Leyla Tavşanoğlu|Pazar Söyleşİlerİ
13/11/2008 · Kategori: Soylesi
Hükümet yargıdan elini çeksin
Cindoruk, “Anayasa Mahkemesi’nin yeni laiklik tarifi geçerlidir ve değiştirilemez. Bu kararla Cumhuriyeti yönetecek siyasal partilerin laiklik konusunda yeni bir anayasa yorumu yapmalarına, yeni bir teklif getirmelerine imkân yoktur” diyor.
Başbakan “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek davanın tarafı olduğunu ortaya koymuştur. Unutmayalım ki savcılar Adalet Bakanı’nın emrindedir. Yani savcı bağımsız değildir. Bu davanın mahremiyeti kalmamıştır. Bu davadan ellerini çeksinler.
Eski TBMM Başkanlarından 55 yıllık hukukçu Hüsamettin Cindoruk’la Anayasa Mahkemesi’nin türbana iptal ve AKP’yi laikliğe aykırı fiillerin odağı durumunda gören karar gerekçelerini, Ergenekon ve Deniz Feneri davalarını, AKP’nin yargıyı nasıl siyasallaştırma hedefi olduğunu konuşuyoruz. Cindoruk, AYM’nin karar gerekçelerini fevkalade doğru bulduğunu, bunların çok sağlam olduğunu söylüyor. Bundan sonra hiç kimsenin anayasayı türbana özgürlük için değiştirmeye yeltenemeyeceğinin altını çiziyor. Ergenekon için, “Böyle dava olmaz. Tutuklu sanıklar derhal tahliye edilmeli, dava hafifletilmelidir. Siyasetçiler bu davadan ellerini çeksinler” diyor. İleride AİHM’nin bu tür davalar nedeniyle Tük hukukunu fena halde yargılayacağına dikkat çekiyor. Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak da, “Adalet Bakanı ‘Bana ne’ diyemez. O zaman görevini ihmal etmiş olur” diye konuşuyor.
- Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) anayasa değişikliklerini esastan değil, ancak usulden bozabileceği gibi tartışmalar var. Bu görüş doğru mu?
H.C. - Hatta AYM’nin yetki gaspı yaptığını söyleyenler var. Bu çok ağır bir hukuki tanımlama. Çünkü gasp, yani gasp eden, lügat anlayışıyla zorbadır. AYM hiç kimsenin hakkını gasp etmedi. AYM, anayasa değişikliklerini inceleme yetkisine sahiptir. Yalnız anayasada bu yetkinin sınırları var. AYM yetki gaspı yaptı demek için söz gelimi bir tapuyu iptal etmesi lazımdır. Ama burada AYM, anayasa değişikliklerine iptal kararı için bir yorum yaptı. Bu yorum hakkı da AYM’ye ait. Şekil yönünden yapılacak incelemenin teklif kelimesiyle irtibatını kurdu. O nedenle AYM’nin yetki gaspı yok. Şekil yönünden incelemenin sınırlarını çizen bir yorumu var. 1961 ve 1982 anayasaları, anayasa yorumunu münhasıran AYM’ye bırakmıştır. O nedenle de AYM’nin o yorumu yapma hakkı var. Üstelik gerekçeyi dikkatle okuduğunuz zaman buna özen gösterdiğini görüyorsunuz. Ortaya koyduğu gerekçeler çok doğru, çok haklı.
- Peki, AYM bu gerekçelerle ne demek istiyor?
- Anayasanın değiştirilemez olan üç maddesi var. Bu üç maddede hukukla ve fizik kuralları ile ilgili hükümler bulunuyor. Birisi Ankara başkenttir. Bunun değiştirilmesi teklif edilemez. İstiklal Marşı’nın da bir iktidar partisi tarafından değiştirilmesi teklif edilemez. O nedenle nasıl bu iki çarpıcı örnek Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi içinde gözüküyorsa bunun bir üstündeki Cumhuriyeti tarif eden kurallara aykırılığı da AYM, teklif edildiği zaman dahi tetkik etme hakkına sahiptir. Anayasa, “Anayasa değişiklikleri AYM’nin görevi dışındadır” deseydi ve AYM ona rağmen bunu yapmış olsaydı bir yetki aşımı söz konusu olabilirdi. Onun için ben yetki gaspı sözünü AYM’ye bir isnat gibi görüyorum ve hukuksal da bulmuyorum.
AYM’den korkmasınlar
- AYM yetki gaspı yaptı demek bizatihi suç değil mi?
- Suç olmasa bile ağır bir töhmet. AYM bunu kendisine bir isnat gibi görebilir; dava da açabilir. Ama sanmıyorum. Zaten kendisini kararıyla çok güzel savunuyor. Hepimiz hukuku, içtihatları, doktrinleri bilen insanlar olarak bunun bir yetki gaspı olmadığını söylüyoruz. Bu ilk defa ortaya çıktığı zaman bunun anayasaya aykırı olduğunu söyledik. O zaman AYM’nin ne karar vereceğini de bilmiyorduk. Bu bir tahmin değildi. Anayasanın yorumlanmasıyla ilgili bugüne kadar verilen kararlardan elde ettiğimiz sonuçtu. Nitekim AYM bizim de umduğumuz gibi bu değişikliği iptal etti. Bu değişikliğin iptali hukuk açısından AYM’yi güvenilir bir konuma getirmiştir. AYM bu kararıyla Cumhuriyetin kurucu iktidarını korumayı devam ettirmiştir. ABD AYM’yi 200 yıl önce kabul etmiştir. Bir bakıma AYM, ABD’nin birliğini sağlamıştır. Şunu belirtmek istiyorum: Hukuka saygılı, kendinden korkmayan bir iktidarın AYM’den korkmasına hiçbir sebep yoktur.
- Peki, sizce söylendiği gibi AYM yasama organının yetkilerini gasp mı ediyor?
- Hayır. Anayasa değişikliği bir kanun taslağıyla ortaya çıkar. O bakımdan Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararın hukuki geçerliliği çok iyidir. Ayrıca ben AYM’nin gerekçeli kararını okudum. Çok sağlam bir gerekçe yazmışlar.
- Peki, AKP hükümeti bir kere daha türban değişikliğini anayasaya koymayı deneyebilir mi?
- Anayasanın 10. ve 42. maddelerinin değişikliğini iptal kararı mutlak bir karardır. Bu tartışılabilir, eleştirilebilir ama sonuçta mutlak bir karardır. Siyasal iktidar için sınırlama, Cumhuriyet için de tarif getiriyor. Bence son yıllarda AYM’nin aldığı en önemli karardır. Görülen şu: Laiklikle ilgili bir anayasal tarife ve sınıra ihtiyaç vardı. Çünkü sadece bu iktidar değil, geçmişte de dine dayalı söylemleri olan bazı siyasi partiler iktidara geldiler. Sayın Erbakan’ın lideri olduğu partiler kapatıldı. Cumhuriyetin temel niteliklerinden birinin laiklik olduğunu vurgulayan AYM sürekli aynı kararları yineledi. Sonra uluslararası hukuk, AİHM AYM’nin kararlarını onadı. Özellikle Leyla Şahin davasında AİHM’nin verdiği karar bizim AYM’nin verdiği kararların isabetini ortaya çıkarmıştır. O nedenle milli üst hukuk bakımından da AYM’nin yeni laiklik tarifi geçerlidir ve değiştirilemez. Bu kararla Cumhuriyeti yönetecek siyasal partilerin laiklik konusunda yeni bir anayasa yorumu yapmalarına, yeni bir teklif getirmelerine imkân yoktur. AYM bunların hepsini bozar. AYM Cumhuriyeti güçsüzleştirmek isteyenlere bir sınır çizmiştir.
- Bunu yapmak isteyen partinin iktidarda olmasının tehlike ve tehdit ağırlığını arttırdığına kararda dikkat çekiliyor. Öyle değil mi?
- Evet. Küçük bir muhalefet partisinin böyle düşüncelere kapılmış olması olabilir ki tartışılır. Güçsüz bir siyasi parti bunları söyleyebilir. Azınlık söylemidir, denebilir. Ama iktidar partisi olmak tehlike ve tehdit oluşmasını arttırır. Nitekim bu iktidar partisi gücüne, Meclis çoğunluğuna güvenerek anayasa değişikliğine teşebbüs etmiştir. Hatta anayasa değişikliği yürürlüğe girmiştir. AYM bu yürürlüğü durdurmuştur.
- Siz her zaman Türkiye’de laikliğin genişletilmiş olduğunu söylersiniz. Bundan neyi kast ediyorsunuz?
- Türkiye’de laikliğin rijidliği bugünkü tatbikatla, sosyolojik, siyasi ve hukuksal açıdan da çok genişletilmiştir. Avrupa ülkelerinde papazlık eğitimi almış bir cumhurbaşkanı, bir başbakan, bir adalet bakanı var mı? Ama bizde var. İmam hatip liselerini, yani ruhban okullarını meslek liseleri haline getirmişiz. Hiç kimse sesini çıkartmadı. Herkes dilediği gibi Kuran kursu açıyor. 90 bine yakın cami var. Atatürk’ün yasakladığı tekkelerin, zaviyelerin, cemaatlerin hepsi açıldı. Bunlar resmen konuşulur hale geldi.
Laiklik milli birliği sağlar
- Zaten ülkeyi bugün neredeyse Fethullah Gülen cemaati yönetmiyor mu?
- Laikliği daha fazla genişletmek için bir sebep yok. Din eğitimi mecburi. 1993-94 döneminde anayasa değişikliği yapmak için bütün partilerin genel başkanlarını topladım. O sırada TBMM Başkanı’ydım. Sıra 24. maddeye geldi. Bence bu madde laikliği tarif eder. Bu, 174. maddeyle birlikte iki önemli maddedir. O zamanki RP sözcüleri, “Biz bu maddede, inancı gibi yaşama hakkı değişikliği istiyoruz” dediler. Komisyonda Mümtaz Soysal, Coşkun Kırca ve ben buna şiddetle karşı çıktık. Sebebi de şuydu: İnancı gibi yaşama hakkı ikili hukuku, ikili eğitimi hedefliyordu. Biz, “Laiklik bu kadar da genleşemez” dedik. O madde olduğu gibi kaldı. İyi ki de öyle kalmış. Çünkü Anayasa Mahkemesi bu kararında ona dayandı. Laiklikten daha fazla taviz verilmesini istemek Cumhuriyetin sınırlarına gelmiştir. AKP içinde her zaman saygı duyduğum siyasetçiler var. Onların samimiyetinden kuşku duymuyorum. Ama siyasette samimiyet yeterli değildir. Siyaset yapanlar hem önlerini hem arkalarını görmelidir. “Samimiyiz. Biz laiklik karşıtı değiliz” demek yeterli değil. Laiklik aynı zamanda milli birliği sağlar. Biz laiklikle milli birliğimizi sağlamalıyız.
- Peki, ne yapmalı?
- İki şey. Tutuklular tahliye edilip bütün sanıklar duruşmalara normal biçimde gelir hale getirilecek. Ardından da hem yurtdışına çıkma yasakları kaldırılacak hem de duruşmadan vareste tutulma işlemleri başlatılacak. Benim görmediğim, hakkında ağır deliller bulunan bir sanık varsa elbette onun hakkında dava devam edebilir. Hem sanıklar, hem deliller, hem de sanıkların direnci açısından eski tabiriyle davayı hafifletmek lazımdır. O davada çok önemli insanlar var. O insanlar yarın duruşmalar ilerledikçe yargıyla savaşır hale gelirler. O davada çok önemli avukat arkadaşlarım var. Onlarla mahkeme arasında büyük bir çekişme başlar. Böyle dava olmaz. Böyle mahkeme salonu, böyle çamurlu avlu olmaz. Böyle bir davayı çözmeye yıllar yetmez. Binlerce evrak var. Ben yargım, yargıçlarımız, savcılarımız adına bu davanın selametle götürülmesi için önce davanın hafifletilmesi gerektiğini söylüyorum. İkincisi de şu: Elli beş yıldır avukatlığın içindeyim. Yassıada davası dahil çok sanıklı, çok büyük davalara girdim. Bir dava ne kadar çok sanıklıysa yargının da o kadar yanılma payı artar. Ayrıca birbirine hiç benzemez adamları bir davada yargılamak, inanın, bir hukukçunun başarabileceği bir iş değildir. Biraz sonra sanıklar birbirine girecek, yetki, görev ihtilafları giderek artacaktır. Gördüğüm şudur: Bugünkü haliyle bu dava Yargıtay içtihatlarına da, AİHM’nin tüm kararlarına da, Türkiye’nin imza attığı adil yargılamayla ilgili bütün uluslararası sözleşmelere de aykırıdır. Bu kadar hukuka aykırı bir davayı yargıçların sırtlarına yükleyenler ancak siyasetçiler olabilir.
Davadan ellerini çeksinler
- Başbakan, “Ben bu davanın savcısıyım” demedi mi?
- Başbakan bunu söyleyerek davanın tarafı olduğunu ortaya koymuştur. Unutmayalım ki savcılar Adalet Bakanı’nın emrindedir.
Yani savcı bağımsız değildir. Adalet Bakanı da zaman zaman bu konuda gereksiz beyanlarda bulunmuştur. Davayla ilgili kehanetler ortaya çıkarmıştır. Bir de bu hükümetin yandaşı basının pervasızca ortaya çıkardığı birtakım belgeler ve deliller vardır ki bunlar ceza hukuku usulüne tamamıyla aykırı biçimde sızdırılmıştır. Bu davanın mahremiyeti kalmamıştır. O nedenle yapılacak ilk iş bu davadaki gizlilik kararlarını kaldırmaktır. Herkes istediği belgeyi, bilgiyi almalıdır. Ayrıca siyasetçilere de şiddetle tavsiye ediyorum. Bu davadan ellerini çeksinler.
- Ellerini çekmezlerse ne olur?
- Beklemedikleri sonuçlarla karşılaşırlar. Türk hukuk sistemi büyük zarar alır. Ve Türk hukuku AİHM’de tartışılır olur. Deniz Feneri davasına bakan Alman mahkemesiyle bu mahkeme arasında bir kıyaslama yaptığınız zaman Türk hukukunun böyle bir noktaya gelmiş olmasından duyduğumuz ıstırap bir yana, AB’ye girmemize bir engel oluşturması da üzüntü vericidir.
Böyle bir mahkemeyi, böyle bir mahkeme gelişimini Avrupa hukukuna kabul ettirmek mümkün değildir. Kopenhag kriterleri sadece bazı yasaları çıkartmaktan ibaret değildir. Adil yargılama sadece yasalarla sağlanmaz. Adil yargılama için önce adil yargıç, adil savcı yetiştirmemiz gerekiyor. Bu dava bu açığımızı ortaya çıkarmıştır. Ben bunca yıl emek verdiğim hukuk sistemi adına üzülüyorum.
3 Kasım 2008 - Cumhuriyet
Yolsuzluklar hükümetlerin sonu olur
Türkiye’de herkes birbirini hoş görüyor. İnsanlar isterse çocuklarını dini eğitim almaya gönderiyor. Televizyonlarda her türlü dini yayın serbest. O zaman ben soruyorum: Daha ne istiyorsunuz? Benim halkım Cumhuriyet’ten memnundur. Çünkü bu ülkede ne görüyorsanız, rahatça ibadet edebiliyorsanız, rahatça bir yerden bir yere gidebiliyorsanız Cumhuriyet’in sayesindedir.
Ben size yıllar önce bir söyleşimizde de söyledim ve dedim ki: “En çok korktuğum şey işlenen cinayetler, dökülen kana ilaveten bunların sebep olacağı, ‘Sen Kürtsün ben Türküm’ diye insanların birbirini öldürmeye başlamasıdır. Eline silah alan kişi Kürt olsa da canidir, Türk olsa da canidir.”
Güniz Sokak’taki evde Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le son günlerin gündemini oluşturan trajikomik olayları konuşuyoruz. AKP hükümetinin son icraatları ve Güneydoğu illerinde patlak veren intifada benzeri olaylar baş konularımız . Bir de yoksulluklar. Çocuk bakımevlerinin durumunun kamuoyuna yansıması ve büyük tepki çekmesine karşın sorumlu bakan ve müdürlerin koltuklarında oturmalarına Demirel’in tepkisi çok sert. “O bakan ve o adam mutlaka koltuklarından alınmalı” diyor. Demirel ayrıca, “Yolsuzluklar hükümetlerin sonunu getirir” uyarısında bulunuyor. Kürt ve Türk kökenli vatandaşlara da “Hep beraber bu ülkeyi bölmek isteyenlere karşı çıkın” çağrısında bulunuyor. Türkiye’de inanç özgürlüğünün baskı altında olduğu iddialarına karşı da tepkisi çok sert: “Kimin namazına, orucuna karışılmış? Daha ne istiyorsunuz?”
- ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlarını Türkiye ve bölgemize olası etkileri açısından değerlendirir misiniz?
DEMİREL- ABD, 44. cumhurbaşkanını seçmekle dünyada en devamlı seçilmiş cumhurbaşkanları yönetimine sahip olduğunu göstermiştir. Zaman zaman bu seçimler dünya için de önemli olur. Bu defaki ABD’de değil sanki dünyada yapılmış bir seçim gibi ilgi uyandırdı.
Bunun da çeşitli nedenleri var. ABD bir dünya devleti ve bir süper güçtür. Aynı zamanda tek kutuptur. Dünyayı son olarak saran mali kriz de göstermiştir ki ABD öksürse başka yerler zatürree oluyor. 21. yüzyılın dünyasını da iyi anlamak lazımdır. 21. yüzyılın dünyasını eski fikirlerimizle anlamaya çalışırsak çok gerilerde kalırız. Teknolojinin bu kadar gelişmesi de küresel işbirliğini zorunlu hale getirmiştir. Bu ülkenin Türkiye’yle geçmişten gelen ve coğrafyanın dikte ettiği ilişkileri vardır. Bu ilişkiler tarih içinde inişli çıkışlı olmuştur. Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı harekât başlangıçta sesini çıkarmasa da sonradan ABD’nin tepkisini çekmiştir. Bir de her nisan ayında önümüze gelen ABD Kongresi’ndeki Ermeni soykırım tasarısı var. Şimdi Barack Obama acaba bu konuda ne yapacak?
- Obama Ermeni soykırım tasarısının kongreden geçmesinden yana olduğunu beyan etmedi mi?
- Siyasiler kampanyalarını siyaset adamı olarak yapar ama iktidara geldikleri zaman da siyaset adamlığının önüne devlet adamlığı geçer. Siyaset yaparken devletin dosyalarını bilmediğiniz için yapamayacağınız şeyleri söylediğiniz zaman zaman vakidir. Ama iktidara gelip dosyaları gördüğünüz ve çevrenizi dinlediğiniz zaman vaat ettiğinizi yapamama gibi bir durumla karşı karşıya kalırsınız. O vaat ettiğiniz şeyi yapmaya kalkmak ise ülkenize yarar sağlamaz. O zaman mecbur olursunuz işi ahir zamana bırakmaya. Hep öyle olageldi. Öyle olacak mı yoksa olmayacak mı, göreceğiz. Ama bu Türkiye bakımından çok hassas bir konu. ABD terörle mücadelede ve AB’ye tam üyelik meselesinde Türkiye’nin yanında oldu. Ayrıca zaman zaman Türkiye’nin dış ödemelerinde sıkışıp para bulmasında da yardımcı oldu. Türkiye de ABD’ye ve dünyaya olan taahhütlerini sadakatle yerine getirdi. Ama şimdi Irak olayıyla karşı karşıyayız. Bu Kıbrıs olayından sonra Türk-ABD ilişkilerine en çok zarar veren Irak olayıdır. Her gelen cenaze Türkiye’de ABD’ye karşı infial uyandırmaktadır. Ama sonunda terörle mücadelede ABD Türkiye’nin yanında yer almış oldu. “PKK bizim düşmanımızdır” dedi.
Bölünme değil bütünleşme
- Ama bu söylemin Kuzey Irak’taki PKK yuvalarının temizlenmesine yetmediği ortada değil mi?
- ABD oraları Türkiye adına temizleyemiyor. Çünkü ABD’nin Kürtlerle olan ilişkileri var. Irak içinde kendisine sadık tek grup Kürtler. ABD hem Kürtleri incitmek istemiyor hem de kendisi teröre karşı olduğu için Türkiye’nin bu olaydan çok rahatsız olduğunu da biliyor. Bu da önümüzdeki zaman içinde Türkiye’nin çok dikkatle baktığı bir olaydır. Keza ABD’nin Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteğin nasıl gelişeceğini de göreceğiz. Türkiye’nin esasen AB’den istediği yeniden bölünme yerine bütünleşmedir. Yani Türkiye hem Rusya’yla hem AB ülkeleriyle hem de ABD’yle ilişki içinde olmak durumundadır. Siyasi şartlar Türkiye’yi taahhütlerine sadık olmaktan çıkarmaz. Yalnız yeni siyasi şartlar oluştuğunda umalım ki Avrupa bir bölünmeye doğru gitmez. Yani umalım ki Avrupa Rusya’yı elinin tersiyle itmez. Böyle durumlarda Türkiye’nin alabileceği pozisyonlarda ABD’nin Türkiye’ye tavrı ne olacaktır? O da ayrı meseledir. Eski CIA ajanı Graham Fuller geçenlerde bir konferansta yaptığı konuşmada, “Türkiye ABD’nin müttefiki olmaktan çıkmıştır. Türkiye artık bağımsız davranmakta ve yeniden bölgesel bir güç haline gelmektedir” dedi.
- Sizce ‘Türkiye artık ABD’nin müttefiki değil’ sözünü neden söyledi?
- Birtakım kimselerin itibarları ne olursa olsun birtakım şeyleri söylemeleri bence önemli değil. İlişkiler devletten devlete ilişkilerdir. Anlaşmalara bağlıdır. Bir adam bu anlaşmaları bir konferansla tadil edemez. Şahsi fikridir. Yapılan anlaşmalar geçerlidir.
- O da yetmemiş. “Türkiye’de Kemalizm inanç özgürlüğünü fazlasıyla baskı altına aldı” demiş. Buna ne diyorsunuz? Gerçekten Türkiye’de dini özgürlüklere baskı var mı?
- Hayır, bu sözlere hiç katılmadım. Bir kere bunlar Türkiye’de üretilen fikirler. Bir kere adam Müslüman değil. İkincisi, bu zamana kadar Türk halkının böyle bir şikâyeti olmadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, çağdaş bir devlet olarak kuruluşuna baştan beri karşı çıkanlar vardır. Devrimleri hazmetmeyenler de vardır. Türkiye’de 70 milyon insan yaşıyor. Üstelik demokrat bir ülke. Bu çeşit düşüncelerde olanlar olabilir. Ama ben onlara şunu söylerim: Ben 40 yıl Türkiye’nin yönetiminde bulundum. Hiç kimse bana dini vecibelerini yerine getiremiyorlar diye şikâyette bulunmadı. Türkiye’de dinle devlet birbirinden ayrılmıştır. Din devlete talip olmayacaktır. Devlet de dine baskı yapmayacaktır. Biz bunu söyledikten sonra şunu da dedik: İbadet hürriyeti var. Türkiye’de 79 bin cami bulunuyor. Burada beş vakit ezan okunur, namaz kılınır. Ramazan gelir. Halk ülkenin bir baştan öbürüne orucunu tutar. Namaz kılmayana oruç tutmayana da kimse bir şey demez. Bir şey söylediğiniz zaman Allah’la kul arasına girmiş olursunuz. Türkiye bu. Eğer halk dini vecibelerini yerine getirmiyor diye namaz kılmayana oruç tutmayana ya da namaz kılmayan kılana bir şey demeye kalkarsa o zaman bu ülke yaşanmaz hale gelir.
- Kuran kursları, imam hatip liseleri açık değil mi?
- Türkiye 15 milyon çocuğa okul sağlıyor. Bu ülkenin bütün çocuklarına okul verilebilmişse bu da Cumhuriyet’in sayesindedir. Bütün bunlar Cumhuriyet’in kurucusunun sayesindedir. O da Büyük Atatürk’tür. Bence içeriden dışarıdan gazel okuyanlara kulak asmamak lazımdır. Yapamadığımız şeyler varsa onları yapalım ama Türkiye’de dini vecibelerimizi yerine getiremiyoruz diye bir genel şikâyet yoktur.
- Son altı yılda Türkiye’de belli konularda sürekli bir kamplaşma yaşanıyor. En son da Kürt konusunda oluyor. DTP bir yanda yerel seçimler yaklaştıkça durumdan vazife çıkarmak gibi bir tavır içine girerken Başbakan yangına körükle gidiyor. Son olarak da pompalı tüfek kullanımını sanki destekler söylem içine girdi. Başbakan bir yandan dini konularda bu kamplaşmayı yaratırken şimdi de etnik konulara girdi. Sizce Başbakan ne yapmak istiyor?
- Bir ülkenin hükümeti o ülkede huzursuzluk çıksın istemez. Çünkü aslında huzursuzluk hükümetlerin aleyhinedir. Ülkede huzursuzluk taşınamayacak noktalara gelince o zaman halk, “Bu hükümet bu işin altından kalkamıyor. Görevi bitmiştir” demeye başlar. Bunu bu hükümet için söylemek istemiyorum. Herhangi bir hükümet huzursuzluk çıkarmak için işe girişiyor, bundan siyasi menfaat ummak istiyorsa yanlışın en büyüğünü yapmaktadır. Yalnız Kürt meselesi bununla izah edilemeyecek kadar komplike. Çünkü orta yerde Sayın Başbakan’ın Güneydoğu illerine gidip birtakım hadiselerle karşılaşmasından önce mesele vardı. Bu mesele şu: Türkiye’nin dağlarında altı bin tane insan var. Bir ülkenin dağlarında, ovalarında veya şehirlerinde devlete silah çekmiş insanlar dolaşıyorsa o zaman, “Acaba bu devletin kanunları mı noksan? Kanunlarını icraya gücü mü yok” diye sorarlar. “Yoksa müsamaha mı ediliyor?” Bu vahim bir olaydır. Türkiye 25 yıldır çeşitli zamanlarda bu olaylarla karşı karşıya kaldı. Ama 2000 yılına gelindiğinde Türkiye’de bu işler geniş çaplı sükunet bulmuştu. Bugün yine aynı problemle karşı karşıyayız. Tunceli’ye gidememek ne demek? Olur mu öyle şey?
- Peki, ne olur?
- Bence burada faturayı sadece Türkiye’nin yönetimine çıkarmak doğru değil. Hadisenin kendisi büyük. Türkiye’nin yönetiminde kusur olabilir. Fakat bu kusuru aşacak kadar büyük bir hadiseyle karşı karşıyayız. Ne demek kadın çoluk çocuğu öne sürüp intifada örneği olaylar çıkarmak? Bu çeşit hadiseler Türkiye’de her zaman olan hadiseler değildir. Bunların hiç olmaması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunları kanuni, hukuki sayabilir mi? Sayamaz. Şiddete girdiğiniz yerde demokrasi biter. Eğer siz intifada misali işleri demokrasinin icabı sayarsanız demokrasinizi öldürürsünüz. Bence burada gereken her türlü tedbiri alacak, kanunlarınızı uygulayacaksınız. Kanunlarınız kâfi gelmiyorsa yeni kanun çıkaracaksınız. Türkiye’yi bir hukuk devleti olarak tutacaksanız. Türkiye’deki huzuru, sükunu, hukukun içinde kalarak sağlayacaksınız.
10 Kasım 2008 - Cumhuriyet

