AİHM: İşten çıkarılmalar din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmiyor

4/6/2008 · Kategori: Yorum

Türban okuldan içeri giremedi

03 / 06 / 08

Okula başörtüsüyle gelen iki öğretmenin adil yargılanmadığına hükmeden AİHM kararı aynı davada türban konusunda alınan kararı da ortaya çıktardı: İşten çıkarılmalar din ve vicdan özgürlüğünü ihlal etmiyor

 

ANKARA - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine  aldığı bir "adil yargılama ihlali" kararı, mahkemenin 3 Nisan 2007'de Türkiye lehine yeni bir türban kararı aldığını ortaya çıkardı. Türbanla derse girdikleri için 2001 yılında görevden alınan ve Türkiye'deki idari yargı süreci aleyhlerine sonuçlanan İmam Hatip lisesi öğretmenleri Fatma Karaduman ve Sevil Tandoğan'ın başvurusunu "din ve vicdan özgürlüğü hakkı"nın ihlali yönünden reddeden AİHM, Danıştay Başsavcılığı'nın tebliğnameyi davacıya ulaştırmadığı gerekçesiyle ise Türkiye'yi "adil yargılama hakkı" bakımından haksız buldu. Mahkeme, davacıların tazminat talebini ise reddetti.

Fatma Karaduman ve Sevil Tandoğan adlı iki imam hatip lisesi öğretmeni türbanla derslere girdikleri için 14 Şubat 2001'de Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu tarafından görevden alınmış, Danıştay'da açtıkları davalar aleyhlerine sonuçlanınca da konuyu AİHM'e taşımışlardı.

 

Adil yargılama hakkı ihlal edildi

AİHM, Karaduman ve Tandoğan'ın davasını sonuçlandırırken Türkiye'nin "adil yargılama" hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Ancak davacıların tazminat talebi taleplerini geri çevirdi. AİHM'in ihlal kararının "Başsavcı tebliğnamesinin davacıya ulaştırılmaması" nedeniyle çıktığı belirtilirken, Türk yargısının bu eksiği nedeniyle çok sayıda davada benzer kararlar çıktığı öğrenildi. Dışişleri Bakanlığı'nın bu konudaki uyarısının ardından Yargıtay ve Danıştay'ın son dönemlerde tebliğname konusunda daha dikkatli davrandığı, bu düzelme nedeniyle de AİHM'in tazminata hükmetmediği vurgulandı.

 

Din ve vicdan özgürlüğü ihlali yok

AİHM'in dün açıklanan kararındaki "dava süreci" başlıklı bölümde ise daha ilginç bir ayrıntı öne çıktı. Buna göre, AİHM, 3 Nisan 2007'deki kararında Karaduman ve Tandoğan'ın başvurusunu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "düşünce, vicdan ve din özgürlüğü" başlıklı 9. maddesinin ihlali açısından reddetti. Kısmi kabul kararı alan mahkeme, yargılamanın "adil yargılama" başlıklı 6. madde doğrultusunda yapılmasını kararlaştırdı.

 

Şahin davası içtihat oldu

Kabul edilebilirlik aşamasında reddedildiği için Türkiye'de gündeme gelmeyen Karaduman ve Tandoğan davasının başka bir özelliği de AİHM'in daha önceki türban davası kararlarına atıfta bulunulması oldu. Mahkeme, türbanlı olduğu için üniversiteye gidemeyen ve konuyu AİHM'e taşıyan ilk isim olan Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin'in açtığı davada, yasağın iç hukuk sisteminin bir parçası olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin vicdan ve din özgürlüğü maddesinin ihlali olmadığını karara bağlamıştı.

AKP’nin Alevileri Yedekleme Planı ve Hızır Paşalar!

1/12/2007 · Kategori: Yorum

01/12/2007
EMEK DÜNYASI
İhsan Çaralan-caralan@evrensel.net
AKP’nin Alevileri yedekleme planı ve Hızır Paşalar!
AKP, seçim öncesinde başlattığı “Alevileri kazanma” girişimlerini derinleştirerek sürdürüyor.
Listesinden kimi Alevileri de milletvekili yapan AKP, şimdi onları da kullanarak, Alevilere yönelik olarak yeni bir kampanya başlatmış bulunuyor. Aslında AKP’nin Alevileri kazanmak için girişimleri yeni değil. 2002 seçiminden sonra da; “Alevileri ıslah ederek İslam’a kazandırmak” için girişimler yapmış; Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, bu konuda yeni bir “Alevilik tarifi” yaparak, Diyanet’te temsil edilmesi için çalıştıklarını söyleyerek bu konudaki girişimlerinin boyutlarını açıklamıştı. Ama, araya başka şeyler girip, Alevi cemaatinden de tepkiler gelince, işi “uyutmaya” almışlardı. Şimdi, 4-5 yıl önceki girişim, Alevi kökenli AKP’li milletvekilleri aracılığı ile yenilenmek isteniyor. Çünkü böylece Erdoğan ve AKP, “reformu” Alevi vekiller aracılığı ile başlatarak, Alevi kitlesinin politik olmayan ve olup bitenin arkasındaki amacı fark etmeyen kesimlerini kazanacağını hesaplıyorlar.
HIZIR PAŞALARIN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİR SALDIRI
Bu hesabın en azından başlangıç olarak çok yanlış bir hesap olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü, Aleviler içinde kimi “uyanık” kesimlerin daha şimdiden, bu girişimin mutlaka siyasi-ekonomik bir getirisinin olacağını görerek, bundan faydalanmak için harekete geçtikleri gözleniyor.
Seçimden sonraki Erdoğan’ın yeni gözdeleri içinde bir Alevi kökenli milletvekili de var: Reha Çamuroğlu! Çağdaş Hızır Paşa rolünü de Çamuroğlu’nun üslendiği anlaşılıyor.
Ancak AKP’nin son hamlesi aslında kökleri çok daha “derine” inecek bir hamle olarak görünüyor. Çünkü Çamuroğlu aracılığı ile dile getirilen “Alevileri ıslah etme” planına göre, “Alevilik İslam’ın içinde görülen bir inanç olarak yeniden tanımlanıp Diyanet İşleri’nde temsil edilecek. Dedelere ve ‘zakirler’e tıpkı imamlar gibi maaş bağlanacak.” Yani hükümet açıkça, Alevileri satın almak için kesenin ağzını açacak!
DEDELERE, ZAKİRLERE, ALEVİLERE AHLAKSIZ TEKLİF!
Bu ilk bakışta çok “demokratik” ve “laik” bir girişim gibi görünecektir. Çünkü, yıllardır yokmuş gibi görmezden gelinen Alevilik devlet indinde bir yere sahip olacaktır! AKP ve Erdoğan böylece, Aleviliği Sünnilik düzeyine “yükselttiğini” propaganda edecektir. Reha Çamuroğlu da daha şimdiden bunu söylüyor.
Açıktır ki bu teklif, kimi dedeler ve “zakirler” tarafından Alevilik onuru ve inanç adına reddedilse bile pek çoğu için de reddedilemeyecek kadar cazip bir tekliftir.
Onun içindir ve muhtemeldir ki, bugüne kadar Alevilik üstünden siyasi rant sağlayan CHP; “Bu cinlik neden bizim aklımıza gelmedi” diye dizlerini dövüyordur; ama yapacağı çok şey de yok bu saatten sonra. Çünkü; AKP gibi CHP’nin de laiklik, demokrasi gibi değerler umurunda değil; bu yüzden de muhtemeledir ki CHP, sadece rüşveti büyütecek, “devlet Alevilere şunu da versin bunu da versin” pazarlığına girişecektir.
Burada AKP’nin “şansı”, CHP’nin Aleviliği bütün cumhuriyet tarihi boyunca sömürmüş, onun üstünden gerçekten rant sağlamış olmasıdır. AKP’nin “şanssızlığı” ise Alevi emekçilerin, AKP ve temsil ettiği zihniyetin Alevlik hakkında ettikleri olumlu sözlerin tamamen siyaset gereği, Alevi kitleyi bölme amaçlı yapılan takiye olduğunun farkında olmasıdır.
AKP’NİN HAMLESİ DEVLETİN DAHA ÇOK DİNİN İÇİNE BATMASI HAMLESİDİR
Ve bu gazetenin ve bu köşenin okurları bilmektedir ki; bunun laisizmle bir ilgisi yoktur. Çünkü; Aleviliğin Sünniliğin “seviyesine” çıkarılarak devlet tarafından maaşa bağlanıp kutsanmasının laisizmle bir ilgisi olmadığı gibi, bu devletin dinin içine daha çok batması anlamına da gelmektedir.
Bir kere daha söyleyelim: Laisizmin devletin dinle ilişkisinin ne kadar geniş ve derin; başka bir söyleyişle nüfusun ne kadar din hizmetlerinin devlet tarafından finanse ediliyor olmasında değil, tersine devletin dinin tümüyle dışında olması, bütün din ve mezhepler karşısında eşit uzaklıkta olmasıdır. Bu yüzden de AKP’nin atağı devleti dinin içine daha çok sokmak ve laisizm sorununu iyice içinden çıkılmaz hale getirmenin atağı olarak görünmektedir.
BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ VURMAK
AKP’nin yaptıklarını, yapmak istediklerini “Aleviseverliği”ne vermemek gerekir. AKP burada son derece pragmatist bir biçimde davranmakta ve bir taşla birkaç kuş birden vurmayı amaçlamaktadır. Bu kuşlardan birincisi Alevilerdir ve bu hamleyle AKP, en azından Alevilerin bir bölümünü kazanacağını ummaktadır. Dahası böylece AKP’ye şeriatçı diyen CHP’nin elinden önemli bir silahı da alacaktır. Tabii geniş bir Alevi kitlesinin oylarını da! İkincisi bu hamleyle AKP; tarikat şeyhlerini ve belli kadrolarını da maaşa bağlama ve “din üstünden siyaset yapanlar ordusunu” hızla genişletmeyi amaçlamaktadır.
AKP bu amacına varmak için de öncelikle Aleviler üstünde bir etkiye sahip olan ve AKP’nin planına bağlanmayan Alevi örgütlerini ve onların liderlerini hedefe koymuş; onları “Aleviliği biz İslam içinde görüyoruz, onlar dışında görüyor”, “Alevliler üstünden rant sağlayan kurum ve kişiler” olarak suçlayarak, kendilerini gerçek Alevi dostu, Aleviliği yüceltmek isteyen parti olarak göstermeyi amaçlamaktadırlar.
Elbette ki; Alevilerin tepkileri henüz yeterince oluşmamıştır. Demokrasi güçleri için de konuyu yeterince gündeme aldıkları ve bu konuda ortak bir yönelişe girdikleri söylenemez. AKP bu “boşluğu” kullanmaktadır.
KÜRTLERE YÖNELİK SALDIRININ TIPKISININ AYNISI
Ve sorunun bu yanını tartışmak ve Alevi yığınlarının bu hükümet-AKP saldırısına karşı direncini geliştirerek, sorunun Sünnilik Alevilik değil laisizm ve demokrasi sorunu çerçevesinde ele alınması olduğu gerçeğinin anlaşılmasını sağlamak, Türkiye’nin demokrasi güçleri ve gerçek laisizm yanlıları için son derece önem kazanmıştır. Sorunun bu yanını elbette, gerçeklerin açığa çıkması için işlemeye devam etmeliyiz. Ama burada bir gerçek var ki, AKP’nin Alevilere yönelik, onları yedekleme hamlesi, DTP ve diğer ilerici demokrat Kürt siyasi çevrelerini kuşatma ve tasfiye planına çok benzemektedir. Burada da AKP, planını AKP’li Kürt vekiller, ağalar, şeyhler aracılığı ile yürütmektedir. Bu amacına varmak için de AKP, devletin olanaklarını, hükümet olma avantajını kullanmaktadır.
Alevilere yönelik bölme ve yedekleme hamlesi, sanki tek bir elden çıkmış; tek merkezden yönlendiriliyor gibi. Kürtlere yönelik saldırı ile Alevilere yönelik saldırının tek farkı Alevi örgütlerine “terörist”, “bölücü”, “vatan haini”... denip üslerine sefere çıkmak için, Bush’la ortak plan geliştirilmemiş olmasıdır. Ama şunu söyleyelim ki, AKP ile uzlaşmayacak Alevi örgütleri ve temsilcilerinin, “dinsizlik”, “ateistlik” ve “dindışılık”la suçlanacağı günler de uzak değildir. Bugün bu çevrelere yönelik “rantçılık”, “Aleviliği İslam dışına çekiyorlar” suçlaması bir başlangıçtır sadece!
DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN PLANLARINI YENİLEME İHTİYACI
Açıktır ki AKP; Cumhuriyetin 85 yıldır çözememiş olduğu ve bugün demokratikleşme başata olmak üzere ülkenin başlıca sorunlarının önündeki en önemli iki sorun olan Kürt sorunu ve laisizm sorununda (Alevilik sorunu bununla bağlantılıdır) “kendi çözümünü” dayatmaktadır. Ve bu, AKP’yi, statükoyu savunan bütün diğer sermaye partilerinin önüne geçirmektedir. Bu iki konuda gerçekten demokratik temelde çözümü savunanları da AKP, dışlayıp marjinalleştirerek sonuç alma planları yapmakta, bunları gerçekleştirmek için harekete geçmiş bulunmaktadır. CHP, MHP başta olmak üzere sermaye partilerinin gerçekte bugün “politikanın dışına düşmüş” olmalarının nedeni de budur.
Dolayısıyla; Türkiye’nin demokrasi güçleri bu iki konu merkezinde hamlelerini yenileyip, AKP’nin planlarını bozacak biçimde mevzilerini daha ileriden kurmak, örgütlenme ve aydınlatma faaliyetlerini bu gelişmelere göre düzenlemek ihtiyacındadırlar. Hem de hiç ertelemeden ve sonuç alabilecek somut planlar geliştirerek.

Mehmet Ali Aybar ve Fikri Sönmez'in anısına: Öyle Bir Elbis

8/10/2007 · Kategori: Yorum

Mehmet Ali Aybar ve Fikri Sönmez'in anısına: Öyle Bir Elbise Diktiler ki Tarihe... (15.07.2005)
      
Yazar Kıvanç Koçak

 

Türkiye solunun “sahici deneyimlerinden” ikisi, Türkiye İşçi Partisi ve Fatsa. Salt konuşma halinden çıkıp, pratikte de kendini var ettiği, “gösterdiği” bu iki deneyimin de; gerek gelişmeleri, gerekse işleyişleri açısından memleket sol tarihine düşülmüş büyük birer not oldukları aşikâr. 10-11 Temmuz vesilesiyle bu her iki notun da, “görünen yüzlerini” -o dönemde verilen mücadelelerin içinde olan herkesi de selamlamayı unutmadan- anmak benim için bir tür “boyun borcu”...

***

Adını ilk ne zaman duydum, hatırlamıyorum. Yazdığı üç ciltlik TİP Tarihi’ni ucuz bir fiyata alırken hakkında ne kadar bilgi sahibiydim onu da. Ama kendisinden coşkuyla bahsettiğim ilk an, Neden Sosyalizm? kitabının nasıl da etkileyici olduğunu bir arkadaşıma anlatırkendi.

 

Birçok satırının altını çizdiğim, kenarlarına kendimce notlar aldığım kitap beni çok etkilemişti. 1928-1935 arasında atletizm milli takımında yer almış, 4x100’de 1931 Balkan Şampiyonu olmuş takımın üyesi, hukukçu, akademisyen, gazeteci, siyasetçi adam, hayatını yeni kaybetmişti ve ben kim olduğu konusunda az çok bilgi sahibiydim. “Güler yüzlü sosyalizm”, “Türkiye’ye özgü sosyalizm” kavramları bir yanlarıyla kafamı karıştırıyor olsalar da, bir yanlarıyla da sorduğum birçok soruya fazlasıyla cevap sağlıyorlardı.

Mehmet Ali Aybar’ı, fotoğraflarındaki kendinden emin, güven veren duruşunu, ilk TİP’i pek çok sevmiştim...

***

Adını ilk ne zaman duydum, hatırlamıyorum. “Türkiye’ye özgü sosyalizm” derken, Fatsa deneyimi hakkında yeterince bilgi sahibi miydim, onu da. Ama kendisini daha yakından tanıma isteği duyduğum zaman, “nokta operasyonu”nun ne anlama geldiğini öğrendiğim zamandı.

Yerel seçimlere Fatsa’da “bağımsız” aday olarak girip, CHP’nin 1150, AP’nin 850 oyuna karşılık 3096 oy alarak belediye başkanı seçilen, mesleği terzilik olan, ilkokul mezunu, belediyecilikte başka bir şey deneyen ve  “halkın belediyesi” anlayışını oturtmaya çalışan, “Belediyenin aldığı tüm kararlar halkla tartışılmıştır. Halkın onayı olmayan hiçbir iş belediye tarafından yapılmamıştır. Tek cümleyle halk belediyede söz ve karar sahibi kılınmıştır” diyen adam hayatını kaybedeli epey zaman olmuştu ve ben kim olduğu konusunda az çok bilgi sahibiydim. Fatsalı Terzi Fikri Sönmez’i, “o Gürcü”yü, “Fatsa deneyini” pek çok sevmiştim.

***

Her durumda gerek Mehmet Ali Aybar, gerekse Fikri Sönmez, bu memlekette “sol olarak başka bir şeylerin” de yapılabileceğinin kanlı canlı birer kanıtıdır. Meclis’teki 15 sosyalist milletvekilinin yarattığı şenlik hâlâ anılmıyor mu? Doğru düzgün yolu olmayan, çamur içindeki Fatsa’da yürütülen “Çamura Son Kampanyası”nın devlet yardımı olmaksızın bir hafta içinde ilçedeki tüm yolları yaptığı, ilçenin çamurdan kurtulduğu bir belediyecilik başarısı olarak hâlâ anlatılmıyor mu?

 

Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nin, Sönmez’in Fatsa Belediyesi’nin neler yaptığını tek tek anlatmaya kalkmak bu yazının sınırlarını aşar ve aslına bakılırsa kimin ne yaptığını uzun uzun deşmeye de gerek yok. Ancak özleri itibariyle TİP ve Fatsa’nın temel niteliklerinin “ezilenleri” örgütleyen, siyaseti onlara bir lütuf olarak değil, bizzat kendilerinin yapacakları bir değiştirme/dönüştürme aracı olarak gösteren karakterleri olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.

 

Aybar’ın 1965 seçim konuşmalarından birisi sırasında söylediği şu sözler, Fikri Sönmez’in belediyecilik anlayışını anlatırken kullandığı sözlerle örtüşmez mi zaten?: “Türkiye İşçi Partisi adaylarına oy vermekle, ilk defa olarak senden olanlara, yani kendine oy vermiş olacaksın. Ve ilk defa olarak, meclislere kendin girip, yurt işlerinde doğrudan doğruya söz ve karar sahibi olmak fırsatını bulacaksın.”


***

Mehmet Ali Aybar, on yıl önce 10 Temmuz 1995’te hayatını kaybetti. ABD’nin Vietnam’daki savaş suçlarını yargılamak için kurulan Uluslararası Russell Mahkemesi’nde yargıçlık yapacak uluslararası saygınlığı, entelektüel donanımı, kültürü, bilgisi vardı. Sadece sistem içinde değil, sosyalizm uygulamaları, teorileri içinde de gördüğü çarpıklıkları ifade etmekten hiç çekinmedi. Çekoslavakya’nın işgalini eleştirirken de, “Türkiye’ye özgü sosyalizm”, “güler yüzlü sosyalizm” derken de, “yatay örgütlenme” modelini savunup daha sonra kurduğu Sosyalist Devrim Partisi tüzüğünde genel başkan ve yöneticilerin iki dönem üst üste başa geçmelerini engelleyen düzenlemeleri yaparken de “yalnız adam” olmaktan korkmadı.

11 Temmuz 1980’de ise Fatsa’ya, dönemin başbakanı Demirel’in ifadesiyle “küçük terör odaklarına” karşı, -daha sonra yer göstermek için yüzleri maskeli ülkücülerin kullanıldıkları ortaya çıkan- “nokta operasyonu” yapılmıştı. 8 Temmuz’da çok sayıda askeri birlik gönderilen ilçeye, 9 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları uğruyordu. CHP, AP, MSP ilçe başkanlarının 10 Temmuz’da ilçenin gayet huzurlu olduğu yönündeki açıklamalarına rağmen 11 Temmuz sabahı operasyon başlıyordu. Operasyonda aralarında belediye başkanı Fikri Sönmez’in de bulunduğu 300’den fazla kişi gözaltına alındı. İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden alınan Sönmez, 18 Temmuz’da tutuklandı. 12 Eylül yargılamaları sonrasında yirmi yıl önce 1985’te cezaevinde hayatını kaybetti. Arkasında hep adıyla anılacak ve hiç unutulmayacak bir büyük “yerel yönetim deneyi” bırakarak. Can Yücel’in “Terzi Fikri İçin”’de dediği gibi:

 

“Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya /

O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla /

Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar /

Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından /

Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını”

 

Sözün özü, onar yıl arayla kaybettiğimiz bu iki ismi anmaya, yapıp ettiklerini tekrar tekrar kurcalamaya, memleketimizde sol adına neredeyse yaprağın kımıldamadığı bu günlerde belki de her zamankinden çok ihtiyaç var...  

 

(Birgün, 11 Temmuz 2004’te yayımlanan yazının gözden geçirilmiş halidir.)

TAYYİP BEY’İN YANINDAKİ SOLCULAR...

31/5/2007 · Kategori: Yorum

TAYYİP BEY’İN YANINDAKİ SOLCULAR...


Sevgili Nur Suna Memecan Tayyip Bey’in hemen solunda yanıbaşında durmuş...
Sağ yanıbaşında da Çağdaş Avukatlar Grubu’ndan Ayşenur Bahçekapılı var Tayyip Bey’in...
Solcu ve çağdaş bilinen iki kadının yanlarında CHP’nin 35 yıllık tüfeği Ertuğrul Günay, Ecevit’in prensi sevgili Haluk Özdalga, eski CHP’liler, eski DYP’liler var...
Tayyip Bey’in soldan ve sağdan, çağdaş kadın ve erkek imajları etrafına topladığı için mutlu ve umutlu olduğu anlaşılıyor...
Maalesef ona ve çok sevdiğim iki dostumun da aralarında bulunduğu yanındakilere kötü bir haberim var...
Çok geç kaldılar AKP’yi her eğilimin barınabildiği meşru bir merkez partisi olarak gösterebilmek için...
Tayyip Bey’e ve yanındakilere kesinlikle söyleyebilirim ki, “Bu resimleri, bu kitleler bu saatten sonra onların istediği gibi okumaz... Verilmek istenen mesaj bu noktadan sonra bu beyinlere kaydedilemez... Tayyip Bey, bir zamanların Turgut Özal’ı muamelesini artık görmez...”
Tayyip Bey ve arkadaşları, kitle algılamalarında AKP’nin meşruiyet zaafiyeti taşıdığının farkına vardı ve alelacele soldan, sağdan çağdaş kadın, erkek profilleriyle makyaja yöneldi...
Oysa bilmeliler ki, Tayyip Bey, Cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Bey’i gösterdiği gün, grubu tarafından alkışlandığı sırada, AKP imajında kitle algılamalarına göre meşruiyet zaafı başladı...
Cumhuriyet ve Bayrak mitingleri, Genelkurmay bildirisi, üniversite hocalarının çıkışları, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Tayyip Bey’e suç duyurusunda bulunacağını söylemesiyle iktidadarın psikolojik tahribatı artmaktadır...
***


İnsanların kafasında ve algılamasında AKP hızla merkezden ve meşru zeminden, marjinalliğe ve uçlara kayıyor...
Verilen resimler nafiledir ve algılama artık böyledir...
AKP ilk iktidara yürürken bu resimler verilmeliydi ki, “Bak bu tanıdık da oradan giriyor... Demek herkesin partisi olacaklar...” algılaması gerçekleşseydi...
Genelkurmay’ın bildirisi, milyonların yürümesi, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın suç duyurusu, hatta Yargıtay Başsavcısı’nın parti kapatma dosyalarından söz etmesinden sonra verilen bu resimler, kitleler tarafından “takkiye” olarak algılanırlar...
4.5 yıl önce çok anlamlı olabilecek bir resim, bugün o anlamını yitirdi...
Çağdaş portreler, kitle algılamalarında Tayyip Bey ve partisini merkeze çekmiyor tersine “Başka yerden giremediler... Milletvekili olmak için Tayyip Bey’e gittiler” duygusunu pekiştiriyor...
Dinamik ve herkesi kucaklayan bir merkez partisi imajı yok AKP’nin duruşunda...
Siyasi Makyevelizm kokusu var havada...
Makyavelizm; Amaç için her şey mübah biçiminde özetlenebilecek, Mösyö Makyavelli imzalı düşünce ve eylem tarzının adı...

***


Turgut Bey de Makyevalist sayılabilirdi, ama o bunları partiyi kurarken 4 eğilimi birleştirerek yaptı...
Şimdiki resim öyle değildir...
4.5 yıl süren ve esasen tek bir eğilimin Avrupa Topluluğu’yla makyajlanmış halinin hakim olduğu bir iktidarın cila ve makyaj çalışması olarak algınacaktır son resim...
Hadi daha açık söyleyeyim...
4.5 yıl, AKP’yi o kadar eleştirdikten sonra, Tayyip Bey’in yanında fotoğrafa giren bir Ertuğrul Günay, AKP’nin ne kadar merkeze ya da sola kaydığını göstermiyor...
Yargıdan üniversitelere, Genelkurmay’dan, mitingdeki milyonların sesine ve Cumhurbaşkanı Sezer’e kulak vermeyen bir anlayışın, tabanıyla başbaşa kalmaya başlayan tecritini ve zincirini kırmaya çalışmasının resmi olarak algılanabilir olsa olsa...
Zemin kaydı bir kere ve bizim Nur Suna Memecan’ın da yapabileceği pek bir şey yok...
Milletvekili arkadaşlarımın artacak olmasına sevinmeliyim belki, ama onlara belirtmeliyim ki, bu resim hayallerindeki o resim değil...
Kan kaybı başlayalı çok oldu ve AKP yavaş yavaş uzaklaşılacak bir partidir artık...
İstanbul Nişantaşı’ndan ya da Etiler’den öyle görünüyor diyebilirsiniz...
Oysa resim havada aşk kokusu vermiyor...
Suni ve zorlama bir yapıştırmanın yarattığı zamk kokusu var o fotoğrafta...
Hürriyet, 30 Mayıs 2007
Emin ÇÖLAŞAN  ecolasan@hurriyet.com.tr

Böylesine maşallah!

İNSANOĞLUNUN omurgası var mıdır? Bazılarında vardır, bazılarında yoktur.


Kimde olup olmadığını siyasette, medyada ve her alanda izlersiniz. Omurga basit bir kavram değildir. İnsanoğlunun onuru-şerefi-haysiyeti ile eşdeğerdir.

Omurgası olan, ilkelidir. Satılmaz, dönek olmaz.

Ertuğrul Günay
geçmişin en hızlı solcularından (!) biriydi. SHP, DSP ve CHP'de (genel sekreter olarak) görev yaptı. Partilerini yeterince solcu olmamakla suçlar, bu doğrultuda eleştirirdi.

Sonra hidayete erdi ve siyaset piyasasında kendisini Müslüman solcu ilan etti... Ve kapağı AKP'ye attı. Oraya sığındı. Dün AKP grup toplantısında kürsüye çıkmış, Tayyip Erdoğan ve partisine yağlama yıkama yapıyordu. Dinlerken yüzümüz kızardı. "Helal sana bu yollar Ertuğrul" dedik.

Bir de aynı çizgide Haluk Özdalga isimli CHP'li ve DSP'li biri! Bunlar geçmişin hızlı solcusu (!) ancak kamuoyunda hiçbir ağırlığı ve saygınlığı olmayan, kerameti kendinden menkul tipler. Vitrin malzemeleri.

Şimdi AKP'den milletvekili olacaklar. Bir milletvekilliği için değer miydi?

* * *
AKP'de Şener krizi
Başbakan’la görüşen Şener, “Parti kötü yönetiliyor” deyince Erdoğan “Ben mi kötü yönetiyorum!” diye sordu

AKP hükümetinin üç numaralı ismi, Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, siyasete noktayı koyuyor. 2001’de AKP’nin kuruluşunu yürüten 4 isimden biri olan ve kabinenin “Doğrucu Davut”u olarak bilinen Şener, önceki gece Başbakan Erdoğan’la kritik bir görüşme yaptı. Görüşmede Şener’in 22 Temmuz seçimlerinde aday olmak istemediğini söylemesi AKP kulislerine bomba gibi düştü.

Yazıcı’dan ‘Aday olun’ telefonu
Şener, AKP’den ayrılma sinyalini, 16 Mayıs tarihine kadar milletvekili adaylığı başvurusunda bulunmayarak verdi. Adaylık müracaatını yapmayan tek bakan olan Şener’i ikna için Teşkilat Başkanı Hayati Yazıcı aradı. Ancak bu görüşmede Şener’in “aday olun” teklifini sert şekilde geri çevirdiği öğrenildi.

Erdoğan: Zarar verirsin!
Hafta sonunda Erdoğan’la Sivas’a giden Şener, ANA uçağında Başbakan’la konuşmak istedi. Şener, Ankara dönüşü sırasında rahatsızlıklarını dile getirince Erdoğan’ın, “Bunları ayak üzeri konuşmayalım, daha sonra geniş şekilde oturur konuşuruz” dediği öğrenildi. Başbakan bu kısa görüşmede “Ayrılırsan partiye zarar verirsin” demeyi de ihmal etmedi.

Şener: Parti kötü yönetiliyor
Şener, Sivas’ta ilettiği “görüşelim” teklifine önceki gece olumlu cevap aldı. Edinilen bilgiye göre, Salı gecesi Erdoğan, Şener’i özel bir yere davet ederek görüşmek istedi. Şener, son aylarda yaşanan sıkıntılardan bahsederken, en büyük eleştiriyi “Parti kötü yönetiliyor” sözleriyle ortaya koydu. Başbakan hemen müdahale ederek “Ben mi kötü yönetiyorum, beni suçluyorsun” diye itiraz etti. Bunun üzerine Şener “Hayır, sizi kastetmiyorum. Siz hükümeti çok iyi götürüyorsunuz, ancak parti yönetimi aynı şekilde iyi gitmiyor” dedi. Şener’in özellikle teşkilat işlerinden rahatsızlık duyduğu öğrenildi.

Engellemek için Gül devrede
Erdoğan-Şener buluşmasından kesin karar çıkmadı. İki taraf da ikna olmadı. Başbakan’ın, Şener’in ayrılışına sessiz kalma taraftarı olduğu iddia edildi. Ancak Pazar ‘a kadar Abdullah Gül başta olmak üzere bazı yöneticilerin Erdoğan’la görüşerek Şener’in ayrılmasını engellemek isteyeceği belirtiliyor.

Haber: Veli TOPRAK / ANKARA
Vatan, 31/05/2007