10 08 2016

Emanet Gece – Mehmet Ergün

“Mehmet Ergün’ün öyküleri emanet bir geceden, emanet bir günden; insanın kendine, toplumun insana dayattığı sınırlar ve sınırlarla yüzleşme çabasına açılıyor. Ergün, kurduğu mahallede, insanın suçla arasındaki mesafeyi okura adımlatıyor. Kahramanların dost, âşıkların yalnız olabileceği hâlleri taşıyor yazarın kurduğu “ev akşamları”.” Emanet Gece isimli öykü kitabından Bavul adlı tam öyküyü sunuyoruz. Bavul

Akşam güneşi çarşının üzerinde gezinirken, kalabalığın gittikçe artan yoğunluğunda insanlar amaçsızca bir araya toplaşıyordu. Günün geri kalan kısmında birbirini görmeyen ve görmeyecek emekli yaşlılar dershane öğrencileriyle, mazbut ev kadınları yaklaşan geceye hazırlanan bar kuşları ile karşılaşıyordu. Bir manav tezgâhının gölgesinde, büyük bir kitapçının şık rafları arasında veya semtin eski sinemasının renkli afişleri önünde küçük dertleri, birbirine benzeyen ve birbirini yadsıyan sevgi ve nefretleri ile sürekli bir bekleme hâli içinde gibiydiler.

Dışarıdaki soğuğa inat kadife ceketinin önünü iliklemeyen Tahir, her cuma mesai çıkışı hissettiği hafifliği önüne katıp kendini çarşıya yaklaştırdı. Vitrinlerin önünden geçerken adımlarını ağırlaştırıyor, dükkân camekânlarında belli belirsiz gördüğü suretinin çekiciliği ile zamanı donduruyordu. Ortayı biraz aşan boyu uzarken, seyrekleşen saçlarının arasına dağılan beyazlıklar sanki savruk kelliğine göze hoş gelen bir anlam katıyordu. Batan güneşin aydınlığında, şekilsiz kahverengi gözleri koyulaşıp kestane rengini harmanladı. Kısa bir zaman için sıradanlığından, kırık dökük benliğinden uzaklaşıp bir tür özel olma duygusu ile sarmalandı. Düşüncelerinden kopup kendini tekrar bulduğunda, vücudu ve etrafını saran gerçeklik, onu yeni açılan ve bir kaleyi andıran kitapçının önüne bırakıvermişti. Hemen içeri girmeyip, parlak sarı ışıklarla vitrinde alıcıya çıkan çok satanlara göz gezdirdi. Bu on iki kitaplık seçki, her biri diğerinden gururlu yüzlerce sayfa, Tahir’e o ay kim olması gerektiğini, hangi kadını nasıl seveceğini, para hem de çok para kazanıp nasıl mutsuz olmayacağını, dostlarını engin tarih ve siyaset bilgisiyle sarhoş edip, depresyonun karanlık dolambaçlarında kaybolmamayı öğretecekti.

Ama her zaman olduğu gibi göz atmakla yetindi, korudu kendisini. Okumayı pek sevmezdi. Otomatik kapı onu bekliyormuş gibi açılınca, birkaç adım ötedeki çok satanlar bölmesine yöneldi. Gürültücü, neşe dolu birkaç lise öğrencisi, kararsız adımlarını sanat ve dergi raflarına yöneltmesine neden oldu. Kalabalıklar içinde en çok kitapçılarınkini severdi. Kitap satın alıp okuyor olmanın verdiği ayrıcalık duygusu içeriye daha saygın, daha ağırbaşlı bir hava katıyordu. Çocukluğundan beri süregelen güç duygusuna olan yatkınlığını korumuş, iyi bir bankada pek de önemli olmayan bir mevkiye kapaklanmıştı. Sayfaları rengârenk, ön yüzünde okyanusta dalgın dalgın süzülen narin, bembeyaz bir yelkenliyi misafir eden derginin parlak sayfalarında gözlerini dinlendirdi. Öteden beri, şaşırtıcı bir zarifliği yansılayan bu tekneleri, koyu mavi suyun üzerindeki çekirdek kabuklarına benzetirdi. Birkaç, bazen tek bir adamın, yelken ipleri, kalın halatlarla tonlarca ağırlıktaki su ve rüzgârla giriştiği mücadele, nicedir arzuladığı güce berrak bir estetik katıyordu. Son sayfalarda, ince beyaz çizgisi ile baştanbaşa deniz mavisine boyalı tekneyi alıcı gözü ile incelerken, serin bir orkide kokusu duyumsadı. Kokuyu nefesi ile hissetmekten çok, resimde bir anlığına yelkenin rüzgâra teslim ettiği beyazlıkta gördüğünü sandı. Rüyadan uyanır gibi başını çevirdiğinde, kredi bölümünden Nihan olanca sakinliği ile dergileri karıştırıyordu. Soluk almayı unutup kalbinin giderek artan gümbürtüsüne teslim olan beyninde, tek bir kelime yankılanıyordu: “Merhaba.” Bu ufak sözcük çoğalıp ciğerlerine batıyor, nefes borusunu kurutup, ağzında dişlerine çarpa çarpa harflerini döküyordu. Korkudan taş kesilmiş gözleri ufalıp uzakta bir noktaya kilitlenirken, elleri heyecanın verdiği sıcaklıkla karıncalanıp anlamsızlaştı.

Banka şubesindeki kendinden emin Tahir, içine düştüğü bataklıkta çırpınırken, orkide kokan “nasılsınız” ile tekrar nefes alabilmişti. Hızla çıkış kapısını arayıp sokağı kucakladığında, aralarında geçen iki dakikayı anımsamaya çalıştı ama nafile. Konuşmadaki bütün detaylar silinmiş, geriye sadece ölgün bir “görüşürüz” kalmıştı. Derin derin nefes alırken üstüne karabasan gibi çöken heyecanının nedenini anlamaya çalıştı. Kadının güzelliği, geceyi andıran sakinliği veya gözlerinden tenine yayılan ışıltı, sakladığı ve içine gizlendiği karanlığı açığa çıkarmıştı. Kendini, kadını, hayatını düşünerek yavaş yavaş geceye teslim olan sokaklarda, içinde taşıyıp büyüttüğü korkak çocuğu avuttu. Sevdiği bir işi, ufak da olsa bir evi ve zamana direnen kocaman, pürüzsüz bir yalnızlığı vardı.

Yanından geçen motosikletin gürültüsü ile irkildiğinde nereye gittiğini bilmeyen ayakları onu semtin uzak, arka mahallelerine taşımıştı. Issız bir pastane, ufak rengârenk bir büfe, müdavimleri kadar eski bir kahvehane dışında, evler kendi içine çekilmiş, orta karar sofralarını topluyordu. Perde arasından dışarıya sızan çocuk gülüşleri, annelerin telaştan arınmış düzenliliği, eve dönme isteğini arttırdı. İyiden iyiye soğuyan havanın etkisiyle ceketinin yakalarını kaldırıp, hızlı adımlarla, ait olmadığı sokakları geride bıraktı. Karanlığa gömülmüş mahallelerin kuytuluğundan şehrin gürültüsüne kapıldı yavaşça.

Araba kornaları, kafelerden barlardan dışarı sarkan insan sesleri eşliğinde otobüs duraklarına vardı. Kalkmaya hazırlanan otobüsün kendine has ıssızlığında, arka koltuklardan birine yerleşti. Akan trafikte, düşüncelerini sıraya sokmaya çalışacaktı. Dünden kalan yemek ısıtılacak, bir iki saat televizyon izlenecek, akşam yatmadan önce günlük ilaçlar alınacak…

Otobüsün ağırlaşan homurtusu durağa yaklaştığını fark etmesine neden oldu. Yavaşlayan otobüsün durmasını beklerken cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Her akşam yaptığı gibi, iner inmez sigarasını yaktı. Çocukluğunu geçirdiği, annesinin ölümünden sonra daha da çok sahiplendiği bu ufak mahalle, boğazın kıyısında birbirine yanaşık, birbirine sokulan ev ve sokakları ile pek değişmemişti. Tahir için ev, bu otobüs durağından yaşadığı üç katlı eski taş binaya dek genişliyordu. Asık suratlı kasap ile ona nazire yapar gibi şakacı manavın arasından geçerken mutfağında geziniyor, denize kıyı sahipsiz kahvenin camlarından evinin balkonundaymış gibi karşı kıyıyı seyrediyordu. Köşe başındaki fırından artık bayatlamaya başlayan bir ekmek, büfeden sigarasını aldı. Kışın hep böyle soğuk geçmeyeceğini düşünürken, birkaç metre ilerisindeki çöp konteynırında karanlığın hareket ettiğini fark etti. Ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan, gecenin siyahını ödünç almış bir kedi hızla, kaçarcasına dışarı fırladı. Sokak lambasının sarı ışığı altında dinlenen bavulu fark etmesi ise zamanını alacaktı.

Bir bavul; eski, yıpranmış, pek büyük olmayan ama bugünlerde üretilmeyecek kadar değerli olduğu ilk bakışta anlaşılan kahverengi bir bavul. İlk baştaki kararsızlığını atlatıp yavaş adımlarla yaklaştı ve bir başkasına ait her yabancı nesneye olduğu gibi ona da anlaşılır bir tedirginlik ile sokuldu. Kenarından dışarı sarkan kâğıtlar, üzerindeki derin çiziklere rağmen parlaklığını koruyan koyu kahverengi deri kaplama, ufak bavula olan merakını arttırmıştı. Havaya kaldırdığında beklediğinden daha hafif olduğunu hissetti. İkinci kattaki evinin kapısını açarken bavulun sahibini, içindekileri, değerli bir şey olup olmadığını merak etti.

İçeri girdiğinde, havadan değil ama yalnızlıktan arta kalan soğuk yüzüne çarptı. Bavulu kanepenin yanına bırakırken, televizyonu açtı. Akşamla gece arasında, iki üç adam ve onlara benzeyen bir kadın, nedeni belirsiz bir patlama ile çöken bir binayı, ölen turistleri ve ülke ekonomisine etkilerini tartışıyordu. Salonun ve mutfağın ışığını yakarken, acıkmadığı hâlde yemek yemesi gerektiğini hatırladı. Geniş bir aileye aitmiş gibi duran büyük, yeni buzdolabını açıp Merve’nin hazırladığı yemeği çıkardı. Tencerenin kapağını araladığında, içindekini bilmese de tahmin edebilmişti. Tahta kaşıkla, ayrı bir tavada ısıttığı karnabaharlar ufak, beyaz kasımpatılara benziyordu. Salondaki yemek masasına geçtiğinde, aynı adamlar ve gitgide onlara daha da çok benziyormuş gibi duran kadın, şimdi çok izlenen bir diziyi, içindeki eşcinsel karakterleri tartışırken ne kadar yozlaştığımızdan dem vuruyordu. Yemeğini bitirmeye yakın, kanalı değiştirmek için ayağa kalktığında hatırladı eski çantayı. Masayı sabırsızlıkla topladı ve bir bezle banyodan geri döndü. Bavulu masaya koymadan önce bütün zemini gazete ile kapladı. Elindeki bezle, birikmiş toz ve çamur parçalarını temizlerken her iki yanındaki şifreleri fark etti. Ceketinin cebinden sigarasını çıkartırken, yan yana sıralanmış üç altı rakamını düşündü. Hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Sigarasını küllüğe bırakıp açmayı denedi ama kilit tepki vermedi. Biraz daha uğraşıp farklı kombinasyonlar ile şansını denediyse de başarılı olamadı. Gittikçe artan merakını askıya alan, gürültü ile çalan telefon oldu.

Telefonu açtığında Halil’in telaşlı, sakar cümlelerinin nereye varacağını az buçuk kestirebiliyordu. Önce ofisi, nefret ettiği müdürünü ve katlanmak zorunda kaldığı kız arkadaşını anlatacak, sonra gelmeyeceğini bilerek karşıya, kalabalığa çağıracaktı. Aynı bankanın başka bir şubesinde kendi deyimiyle ömrüne hep yeni bir bakiye açma umuduyla yaşayan Halil, pek sevmese de Tahir’e hep yanaşık durur, onun yalnızlığına bakıp kendi hayatının sağlamasını alırdı. Konuşmadan iyiden iyiye sıkılan Tahir, bunu karşısındaki sesin sorduğu sorulara verdiği cevapların arasına kattığı uzun sessizliklerle belli etti. Telefonu kapattığında, karşısındakinin anlamsız, kırık dökük hayatını da yüzüne kapatmış gibi hissetti ve garip bir şekilde mutlu oldu. Özenerek aldığı turuncu sarı lambanın ışığı altında kendisini bekleyen bavulun yanına gitti. Önce gözleri ile bavulun her ayrıntısını elden geçirdi ve zayıf bir nokta aradı. Ardiyeden elinde tornavida, çekiç ve pense ile geri dönerken bütün gece bile sürse bu garip bavulu açmaya karar verdi. Paslı tornavida ile kenarları ve üst bölümü kanırtırken, ansızın verilen bir hediyenin paketini açan birinin çocuksu telaşıyla keyiflendi.

Belirsiz bir süre sonra hiç açılmayacakmış gibi duran bavul, ani bir klik sesi ile odanın sessizliğini dağıttı. Yorgun ellerinde tuttuğu tornavidayı bırakmadan, artık yarılanmış paketten bir sigara çıkardı. Derin bir nefesin ardından, masaya yatırdığı bavulu, kapanmasından korkarak usulca açtı. Paket lastiği ile bir demet hâline getirilmiş mektuplar, iki kartpostal, bir davetiye, yıpranmış bir iki defter, paslanmış bir çakı ve birbirini kucaklayan birkaç orkide… Zamanın ötesinden, geçmişin gölgesinden çıkıp gelen ve davetsiz bir misafir gibi masanın ortasına yerleşen bavulu, içindekileri tek tek özenle çıkardıktan sonra kapatıp yere koydu. Önce kartpostallara baktı; eski ahşap bir köprünün altında, arkasına kış güneşini, önüne her biri yüzlerce yıllık katedral ve hükümet binalarını katmış, uslu bir çocuk gibi eski bir Avrupa kentinin koynunda dolaşan bir nehir. Kartın arkasını çevirdiğinde Prag 72 notunu ve özenle yazılmış kelimeleri fark etti. Altta imzası bulunan Hikmet, şehrin güzelliğinden, insanların yaşarken büyüttüğü huzurdan bahsedip aynı anda kadına, Suzan’a duyduğu özlemin, bu görkemli şehirde gittikçe demlendiğini kabulleniyordu. Kelimelerin seçilmesindeki özen, sararmış karttaki harflerin titremesi, yazılanların inandırıcılığını arttırıyordu.

Bir yıl sonra aynı tarihte gönderilen ikinci kartın vitrininde, çok büyük bir bahçeyi andıran, şehrin çeşitli merkezlerini ele geçirmiş, rengârenk çiçek, palmiye, salkım söğüt ve çınarlar ile bezeli, büyük parkların şehri Barselona vardı. Ufak çeşmelerin etrafında güvercin sürüleri gibi bekleşen insan kümeleri, kışın en soğuk aylarında bile yazın teklifsiz sıcağını sokak sokak hissedebiliyordu. Bir önceki karta nazaran oldukça kısa ve kararlı yazılmış cümleler, adamın yolculuğunun pek de iyiye gitmediğini, aydınlıktan çok karanlığa yaklaştığını haber veriyordu. Kartın sol alt köşesine, kararsızlıkla iliştirilmiş gibi duran bir şiirin son dizesine takıldı gözü: “…Gitmeyen bir yol, görmeyen gözleri sağır eden bir ses bana armağan ettiğin…”

Susadığını hisseden Tahir, aklında bu iki şehir, iki insan ve eski bir şarkıyı andıran bir şiirle mutfağa yöneldi. Bir süre mutfağın içinde rastgele dolanınca niye geldiğini unuttu ve su yerine bir şarap şişesi ile salona geri döndü. Demiryolcu babasından yadigâr, tahta saplı tirbuşonu aradı bir süre. Uzun zamandır, evin temizliğini, haftada birkaç gün yemeğini yapan Merve, temizlikçisi, ufak iki odalı bekâr evinin ender ziyaretçilerindendi. Tek kusuru ve belki de en vazgeçilmez alışkanlığı, Tahir ne kadar ısrarla uyarsa da, her kadına özgü ev düzenleme, eşyalara yeni yerler belirleme takıntısıydı. Kısa ve sessiz bir mücadele sonrası, salondaki çalışma masasının çekmeceleri arayıp da bulunamayan, Merve için gereksiz ıvır zıvırla dolu olarak Tahir’e armağan edilmişti. Çekmeceyi kapatıp masaya döndüğünde, acele etmedi ve bardağı yavaşça şarapla tanıştırdı.

Masanın dağınıklığı, keşmekeşi içinde tek başına, bir kenarda bekleyen davetiyeyi eline aldı.

Sarı, kenarları işlemeli kâğıdın ortasında, dikkatini önce otuz beş yıl öncesinin tarihi çekti. Uzun süre kapalı kaldıktan sonra, eski görkemini yakalama umuduyla tekrar açılışı yapılan, bugün bile pek çok insanın adını anılarında yaşattığı, zengin işi bir gazino, seçkin misafirlerini ılık bir bahar akşamına çağırıyordu. Sol üst köşede, Hikmet Bey’in zarif harflerle süslenmiş ismi, sanki gecenin yıldızı Suzan’a bakıyordu utangaç. Zamanın tanınmış oyuncularından, şimdinin çoğunlukla kahreden ama bazen bir ölüye bile neşe katabilecek sesi ile sahneleri aydınlatan Suzan Mare.

Tahir davetiyeyi bir kenara bırakırken, Hikmet’in o geceye gidişini, siyah takımı, bembeyaz gömleği üzerine koyu siyah kravatıyla arkada dikkat çekmeyecek bir masada bekleyişini, bütün bir geceyi ufak rakıya sığdırışını, gecenin sonunda kalbi gözlerinde o masaya tutsaklığını düşündü. Düşünceleri berraklaşsın, hayal gücü o odada rahatça otururken, merakını da yedeğine alıp usulca geçmişin sayfalarında gezinebilsin diye, gittikçe kırmızılaşan şarabı dudaklarına yakıştırdı. İçtikçe keyiflendi, hatta bir anlığına masada duran mektupları, kendisine gönderilmiş, uzun zamandır açılmamış ama sabırla bekleyen mektuplar olarak hayal etti. En eski tarihli olanı açtığında, bu sefer sanki o cümleleri yazan kendisiymiş gibi tanıdık bir hatırlama duygusuyla sarmalandı. Hikmet, uzak bir şehirde, turnede, hayranlarının bakışları arkasına saklanmaya çalışan Suzan’a, artık dönmesini, mutluluğun, unutmaların uzaklığında değil alışmanın çaresizliğinden beslendiğini kabul ettirmeye çalışıyordu. Alışmalıydı, kimsenin değil ama annesinin gözünün nuru karısına, onu bir emaneti korur gibi severken, Suzan için bir saplantıya dönüşen bağlılığına alışmalıydı. Hırsını, olmayan hayatı için ihtiyaç duyduğu acımasızlığı, güç ve para arzusunu anlamalıydı.

İkinci mektuptaysa, işleri yolunda gitmeyen ama buna aldırmayan, emanet karısına karşı kayıtsızlığı artık iyiden iyiye açığa çıkan ama bunun fark edilmesinden çekinmeyen Hikmet, sanki kaybolan kendisi değilmiş, sanki yaşadığı hayatı bir başkasına borçlanmamış gibi, yeni yetme bir coşkunun içinde çırpınıyordu. Ancak diğer mektubuna nazaran, cümleleri daha sakin, umut doluydu ve tehlikeli bir değişimi haber veriyordu. Suzan’a duyduğu hayranlık ve sevgi, etrafını çevreleyen başka hemen hemen her şeyi ilk defa hissedebilmesini, görmekten kaçındığı şeylere dikkatle bakmasını veya ne kadar rahatsız edici olsa da başkalarının acısını sakince düşünüp, korkmamasını sağlayabilmişti. Okuduğu kitaplar, hevesli bir çocuk gibi yanında taşıdığı şiirler veya yeni tutkusu Fransızca, sanki birkaç ay sonra çıkacağı yolculukta sahipsiz kalmamasına, gurbet acısını dindirmeye yarayacaktı.

Neredeyse bitecekmiş gibi duran şişeyi bardağa boşaltırken, Tahir, bu hikâyede bir tür sona doğru yaklaşmakta olduğunu sezinledi. Üçüncü mektubu açtığında, aradığı son yerine, her şeyi havada bırakan, çıplak kâğıdın ortasında asılı kalmış eskimiş bir cümle karşıladı onu: “…Ben ki ölümü, sonsuzluğu ve yalnızlığı geç kalmış bir çığlıkla dağıttım, sessiz bir fısıltıyla erken bir çiçek açtı dallarımda, zehirledi soluğumu…” Bu karamsar ve karşısındakine sadece güçlü bir yenilginin kokusunu vadeden umutsuz kelimeler ve hikâyenin geri kalanı, birazdan açılacak defterlerde anlam kazanacaktı. Birbirinin aynı deri kaplı kahverengi defterleri eline aldığında, gece sanki içinde taşıdığı insanlarla beraber derin bir uykuya yatmıştı. Masadan kalkıp odayı arşınlarken, içinde taşıdığı huzursuzluğa neden olarak, şarabın sarhoşluğunu, sıradan hayatının yorgunluğunu veya evinin tüm duvarlarına sinen korkaklığını bahane etse de, ruhundaki zayıflığın bedenini taşıyamadığını fark etti. Televizyonu kapatıp, balkon penceresinin kenarında içtiği sigara ile bir süre dinlenmeye çalıştı. Tekrar masaya oturduğunda, sabaha kadar sürecek bir okumanın ona açacağı kapılardan, korkup soramadığı sorulara alacağı cevaplardan, söylediği yalanların eteğinin altına saklanmış yaşama arzusundan habersizdi.

Hikmet kendine yazdığı belli olan defterlerde, kimi zaman bir günlük samimiyetiyle, kimi zaman resmi bir raporun katışıksız sadeliğiyle, bazılarında kendi benliğinde hapsolmuş bir şairin acımasız savrukluğuyla, o acı günlerin muhasebesini tutmuştu. Son mektubunda bahsettiği zehrin, aslında her şey bitmişken ve yeniden başlıyorken, zamanı durduran, her şeyi karmakarışık hâle getiren ve kurulan bütün oyunları bozan, sarışın ela gözlü bir çocuk olduğu anlaşılıyordu. Kendi içinden yeni bir adam çıkarmayı başarsa da, bu ufak kız, olanca neşesi, minik parmaklarında taşıdığı tebessümler veya kırılgan bir teslimiyet içeren çocuksu uykusu ile bu yeni adamı hiç hazır olmadığı çelişkilerin kucağına bırakmıştı. Sonunda, baba olmanın getirdiği sorumluluk duygusu eninde sonunda baskın gelmiş ve Hikmet kaçmaya alıştığı hayatına geri dönmüştü. Ama insan bir kere değişimin puslu güvertesinde yolculuk edince, yol alma isteğini yok edebilmek pek mümkün değildir. Kendi hayatını yönetmekte ne kadar beceriksiz olursa olsun, ülkenin içinde bulunduğu bozgun dönemlerinde yöneticisi olduğu bankayı korumayı başarabilmiş ve anlaşılır bir saygınlık elde etmişti. Şimdi tam da bu saygınlığı parçalayabilmek, bir hastalık hâline gelen çalışma döngüsünü kırabilmek için zekâsına yakışan bir plan yapmıştı. Adım adım, yavaş yavaş, yıllarca saklandığı sığınağı, bankayı, iflas ettirecek ve sessiz sakin kovulmayı bekleyecekti. Önce ufak kredilerle başladı işe, geri dönmeyeceğini çok iyi bildiği paraları, çok sayıda işsiz güçsüz, darmadağın hayata havale etti. Sonra gizli antlaşmalar yaptı muteber iş adamları, saygın politikacılarla ve kısa bir süre sonra çarşaf çarşaf yayımlandı gazetelerde, rüşvetle hırsın birlikteliği. Kendi çalışanlarının gözünde bile değeri kalmayan banka, bir süre sonra haraç mezat satıldı uluslararası bir şirkete.

Gece, yaklaşan güne hazırlanırken, Tahir uzun süren okumanın verdiği yorgunlukla, paketten arta kalan son sigarasını çıkardı. Kül tablasında kendi içine doğru yanan sigaraya bakarken, Hikmet’i, ondan geriye kalanları, şimdi nerede ve nasıl yaşadığını hayal etti. Ne kadar merak etse de, bu sorulara ve zamanın dışına fırlatılmış gibi duran bu adama dair yanıtlar, ne yazık ki geriye kalan son defterlerde açığa çıkmayacaktı. Güneşin ilk ışıklarıyla defteri açtığında, bütün sayfaların Suzan’a ayrıldığını, trafik kazasındaki ani ölümünü ve onsuz yaşamak zorunda kalan Hikmet’in nasıl ağır ağır çürüdüğünü gördü. Sabah ezanıyla defteri kapatırken, çocukluğundan kalma huzursuzluğun hafiflediğini, yerine garip ve neşeli bir heyecan duygusunun yerleştiğini hissetti. Ertesi gün, uzun uykulardan ve derin rüyalardan sonra, kendine o bir demet orkideyi ayırarak bavulu eksiksiz bir şekilde topladı. Akşam olduğunda, çöplerin toplanmasını bekledikten sonra, daha önceden görevlendirilmiş gibi, bavulu geçen gece bulduğu çöp kutusunun yanına bıraktı. O sırada arkasından onu sessizce, bir gölge gibi takip eden siyah kedinin yumuşak adımlarından ve hafta başında, ofiste bütün bir gün bankayı, hayatını ve iflasın inceliklerini düşüneceğinden habersizdi.

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Mehmet Ergün, 1977 Ankara doğumlu. Üniversite yıllarında Edirne’de, “Arayış Tiyatro Topluluğu”; devamında İstanbul’da, “Tiyatro Firez” çatısı altında çeşitli oyunların yönetmenliğini üstlenmiştir. 2008 yılında “Mülksüzler” isimli aylık siyasi dergiye yazar olarak katkıda bulunmuştur. “Arche” ve “Bohça” adlı fanzinlerde yazmıştır. 2012 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri yarışmasına “Gece” isimli öyküsü ile katılmış ve mansiyon alan öykü, seçkide yayımlanmıştır. Uluslararası Ankara Öykü Derneği’nin 2014 Öykü Ödülüne layık görülmüştür. Hâlen İstanbul’da İngilizce öğretmeni olarak çalışmaktadır.

17
0
0
Yorum Yaz