Hazırlayan: Ozan Sürücü
    Aile Hekimliği ne getirip ne götürüyor?
    Sağlıkta Dönüşüm Projesi’nin GSS ile birlikte önemli ayaklarından birini oluşturan Aile Hekimliği uygulaması, Düzce’de 1,5 yaşına girdi. Büyük tartışmalara yol açan projeye Düzce’nin ardından, 10 il daha eklendi ve hazırlıklar tüm hızı ile sürüyor. Son eklenen 11 il ile birlikte aile hekimliği uygulamasının 22 ilde toplam 16 milyon nüfusa ulaştırılması hedefleniyor.
    Sağlık Bakanlığı yetkilileri Aile Hekimliği sisteminin uygulanmaya başlaması ile birlikte her şeyin çok güzel olacağını, hastane kapılarındaki kuyrukların biteceğini, halkın daha iyi hizmet alacağını ve birinci basamak sağlık hizmetinin tamamen ücretsiz olacağını iddia ederken, Türk Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütleri ve sendikalar ise bunun tam tersinin olacağını söylüyor.
    Sistemde şimdiye kadar pilot il ilan edilen ve hazırlıklarına başlanan kentlerin içerisinde en çok dikkat çekeni İzmir. Türkiye’nin üçüncü büyük kenti olan İzmir 3,5 milyonluk nüfusu ile şimdiye kadar pilot il seçilen en kalabalık kent. İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ise hummalı bir çalışma içerisinde. Hazırlıklar kapsamında Aile Sağlığı Merkezi’ne dönüştürülecek 93 sağlık ocağı tadilattan geçirildi, binlerce afiş ve broşür dağıtıldı. ‘Aile fotoğrafınızda hekiminize de yer açın’ ve ‘İzmir Aile hekimliğine kavuşuyor’ sloganları ile yola çıkan İl Sağlık Müdürlüğü uygulama ile ilgili hayli iddialı. Sistem uygulamaya geçmeden sağlık müdürlüğünün ilk icraatı 47 olan aile sağlığı merkezlerinin sayısını 36’ya düşürmek oldu.
    Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Üyesi ve Pratisyen Hekimlik Derneği Genel Sekreteri Erkan Kapaklı; “DB ve IMF’nin programını hiç kimse bize ‘Ben birinci basamakta hizmet örgütlüyorum’ diye yutturmaya çalışmasın’ diyerek yetkililerin açıklamalarına tepki gösterirken, aile hekimliğiyle ilgili sorularımızı şöyle yanıtladı:

    Aile Hekimliği sistemi nedir?
    Kimi ülkelerin adına Aile Hekimliği, kimilerinin ise genel pratisyenlik dediği birinci basamaktaki hekimi tarif eden, bir tıp disiplinidir. Bizde yapılan hile, aldatmaca aslında. IMF, “Sağlığı kamudan finanse etmeyeceksin. Özelleştireceksin. Hak olmaktan çıkartacaksın, satacaksın” diyor. Şu an da bizim iktidarımız Avrupa’daki ile IMF’nin dediklerini karıştırıyor, ortaya bir hilkat garibesi çıkartıyor ve adına da Aile Hekimliği Sistemi diyor. DB ve IMF’nin programını hiç kimse bize “Ben birinci basamakta hizmet örgütlüyorum” diye yutturmaya çalışmasın.

    Pilot illerde durum nasıl?
    Birinci basamak koruyucu sağlık hizmeti diyorsan bir defa sevk sistemin olacak. Sağlık Bakanlığı sevk sistemini resmi gazetede yayınlayarak kaldırdı. Yasada “Aile hekimliği Genel Sağlık Sigortası’ndan finanse edilir” diyor, GSS uygulamada yok. O yüzden pratikte uygulanan şey aslında bakanlığın kendi tarif ettiği aile hekimliği değil.
    Biz yıllardır söylüyoruz, bu ülkeye yeterince sağlık ocağı, yeterince pratisyen hekim, yeterince ebe hemşire kazandır, sağlık ocakları bu ülkenin bütün sağlık sorunlarını çözer. İlk dokuz ilde toplam üç milyonluk bir nüfustan bahsediliyor. Aralık ayı itibarıyla 5 yüz bin kişinin aile hekimi yok. Kırsal kesimlerin kadroları boş kaldı çünkü. Yani sağlık hizmetine ulaşmada zaten eşitsizlik yaşayan iller yine bu hizmetten yoksun kalıyor.

    Sağlık ocaklarının kapatılmayacağı söyleniyor…
    Bir defa aile hekimliği bir sağlık hizmeti sunumu değil. Aile hekimliği, birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin açık adı. Sağlık ocağı adı altında görevleri tarif edilmiş bir binanın odaları hekimlere kira karşılığı veriliyor. Bunun adı sağlık ocaklarının kapatılması değil de nedir?
    Aile hekimliğini seçen arkadaşlarımıza masraflarıyla birlikte 4 bin YTL gibi bir para verilecek. Aile hekimliği sistemi uygulanmıyor. Emekli Sandığı, Bağ-Kur gibi kurumların ve vatandaşın cebinden hiçbir para çıkmıyor. Nasıl finanse edildiği belli olmayan bir sistem uygulanıyor.

    Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının iş güvencesi ne olacak?
    Bütün Türkiye’nin aile hekimliğine geçtiğini varsayalım. Geri dönmek isteyen hekim arkadaşımız nereye dönecek? Sağlık ocakları kapanmış. Toplum sağlığı merkezlerine diyorlar, buralar oyuncak mı? ‘İstemezlerse toplum sağlığı merkezine geri dönerler’ sözü bile kendilerinin bu merkezleri ciddiye almadığını gösterir.

    Pratisyen Hekimler kimliklerini bulacak deniyor…
    Pratisyen hekimler, aşılama ve bulaşıcı hastalıkları engelleme çalışmaları nedeniyle kendileriyle gurur duyuyor. Pratisyen hekimlerin yeterince saygı görmediklerini iddia edenler, ‘Pratisyen hekimin yazdığı ilacı ödemem’ diyerek hakaret ediyorlar zaten. Pratisyen hekimler kimliksiz diyenler önce kendi kimliklerini sorgulamalıdır.

    Aile Hekimliği tamamen ücretsiz mi olacak?
    Aile Hekimliği Pilot Bölge Yasası çok açık. “Aile hekimliği GSS’den finanse edilir” diyor. Adı üzerinde sigorta. Sigorta pirim alır. Aldığı pirim üzerinden de hizmet sunar. GSS çok net bir şekilde, ‘Arka arkaya üç primini ödemeyene hizmet sunmam’ diyor. Bunun en basit şekliyle telaffuzu, “Paran yoksa hizmet alamazsın”. Bu ülkede milyonlarca insan prim ödeyemeyecek durumda. “Biz ödeme gücü olmayanların primini öderiz” diyor hükümet. “Asgari ücretin üçte birini kazanıyorsa ödeme gücü vardır” diyorlar. Asgari ücret 403 YTL. Yani 127 YTL kazanıyorsan 64 YTL prim ödeyeceksin.
    YARIN: Reklamlar bitince kaosu göreceğiz


    Aile hekimliği 14 Mayıs’ta başlıyor

    Hekimlerin, sağlık çalışanlarının ve halkın yoğun karşı çıkışına rağmen Sağlık Bakanlığı’nın uygulamaktan vazgeçmediği aile hekimliği projesi İzmir’de başlıyor. Sağlıkta Dönüşüm Projesinin en önemli adımlarından biri olan sisteme karşı en büyük direnci gösteren Türk Tabipler Birliği, Pratisyen Hekimlik Derneği ve Türk Hemşireler Derneği ise izleme komisyonları kurarak aile hekimliği uygulamasını adım adım takip edecek.
    Özkan: “Aynı binada daha kaliteli hizmet üretilecek”
    Öte yandan İzmir İl Sağlık Müdürü Mehmet Özkan, düzenlediği basın toplantısında İzmir’de aile hekimliği sisteminin 14 Mayıs’ta başlayacağını ilan ederek, bütün hazırlıkların tamamlandığını belirtti. 2006 yılının Şubat ayında İzmir’in pilot il ilan edilmesinin ardından 8 saha koordinatörü ile birlikte sürekli alt yapı sistemini oluşturmaya çalıştıklarını söyleyen Özkan, sağlık ocaklarının kapatılmayacağını, sadece tabelalarının değişeceğini, aynı binalarda daha kaliteli hizmet sunulacağını iddia etti.
    İl Sağlık Müdürlüğü binasında düzenlenen basın toplantısında konuşan Özkan ile hekimliği sistemini kabul etmeyen pratisyen hekimlerin ise işyeri hekimliğinden kazandıkları paradan vazgeçmemek için aile hekimliğine başvurmadıklarını iddia etti. İddia edildiği gibi görevlendirmelerde adaletsizlik olmadığını kaydeden Özkan, bütün görevlendirmelerin hizmet puanlarına göre yapıldığını, bu puanların ise çok adil ve titiz bir çalışma sonucu çıkartıldığını öne sürdü. İzmir halkının yüzde 28’inin sosyal güvenceden yoksun olarak yaşadığını söyleyen Özkan, sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık hizmetlerinden yararlanmasını ise hastalığın teşhisine kadar olan dönem ile sınırlı tuttu. Özkan, 2. ve 3. basamak sağlık hizmetlerinden yararlanamayacağını söylediği vatandaşların ilaçlarının da karşılanmayacağını belirtti. (İzmir/EVRENSEL, 10/05/2007)

     

    11/05/2007
    Aile Hekimliği - 2
    Hazırlayan: Ozan Sürücü
    ‘Reklamlar bitince kaosu göreceğiz’
    Aile hekimliği hakkında görüştüğümüz İzmir Tabip Odası Başkanı Suat Kaptaner de yetkililerin açıklamalarının karşısında görüş belirtiyor. Sistem uygulamaya başlandığında, halkın büyük çoğunluğunun sağlık hizmeti alamayacağına vurgu yapan Kaptaner, “Şu an reklamlar yapılıyor, reklamlar bitince kaosu göreceğiz” dedi.
    Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Zuhal Bahar ise halkın, sağlıkta özelleştirmenin asıl mağduru olacağını söylüyor. Sağlık hizmetinin her aşamasında ‘katkı payı’ alınacağına dikkat çeken Bahar, birçok hastalığın da kapsam dışında tutulacağına vurgu yaptı.
    Aile hekimliği hakkında görüştüğümüz İzmir Tabip Odası Başkanı Suat Kaptaner, sorularımızı yanıtladı.

    Kimler aile hekimi olabiliyor?
    Aile hekimliği kavramı, aslında bu projede çarpıtılmış durumda. Çünkü kimin aile hekimi olduğu belli değil. Tıp fakültelerini bitirerek aile hekimliği kürsülerinde üç yıllık uzmanlık eğitimini yapmış aile hekimliği uzmanları var, İl Sağlık Müdürlüğü’nün uyguladığı sistem var bir de. Bu eğitimleri alanların içinde, birinci basamak sağlık kurumlarında çalışan pratisyen hekimlerin dışında, kadın doğum uzmanları, göz hastalıkları uzmanları ve KBB uzmanları var. Emekli profesörlerin bile bu eğitimlere katıldığı ve sertifika aldıkları söyleniyor. Dolayısıyla şu an Türkiye’de dört tip aile hekimi ortaya çıkmış oluyor. Sağlıkta Dönüşüm Projesi, gerçekten de bir dönüşüm projesi. Sağlık hizmetinin kamu hizmeti olmaktan çıkartılarak bireysel olarak verilen özel bir hizmet haline dönüştürülmesi projesidir.

    Sürekli tebliğler yayınlanıyor…
    Buna gerekçe olarak “Bu zaten pilot projedir. Uygulandıkça ortaya çıkan sorunlar görülüyor ve düzeltilmesi için yeni tebliğler yayınlanıyor” diyorlar. Ama pilot projenin uygulanma amacı, sadece hekimleri ikna etmeye yönelik. Kanun ve yönetmeliklerde yazılı hiçbir şey şu anda uygulanmıyor. Aşılama yapılamıyor, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının emekli sandığı ödemelerini devlet, ödemeye devam ediyor. Asıl, reklamlar bittiğinde göreceğiz aile hekimliği uygulamasında nasıl bir kaos yaşanacağını.

    Sistem devreye girdiğinde kimler hizmet alamayacak?
    Aslında bu işin en önemli kısmı, aile hekimliğinin finansmanın nereden sağlanacağı. Çünkü GSS’nin de uygulamaya başlanmasının ardından aile hekimlerinde sadece, primini ödemiş hastaların muayene olmasına izin verilecek. Pilot illerde bu da uygulanmıyor. Örneğin Bağ-Kur’luların pirim ödeme oranı yüzde 40; yüzde 60’ı ödemiyor. DB’nin Türkiye temsilcisinin verdiği rakamlara göre, çalışan nüfusun yüzde 50’si kayıt dışı. Yani bu sistemde çalışan nüfusun yarısı sağlık hizmetinden yoksun!

    Ne gibi sorunlar yaşanacak?
    Aşılama oranlarının Düzce’de yüzde 98 olduğunu söylüyorlar. Burada bilgi çarpıtması var. Aile hekimine 100 hasta geldiyse, bunun 98’i aşılandı, diyorlar aslında. Hekimler sahayı dolaşamıyor ki. Düzce’de aşılanması gereken bebek sayısının kaç tanesi aşılanmış, diyerek yapacaksın hesabı. Doğrusu budur.
    Hekimler tehdit ediliyor. Denizli’de yaşananları örnek göstererek hekimlere gönderdikleri e-postalarda “İyi okuyun, size yanlış bilgi veriyorlar. Bir daha bunun geri dönüşü yok. Geleceğiniz kararabilir” diyorlar. Denizli örneğini vermek demek, “Ya aile hekimliğini kabul edin, ya da sizi Denizli’deki gibi başka yerlere sürerim” demektir.


    “Devlet ortadan kaldırılmaya çalışılıyor”
    Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Zuhal Bahar ise 1961 Anayasası’nda bulunan “Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşamasını sağlamakla yükümlüdür” maddesinin, 1982 Anayasası’nda değiştirildiğine dikkat çekerek şunları söyledi: “Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ile sağlık, bütün yurttaşlar için doğuştan kazanılmış bir hak olmaktan çıkmakta, sosyal devlet tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bireye yönelik hizmetlere ağırlık veren, koruyucu sağlık hizmetlerini yok eden aile hekimliği sistemi, işgücünü artırdığı gibi pahalı da bir sistemdir. Sağlıkta özelleştirmenin asıl mağduru olacak halk, “Herkese bir aile hekimi hizmet verecek”, “Sağlık hizmetleri tamamen ücretsiz olacak” denilerek kandırılıyor. Memur aylıkları GSS primi kesintisi nedeniyle yüzde 5 düşecek, prim ödemeyene sağlık hizmeti verilmeyecek, sağlık hizmetinin her aşamasında ‘katkı payı’ alınacak ve birçok hastalık, kapsam dışı tutulacak. Sistem, hemşireler açısından da kritik. Bu sistemle hemşirelere; profesyonel mesleği yok edip ‘eleman’ adı altında ne olduğu anlaşılmaz, görev ve sorumluluğu olmayan, hekim ne isterse yapan, kabul edilemez bir uygulama dayatılıyor.


    ‘Hiçbir şey bilmiyoruz’
    İğne yaptırmak için Bornova Mevlana Mahallesi’ndeki sağlık ocağında saatlerdir sırada bekleyen Metin Surav, sadece sağlık ocaklarının kapatılacağını duymuş; onu da sağlıkçıların dağıttığı bildirilerden... Otobüs durağında “İzmir aile hekimliğine kavuşuyor” yazılı afişler gördüğünü söyleyen 35 yaşındaki Surav, “Çok az şey biliyorum ama bizim için iyi olacağına hiç inanmıyorum” diyor. Sağlık Bakanlığı’nın, uygulayacağı bu proje ile ilgili halkı bilgilendirmediğini söyleyen Surav, “Zaten son dönemlerde bu sistem de çok karışık hale geldi. Sağlık ocağına, hastaneye gittiğimizde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Nereden sıra alınır, nerede muayene olunur belli değil” diyor. Bir fabrikada işçi olarak çalışan Surav, sigortalı olduğu için sağlık karnesi ile geldiğinde muayene için para vermediğini, fakat ilaç parasının yüzde 20’sini vereceğini söylüyor.

    ‘Hiç prim yatırmadım’
    Çocuğunun elinden tutarak sağlık ocağı önünde bekleyen 30 yaşındaki Gazi Kaplan ile konuşmaya başlıyoruz. Mevlana Mahallesi’nde esnaf olan Kaplan, aile hekimliği hakkında hiçbir şey duymadığını söylüyor. Kaplan hemen; “Nasıl olacak peki? Doktor sağlık ocağını kapatıp evimize mi gelecek” diye soruyor. Sağlık ocağının bulunduğu binanın odalarının hekimlere kiralanacağını söylediğimizde ise “Öyle şey mi olur? Devletin sağlık ocağı kiraya mı verilir” diye soruyor. 7 yıldır esnaf olduğunu ve bir gün bile Bağ-Kur primini yatıramadığını söyleyen Kaplan, “Kazandığımız para boğazımıza zor yetiyor. Sigorta primini düşünemiyoruz bile” diyor.

    ‘Halka hiçbir şey sorulmuyor’
    Sağlık ocağına çocuğunun tedavisi için gelen Salime Öksüz de aile hekimliğini hiç duymayanlardan. “Milletvekillerinin söylediği hiçbir şeye inanmayacaksın, onlar parasız olacak diyorsa paralı olur.” diyen Öksüz, hiçbir şeyin halka sorulmamasından yakınıyor. Öksüz, “Sağlık ocağımızdaki doktorlarımızdan çok memnunuz. Yıllardır buradalar. Bazı aksaklıklar giderilse daha iyi olur” diyor.
    Aile hekimliği sistemini televizyondan duyduğunu söyleyen ev hanımı Pınar Ateş ise sağlık ocaklarında çok sıra beklemekten ve doktor azlığından şikayetçi. Aile hekimliği sisteminin iyi mi kötü mü olduğunun uygulandıktan sonra görüleceğini söyleyen Ateş, “Zaten bize bir şey sormuyorlar ki. Şimdi bize gelip ‘Sağlık ocaklarından memnun musunuz’ diye sordular mı? Sorsalardı zaten, eksikleri giderirlerdi” diyor.

     

    Evrensel Gazetesi, 11/05/2007

    BİTTİ

    Çelik: Atatürk Bir Filozof Değil

    24/5/2007 · Kategori: Inceleme

    Çelik: Atatürk bir filozof değil
    Bakan Çelik'in "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" kitabı çok tartışılacak.Çelik bu kitabında Atatürk'ün bir filozof olmadığını öne sürdü. İşte ayrıntılar..
    22 Mayıs 2007 Salı 16:15
     

     

     

     

     

    "Atatürk bir asker ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, "altı ok" artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile tartışılır olmuştur. Atatürk büstlerinin önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın adı nedir allah aşkına?"

    Cumhuriyet mitinglerini, "3-5 slogan ezberleyip meydana çıkıp ulusalcılıktan ve milliyetçilikten söz etmek kesinlikle samimi değil" sözleriyle eleştiren Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 'in, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar" adlı kitabı, gerçek zihniyetini ortaya koyuyor. "İngiltere'de Churchillcilik yok, Türkiye'de Atatürkçülük var" diyen Çelik, kitabında askeri darbelerin kaynağının Atatürkçülük olduğunu savunuyor.

    Çelik, Ufuk Kitapları'ndan çıkan ve ilk baskısı Eylül 2002'de yapılan kitabında, çeşitli yerlerde yayımlanmış makalelerine yer veriyor. Çelik, makalelerinde şu görüşleri dile getiriyor:

    Amerika'da Washingtoncılık, İngiltere'de Churchillcilik, Fransa'da De Gaullecülük, Hindistan'da Gandicilik ve Pakistan'da Cinnahcılık diye bir şey yoktur, ancak Türkiye'de üstelik resmi ideoloji haline getirilmiş Atatürkçülük diye bir şey vardır.

    Atatürk bir asker ve devlet adamı idi. O, ne bir filozof ne de bir müçtehit idi. Onun altı okta topladığı prensiplerin hiçbiri kendi icadı değildi. Kaldı ki, "altı ok" artık onu kendine amblem yapmış partilerin mensuplarınca bile tartışılır olmuştur. Çizginin üstünde olan her devlet başkanının kendinden sonra bir "-cılık" bıraktığını veya birilerinin onlar adına birer icat ettiğini bir an düşünelim. Bu işin sonu nereye varır?

    Bütün dünyada, milli lider olarak kabul edilmiş kimselerin değil, bizimki gibi binlerce, yüz binlerce büstüne, belki onlarcasına bile rastlanmaz.

    Çocukluğumda dümeni kırık, pusulasız, sisten yararlanarak İngiliz zırhlılarını atlatacak kadar da becerikli olan Bandırma Vapuru'nda, kaptanla baş başa soğuktan titreyen bir Mustafa Kemal düşünürdüm. Çünkü bana böyle anlatılmıştı. Gemideki diğer kurmay heyetinin varlığından bile söz edilmemişti.

    Kimsenin küçümseme gibi bir küçüklüğü gösteremeyeceği, bitmiş tükenmiş bir milletin şahlanışı olan Milli Mücadele'de "Atatürk yedi düveli denize döktü" d iye körpe beyinlere telkinde bulunursanız ve günün birinde işgalcilere karşı vatanperverlik örnekleri veren Şahin 'ler , Sütçü İmam 'lar takdir edilmekle beraber İngilizlerin, Fransızların ve İtalyanların hiç de öyle ordularla, silah zoruyla çıkarılmadıkları öğrenildiği zaman, tarih kitaplarında anlatılan Milli Mücadele şaibe altına girmez mi?

    Atatürk'ü her türlü beşerüstü vasıftan arındırarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Onu sevapları ve günahlarıyla, her türlü art niyet ve karalamanın dışında ele almak aklın gereğidir.

    Atatürkçü Düşünce Derneği Kadıköy Şubesi, Cumhuriyet Bayramı (2000) dolayısıyla 24 saat kesintisiz Nutuk okuttu. Sabah gazetesi yazarı Can Ataklı , Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Dairesi'nde Yavuz Sultan Selim 'den beri kesintisiz Kuranıkerim okunmasına bir çeşit nazire olarak yapılan bu faaliyeti kınayan yazılar yazdı. Ataklı haklı olarak, "Nutuk Kuran değil, Atatürkçülük de din değildir" dedi.

    Atatürk büstlerinin önünde esas duruşa geçip saygı duruşunda bulunurken, özel defterlere yazdığımız yazılarda neredeyse onun ruhaniyetinden istimdat ederken bizim yaptığımızın adı nedir allah aşkına? Halk ne yaparsa cehaletinin gereğidir, ama biz ne yaparsak ayn-ı hikmettir, öyle mi?

    "ATATÜRKÇÜLÜK ASKERİ DARBELERİN İLHAM KAYNAĞI"
    Dünyanın hiçbir yerinde ülkesini kurtarmış bir liderin öldükten sonra kanunla korumaya muhtaç hale getirildiği görülmemiştir.

    Hele son yıllarda Atatürkçülük askeri darbelerin ilham kaynağı ve ideolojisi olunca büsbütün fikri ve kültürel zeminden uzaklaşıp dogmatik ve ideolojik bir mecraya sürüklenmiştir. Hatta Türkiye'nin itilmek istendiği laik-antilaik kamplaşmasında muharrik güç olarak Atatürkçülüğün kullanılması tesadüfi değildir. Türkiye'de iyi saatte olsunları çağırmayı düşünen insanların her defasında Atatürkçülüğü çıkış noktası yapmaları da düşündürücüdür.

    Atatürk'ü sevmek için geçmişi ayaklar altına almak zorunda olmadığımız gibi bu ülkede yaşayan herkesi ille de Atatürk'ü sevmek zorunda bırakmak gibi bir mecburiyetimiz de yoktur. Zorladığımız zaman o insanları takıyyeci ve ikiyüzlü yaparız. Tahran'da lokantasına kocaman bir Humeyni posteri asan Azeri Türkü'ne "Bunu buraya asmanız mecburi midir, siz Humeyni'yi sevdiğiniz için mi astınız" sorusunu sorduğumda, sağa sola bakıp kimsenin duymadığından emin olduktan sonra hafif bir sesle: "Ağa! Mecburi değil, men Humeyni'yi hiç sevmirem, ama bizim menfeetimiz için eyi olar" cevabını verdi.
    1990'lı yıllardan itibaren komünizm korkunç olmaktan çıktı. Korku mönümüze yeni bir şey ilave edildi: İslami fundamentalizm. Bunun bizdeki adı, 200 yıldan beri "irtica" idi. Bu sefer irticadan, sarıktan, sakaldan, cüppeden, takkeden, başörtüsünden korkmaya başladık.

    Genç kızlarımızın sadece başlarını kapattıkları için eğitim haklarından mahrum edilmeleriyse kendi başına bir dramdır.

    Çok partili hayata geçişimiz, İsmet Paşa 'nın isteyerek, iradesiyle kabul ettiği bir şey değil; istemeden katlandığı bir sonuçtu. NATO'ya girmemiz gerekiyordu ve bunun için ülkede göstermelik de olsa demokratik bir görünüm olması kaçınılmazdı.

     

    Kaynak: http://www.haberte.com

    Yaşamda ve yargıda devrimci duruş: Halit Çelenk

    31/3/2007 · Kategori: Inceleme

    Yaşamda ve yargıda devrimci duruş: Halit Çelenk

    Bir hukuk meşalesi

    83 yıllık bir adalet kavgası... Darbe mahkemelerinde, infaz törenlerinde, işkence hücrelerinde ağarmış saçlar... Anayasasını her daim ilkyardım çantasında, haklının kazanacağına dair inancını yüreğinde taşıyan bir hukuk adamının yüz ağartan yaşamı...


    Bir kitap var masamda... Adı: "Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş: Halit Çelenk." Rona Aybay ve Ümit Altaş hazırlamış.
    Çınar Yayınları'nın, TÜYAP'ın desteğiyle hazırladığı bir saygı kitabı bu... İbretlik bir vefa örneği...
    70'e yakın yazar 83 yaşına basan Halit Çelenk'i yazmış; onun devrimci mücadelesinin tahtına güzelim çelenkler bırakmış.
    Kitapta bir fotoğraf var: Ören'de çekilmiş; 1990'ların ortaları olmalı...
    Sunar Sitesi'nde öğle yemeği... En başta Halit Çelenk...
    Karşısında eşi Şekibe Çelenk...
    Talip-Halise Apaydın... Sıdıka Su... Ayten Baştürk...
    Fakir Baykurt... Ufuk Uras... Ben...
    Edebiyatın siyasete sarmalandığı sıcacık bir dostlar sofrası...
    Bu sofralarda ve hele "Halit abi" ile "Şekibe abla"nın Beşevler'deki evinde demlenenler, kitabın başlığına yerleşen o "duruş"un ne mene bir şey olduğunu bilirler.
    Her askeri darbenin mağdurlarına, haksızlığa uğramışlara, zulüm karşısında adalet arayanlara sığınak olmuştur o mütevazı ev; gün gelmiş suçsuz yere aranan üniversiteli gençleri saklamış, gün gelmiş işkence görenlerin yarasını sarmış, savunmalarını yazmış, sohbetlerde ufkunu açmıştır.
    Halit Çelenk "Haksızlığa uğrayanların, hak bekleyenlerin, duruma ve yerine göre arkadaşı, kardeşi, ağabeyi, babası" olmuştur. Bu tanımı yapan Mümtaz Soysal şöyle devam ediyor:
    "12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde olanları yaşamamış olanlar, avukat 'görüş'lerinde hücre penceresinin gerisinden yalnız diliyle değil, bakışlarıyla, gözlerinden eksilmeyen iyimser ifadesiyle konuşan o yüzün, içeridekiler için ne anlama geldiğini asla bilemezler. Sayın Çelenk, o karanlık günlerde, hep dıştan içeriye vuran aydınlık olmuştur."

    Bir meşale
    Kitap, sadece adalete ömrünü vermiş bir avukatın hukuksuzluğa karşı yılmaz mücadelesini değil, Türkiye'nin zulüm tarihini de anlatıyor.
    O karanlık tarihin son 60 yılının hemen her sayfasına, bir meşale gibi ışığı vurmuş Çelenk'in...
    Daha üniversite yıllarında Tan gazetesinde Serteller'le tanışmış, çalışmış. Çok partili demokrasinin 40'lardaki açılış sayfalarında, Tan matbaası baskınına tanıklık etmiş.
    Antikomünist cadı avının yaygınlaştığı 1950'lerde Samsun'da hukuk mücadelesi vermiş.
    60'larda Türkiye İşçi Partisi saflarına girmiş.
    15-16 Haziran olaylarında DİSK'in ve Kemal Türkler'in avukatı...
    ODTÜ'de Amerikan Büyükelçisi Commer'in arabasının yakılma eyleminde eylemci gençlerin savunmanı...
    Çelenk'in evini bilenler bilir; salonun başköşesinde siyah-beyaz bir fotoğraf çerçevelidir.
    Bir mahkeme salonunda sol yumrukları havada, siyah takım elbiseli, güler yüzlü genç adamlar... Yusuf Aslan, Taylan Özgür, İrfan Uçar gibi dönemin gençlik liderlerinin imzalayıp Çelenk'e armağan ettiği fotoğrafın altında şu not var:
    "Alnımız açık, inancımız tamdır. Uğraşımız her gün daha da güçlenecektir. Bundan böyle tüm zaferler bağımsızlıktan yana olanlarındır".

    Demokrasinin ilkyardım çantası
    Ofiste bir çantası her an hazır bekliyor Halit Çelenk'in...
    Türkiye demokrasisinin "ilkyardım çantası"...
    İçinde bir anayasa var; bir usul, bir de ceza yasası...
    Başı derde giren, hemen ona haber uçuruyor; o da çantayı kaptığı gibi yardıma koşuyor.
    Kartal Cezaevi'nde Mahir Çayan'ın, Cihan Alptekin'in, Malatya Cezaevi'nde Teslim Töre'nin, Kayseri'de Deniz Gezmiş'lerin imdadına yetişmiş o çanta...
    Gün gelmiş, izini sürdüğü müvekkilleri listesine kızı Serpil, damadı Kaya da dahil olmuş.
    Gün gelmiş, Barış Derneği davasında olduğu gibi, avukat olarak girdiği duruşmada sanık koltuğuna oturmuş.
    Mamak'ta dövülerek katledilen İlhan Erdost'un kanlı paltosunu teslim almak, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarına tanık olmak zorunda kalmış.

    83'lük delikanlı
    Bunca yıldan, onca yoldan sonra şimdi 83 yaşında hâlâ dipdiri bir bilinçle, bastonuna dayanarak gidiyor 1 Mayıs meydanlarına...
    Kıvançla dinliyor yapılan konuşmaları...
    Solun birlik içinde olamamasının, bu dağınıklığın adaletsiz düzene süreklilik kazandırmasının acısını hissediyor.
    Ama şair Fikret'e katılıyor:
    "Her gecenin bir gündüzü vardır. Er geç karanlıklar aydınlanacaktır."
    Bugünlerde mahkeme önlerinde linç provokatörlüğü yapan avukatları görenler, ibretle okumalı Çelenk'in mücadelesini...
    Bunca hukuksuzluk karşısında yine de azimle hukukun ipine asılıyorsak, Çelenk gibilerin saçtığı adalet ışığı sayesindedir. 

    KIZINA MEKTUP

    "Dostluğumuz sürecek"
    "Kızım Serpil,
    Seni son gördüğümde demir parmaklıklar arkasında dalında bir zerdali gibiydin. Bir zerdali gibi tabiattan bir parça. Günahsız, yurdunu ve insanları karşılıksız sevdiği için suçlu, ama suçsuzluğuna inandığı için kuşkusuz ve rahat. (...)
    Sana bu satırları bir Karadeniz kıyı kasabasından yazıyorum. Mesafelerin duyguları etkilemekte ne kadar aciz kaldığını bir kez daha görüyorum. Bunları okuyanlar, bir aşk mektubu okuduklarını sanacaklar ve belki de hayret edecekler. Hayret, karanlıktan gelir. Baba ile evladın dost olması, kan ilişkisine bir başka 'insanlık' katar. Sadece kan ilişkisinin gerçek bir değeri olmadığını padişahlar, imparatorlar ve genellikle politikacılar, evlatlarını, kardeşlerini öldürerek ispatladılar. Ama gerçek dostların birbirine ihanet ettiklerini tarih yazmadı. Sen Serpil oldukça, kan ilişkisinin ötesinde arkadaşlığımız, dostluğumuz kesintisiz sürecek. Buna engel olabilecek bir güç düşünemiyorum."
    (Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu / 27.8.1972)


    EŞİ ŞEKİBE ÇELENK

    "Yarin yanağından gayrı..."
    "Halit ile neredeyse yarım yüzyıla varan bir yaşamı ve bir inancın kavgasını paylaştık ve paylaşmaya devam ediyoruz. Bu uzun öyküyü birkaç sayfaya sığdırmak oldukça zor. Bu nedenle bazı satır başlarıyla özetlemeye çalışacağım.
    Öğrencilik günlerimizde sevgimizi, ders notlarımızı, maddi sıkıntılarımızı paylaştık. Evlilik yıllarıyla birlikte evlat ve torun sevgisini ve kavgayla inancı paylaştık. O günlerden bugüne dek sürdürmeye çalıştığımız sosyalizm mücadelesinde Türkiye İşçi Partisi'nde ve sendikalarda birlikte çalıştık. 12 Mart ve 12 Eylül askeri cunta dönemlerinde, hem Türkiye'nin hem ailemizin üzerine çöken o karanlık yıllarda birbirimize omuz verdik. En az kendi çocuklarımız kadar sevdiğimiz gençleri birer birer kaybetmenin acısına dayanmak, buna rağmen ayakta kalarak kavgayı sürdürmeye çabalamak, hapishanelere avukatlığın yanı sıra yüreğimizi de taşımaya çalışmak... Ancak fikir ve inanç birlikteliğiyle başarılabilirdi bunlar.
    Evlilikte sevgiyi ve inancı beraber yaşamak gibi çoğu kişinin tatmadığı bir ayrıcalığımız oldu. Bedenlerimiz yaşlandı ama 'yarin yanağından gayrı' her şeyin ortak olacağı günlere dair inancımız, gençlik günlerimizdeki kadar taze ve sağlam.
    Zor ama dolu dolu yaşadık bunca yılı.
    Darısı genç kuşakların başına..."


    Deniz'e darağacında işkence

    "Deniz, Hüseyin ve Yusuf, kişilik sahibi, inançlı, yürekli insanlardı. İçerde, infaz esnasında yapacakları konuşmayı hazırlamışlar ve infazı kendileri yapma kararı almışlardı.
    Deniz sehpa altındaki masanın üzerine çıktı. Boynuna ipi taktılar. Elleri arkadan bağlıydı. İnfazı kendisi yapmak için ayağının altındaki tabureyi tekmeledi. Tabure düştü. Düştü ama Deniz'in boyu uzun olduğu için ayakları masaya dayandı. Bu durumda infaz yapılamıyordu. Savcı yardımcısı cellada 'Masayı da çek' diye bağırdı. Cellat masayı da çekti. O zaman Deniz boşluğa düştü. (...)
    Deniz asılmıştı ve aradan 25 dakika geçmesine rağmen hâlâ nabzı atıyordu. Cellat geldi,
    '-Efendim, Deniz iri ve ağır. Biz ip kırılır diye çift ilmik yaptık. Çift ilmik yapınca sıkmıyor. Tek ip sıkıyor' dedi.
    Bu bir işkence idi. Tabii celladın bir kastı yok belki. O kendi kendine iyi niyetle öyle düşünmüş olabilir. Fakat ortada bir vaka var, bir işkence var. İşte bunun üzerine biz müdahale ettik."

     

    http://www.candundar.com.tr

    « Önceki :: Sonraki »