10 08 2016

Mutlaka Bilmeniz Gereken 15 Türk Kadın Şair

Mutlaka Bilmeniz Gereken 15 Türk Kadın Şair

Zeynep Hatun, Mihri Hatun, İhsan Raif, Gülten Akın, Nilgün Marmara başta olmak üzere Türk Edebiyatı’na damgasını vurmuş kadın şairlerimizi sizler için derledik.

 

1. Zeynep Hatun

Divanı bugün elimizde mevcut olmamakla beraber, Zeynep Hatun 15. yüzyılın divan şairi olup Amasyalıdır. II. Bayezid’in şehzadesi Ahmet, Amasya’da vali olarak bulunurken, Zeynep Hatun Şehzade Ahmet’in sarayındaki edebi çevreye dahil olmuştur.

Şair Zeynep Hanım, evlenmeden önce Fatih Sultan Mehmet adına Türkçe ve Farsça şiirlerden oluşan bir divan tertip ederek bunu sultana sunmuş ve karşılığında takdir görmüştür. Kadı İshak Fehmi Çelebi ile evlendikten sonra, eşi tarafından şiir yazmasına ve şiir sohbetlerine katılmasına izin verilmemiş, şiiri bırakmak zorunda kalmıştır.

Zeynep Hanım, şiirlerindeki hayali sevgiliyi tıpkı erkeklerin lisanı üzerinden tasvir etmesiyle şaşırtıcıdır. Kadınları dedikoducu, tembel ve aşağı bir takım hislerle betimlemesi meselesinin, devrin erkekleri tarafından çok beğenildiğini okuyoruz. Zeynep Hanım bu tavrıyla edebiyat mahallerinde “merdane” olarak isimlendirilmiştir. Fakat bugün değerlendirildiğinde Zeynep Hanım’ın bu tavrı, erkekler gibi söylediği takdirde kabul göreceğini bilen bir kadının mısraları gibi görünüyor.

Zeynep Hanım’ın Ziya Paşa’nın Harabat’ına girmiş şu beyitleri pek meşhurdur:

“Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım,
Efendim dem be dem artar, tükenmez, bi-nihayettir”

2. Mihri Hatun

Uzun boylu, kara saçları fildişi beyazı geniş alnına zülüfler halinde inen güzel bir kadındı. 1460’lı yıllarda Amasya’da doğdu. Farsça ve Arapça öğrendi. Amasya’da Şehzade Ahmet’in Sarayı’nda sevilip, sayıldı. Hatta o zaman sadece erkeklerin yaptığı musahiplik yani sohbet arkadaşlığı görevine resmi olarak atandı.

Divanı günümüze kadar gelen ilk kadın şairimizdir. O dönem sarayın en ünlü şairi Necati’nin yazdıklarına nazire yazmaktan ve bu yolla kendi şiirinin ondan üstün olduğunu göstermekten muzipçe zevk alıyordu. Çok güzel bir kadındı, içlerinde kadınlar da olan birçok aşk yaşadı. Bu aşklarını şiirlerinde açıkça ifade etti, bu nedenle şiire tensel duyguları katan ilk kadın
olarak betimlendi.

mihri hatun şair

Tıpkı bir zamanlar görünce kalbinin yavru bir kuşmuşçasına oynadığı Müeyyetzade Abdurrahman Çelebi, tıpkı şu anda rüyalarına giren Paşa oğlu İskender gibi, tıpkı adını hiç açıklamayacağına yemin ettiği ince belli, siyah saçlı kadını sevdiği gibi. Onun için Türk Sappho’su olarakta isimlendirilir. Hiç evlenmedi.

Türkiye’de pek bilinmese de, bir sekizliği Alman liselerinde edebiyat kitaplarında yer aldı. Venüs’teki bir kratere “Mihri Hatun Krateri” adı verildi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1967’de Mihri Hatun’un ünlü divanını bastı. 2005’te 9. İstanbul Bienali’nde İngiliz sanatçı Cerith Wyn Evans bir projektör aracılığı ile ışıktan harflerle gökyüzüne Mihri Hatun’un “Uykuda açtım gözümü” diye başlayan gazelini gönderdi.

Didi dilber hüsnümün hayranı ol didüm be-ser
Didi her dem ‘aşkumun giryanı ol didüm be-ser

Didi hüsnüm gülsitanınun hezaran derd ile
Ruz u şeb bülbül gibi nalanı ol didüm be-ser

Günümüz Türkçesi

Sevgili, “Güzelliğime hayran ol;
aşkımla daima ağla” dedi. Baş üstüne” dedim.

Sevgili, “Güzelliğimin gül bahçesinin binlerce derdiyle
Gece gündüz ağlayan bülbülü ol” dedi. “Baş üstüne” dedim.

3. Leyla Saz (1850 – 1936)

Leyla Saz, 1934’te Soyadı Kanunu’nun çıkmasından sonra Saz soyadını almıştır. Bu soyadını almasının nedenini ise,“Kendimi bildim bileli günüm müziksiz geçmedi” ifadesiyle açıklamıştır.

Abdülmecid’den Vahdeddin’e kadar bütün padişahların döneminde yaşadı. Ancak Abdülmecid Sarayı’nda geçen çocukluk dönemi yetişmesinde büyük rol oynamıştır. Sanki ilk duyduğu sesler annesinin ninnisinden sonra sarayın duvarlarında yankılanan saz ve sözlerdir. Nitekim bu çevre onu şiire götürecek ve ilk şiirini ondört yaşında iken yazacaktır. Ancak, besteci yanı şair yanından daha öndedir.

leyla saz şair

Leyla Hanım’ın, “Yaslı gittim şen geldim” mısrasıyla başlayan marşı bilhassa Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok beğenilmiş, uzun süre dillerden düşmemiştir. Atatürk’ün de çok sevdiği “Mani oluyor halimi takrire hicabım”şarkısının sözleri ve “Nerdesin, nerde acep gamla bıraktın da beni” şarkısının bestesi, “Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim”şarkısının sözleri Leyla Saz’a aittir.

Osmanlı İmparatorluğunun ilk Müslüman anı yazarıdır da ayrıca. Anı kitabında Çırağan Sarayı’ndaki sosyal yaşam, eğlenceler, giyim kuşam, düğünler, eğitim gibi konularda detaylı bilgiler verir.

Leyla Saz’ın anılarının, bestelerinin ve şiirlerinin çoğu Bostancı’daki köşkü yandığı zaman kaybolmuştur. Leyla Saz’ın yayımladığı anıları, yangından sonra tekrar yazdıklarıdır. Şiirlerini Solmuş Çiçekler adıyla yayınladı.

Kıl meclisi âmâde ne derlerse desinler
İç dilber ile bâde ne derlerse desinler.
lemde nedir farkı bana medh ile zemmin
Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler.

Günümüz Türkçesi

Aldırma buluş sevdiğinle,
Çıkar keyfini birlikteliğin, ne derlerse desinler.
Övgüye de, yergiye aldırmam
Dostların canı sağ olsun, ne derlerse desinler.

4. Şair Nigar Hanım (1856 – 1918)

Şair Nigar Hanım oldukça güzel bir kızdır. 13 yaşındayken Mehmet İhsan Bey’le evlendirilir. Kocası içki ve gece alemlerine düşkündür. Bu durum ve art arda 3 çocuk, böbreklerinde başlayan hastalık onu hassas, kırılgan bir yapıya dönüştürmüştür. Hastalığı nedeniyle, doktorların Büyükada’da kalmasını tavsiye etmeleri üzerine çocukları, eşinden ayrı günler geçirmek zorunda kalmış.

Eşinin çapkınlıkları, evle ilgisizliği, maddi sıkıntıların olduğu bir dönemde 14 yaşından beri yazdığı şiirlerini topladığıEfsus adlı eseri yayınlandı. 3 yıl sonra Efsus’un 2. kısmı da basıldı. Artık çevresinde yeni dostları vardı. Bir müddet sonra 15 yıllık evliliğini bitirdi. Ama en büyük sızısı çocuklarını görememek onların hasretiydi. Arkadaşı Cemile Hanım’ın eşi Salih Münir Paşa’yla bir gönül macerasının ardından, İran sefirinin yakınlığına ilgisiz kalmadı. Ardından ulaşamayacağı bir adama aşık oldu. Ona, nazenin diyordu: Marki Carlotti. Bir İtalyandı. Bir Müslüman kadın Hristiyan biriyle evlenemezdi o dönemde. Carlotti ülkesine döndü, Nigar Hanım aşkını günlüğüne gömdü ve sustu. Günlükleri ölümünden 50 yıl sonra açılması kaydıyla Aşiyan Müzesi’ne teslim edildi.

şair nigar hanım

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu günlüklerden alıntılar ile Şair Nigar Hanım adlı bir kitap yazmıştır. Nigar Hanım’ı şöyle anlatır:

“İlk bakışta verdiği onca parıltılı ve kalabalık siluete rağmen, kadın kimliği ile alabildiğine tenha ve kırık bir hikayeydi; bestesi şarklı, güftesi garplı. Unutuluşun kucağına zirveden düştü. Hayatını, elemlerini, zaten çok az olan ümitlerini anlattığı günlükleri yıllarca Aşiyan Müzesi’nde bekledi.”

5 yıllık özgürlükten sonra 33 yaşındayken kocasıyla tekrar evlendi ama değişen hiç bir şey yoktu. 7 yıl sürecek bu 2. evlilik denemesinden, Niram adlı eserinin yanında, Aks-i Seda adlı olgunluk eserini yayınladı. Eşinden ayrıdı ve bir daha bir araya gelmediler. Günlüğüne “Ne olur bir gece hissetmeden sönüversem” diye yazdığı 1918 yılının o soğuk kışında bir sevgiliyi bekler gibi beklediği ölüme harp yıllarının hastalığı tifüs sonucu kavuşacaktı.

Yegane sevdiğin alemde ben miyim simdi?
Sahih ben miyim artık muhatab-ı askın?
Butun o hiss-i amik-i fuad-ı pür sevkin
O ibtila-yi ezel, o alaik-i ebedi
Benim mi şahsıma mahsur?. Bir daha söyle
O sanihat-ı hazinin, o beyyinat-ı gamın
Sahih, mülhimi hep ben miyim, bugün söyle;
Tahassüsatını, efkarını bütün söyle.
Getir su kalbime dök varsa sevdiğim, elemin
Eden nedir seni rencud?.. Bir daha söyle.

Günümüz Türkçesi

Biricik sevdiğin dünyada ben miyim simdi?
Gerçekten ben miyim artık aşkının muhatabı?
Bütün o istek dolu yüreğinin derin duyguları
O ezeli düşkünlük, o sonsuz ilgiler
Benim mi şahsıma mahsus?.. Bir daha söyle,
O hüzünlü akla gelişlerin, o üzüntülerinin belli olmasının
Gerçekten esinleyeni hep ben miyim, bugün söyle:
Duygulanmalarını, düşüncelerini bütünüyle söyle.
Getir şu kalbime dök varsa sevdiğim üzüntün
Seni inciten nedir?.. Bir daha söyle…

(Bir Daha Söyle Şiiri)

5. Makbule Leman (1865 – 1898)

1865′te Beşiktaş’ta dünyaya geldi. 1898’de ölünce, Eyüp’te Siyavuş Paşa Türbesi’ne defnedildi. Yenileşme döneminin Nigâr Hanım’la birlikte önemli şairlerindendir. Saray Kahvecibaşısı İbrahim Efendi’nin kızı. Bir dönem “Hanımlara Mahsus Gazete’nin” baş yazarlığını yaptı.

II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirildi. Ömrünün son on dört yılını tedavisi imkânsız bir hastalığın esiri olarak yatakta geçirdi. Denemeler, hikâyeler de yazdı. Sağlığında yayımlanan şiirlerinin sayısı on iki. BunlarMakes-i Hayal (1896) adıyla bir araya getirildi. Ölümünden sonra bu eser, eşi tarafından, Makbule Leman hakkında yazılanlarla birlikte ikinci kez bastırıldı.

Bir kuluçka gibi sancılı gecelerinde
Hep şefkatle çarpan kanat sesleri duyulur…
Amansız hislerin öldüren pençelerinde
Yüreği bir matkap salınmış gibi oyulur.

Kanmaz asla sevmeye; o, sevgiye susuzdur
Şâire “su” dedirten hisle “evlât” der inler.
Herkes derin uykularda iken o uykusuzdur
El açar Yaratan’a balalarını diler…

(Anne şiirinden alıntı)

6. İhsan Raif (1877 – 1926)

İhsan Raif Osmanlı eliti bir ailede dünyaya gelir. Nişantaşı’nda Rumeli Caddesi’nde bugün hala duran Taş Konak’ta yaşayan İhsan Raif edebiyatla ilgilenirken, aralarında Rıza Tevfik’in de bulunduğu hocalarından dersler almıştır. İhsan Raif Taşkonak’ta odasında kardeşi Belkıs ile oynarken bir gürültü olur, kapı açılır ve içeri hayatında tanımadığı bir adam girer. İhsan Raif hatıralarında konaktaki arap bacıların, kıskançlıklarından dolayı yaptıkları komplo olarak anacağı olayda içeri giren onu kaçırmaya kalkan kişi Reji memuru Mehmet Ali Bey’dir. Hiç bir temas olmaz, Mehmet Ali Bey korkar kaçar ama İhsan Raif in adı kirlenmiştir. Sonrasını İhsan Raif in anılarından okuyalım:

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…”

ihsan raif şair

14 sene sürecek evliliği nedeniyle İzmir’e giderken, İstanbul’a, ailesine veda ederken, sonradan da bestelenen (bestekarı net olmamakla beraber Kemani Sarkis Efendi) şu şiirini yazar.

“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime,
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime.”

Çapkın, hayırsız kocasından boşandığında 27 yaşında ve 3 çocuk annesidir. Arkasından gelen 2. evlilik sadece 1 gün sürer, çünkü zorla elini öptürmek isteyen eşinden hemen boşanır. Daha sonra ilk ve tek aşkı yazar Şahabettin Süleyman ile 3. evliliğini yapar. Eşinin Avrupa seyahatinde beklenmedik ölümüyle zor günler geçirse de, 4. evliliğini Fransız Bell ile yapar. Bell aşkı nedeniyle dinini değiştirse de bu evliliği pek hoş karşılanmaz.

Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ruşen Eşref gibi kişilerden oluşan entellektüel bir çevresi vardır. Milli Mücadele’yi de şiddetle destekleyen İhsan Raif Hanım, 49 yaşındayken hayata gözlerini kapadı.

7. Yaşar Nezihe (1881 – 1971)

“Silivrikapı’nın fakir bir sokağında, fırtınanın çatıları titrettiği bir kış gecesinde doğmuşum. Doğduğum gece evimizde damla gaz yokmuş! Annemi altı yaşımda kaybettim. Dört kızı ölmüş bir ailenin tek kızı idim. Yoksulluk içerisinde büyüdüm. Ailemiz, belediyede kantar memuru olan babam sarhoş Kadri Efendi, kötürüm ve yaşlı bir amca ile zalim bir teyzeden oluşuyordu.”

Yıllar sonra babasına öfkesini Babam şiirinde şöyle dile getirir:

“Ben yetim evlâdıma nasıl baba oldumsa
Sen de öksüz kızına bir ana olacaktın
Ben nasıl bin elemle kahrolup soldumsa
Sen de benim derdimle kahrolup solacaktın.”

Babası okumasına izin vermemiştir. Buna rağmen bir yıl okula gidebilmiş ve okumayı öğrenebilmiştir. Yaşar Nezihe’nin başına buyruk hali onun evden kovulmasına neden olmuş, bu bir yandan yaşamını zorlaştırırken diğer yandan özgürleşmesinin kapılarını aralamıştır.

Bu arada üç mutsuz evlilik yapar; Sedat, Suat ve Vedat adında 3 oğlu olur. Sedat ve Suat besin yetersizliğinden ölürler. Şiirlerinde sık sık bu acısını dile getirecektir. Oğlu Vedat tek dayanağı olur. Kazancını yazma bilmeyenlerin mektuplarını yazarak ve dikiş işleriyle sağlar. Cumhuriyet’in ilk yıllarında nasıl geçindiğini şöyle dile getirir:

“On yedi sene Esirgeme Derneği’ne daha sonraki yıllarda, Kızılay’a iş işledim. Şark Eşya Pazarı’nda dikişçilik yaptım. Darphane’de İstiklâl madalyalarının kurdelelerini diktim.”

yaşar nezihe şair

Yaşamının kolay olmadığını iki kez intihar girişiminde bulunarak gösterir.

Yazmasında teyzesinin rolünün büyük olduğunu söyler. Bu teyze gençlik çağına girdiği dönemde bir aşk yaşamış, beli bükülüp saçları bembeyaz olduğu halde sevgilisini unutamamıştı. Geceleri Yaşar Nezihe’ye başından geçen bu macerasını anlatır. İşte bu aşk hikâyeleri Yaşar Nezihe’yi çok etkiledi. Fakat yazmasının en önemli nedeni elbette kendi yaşamıdır. Toplumcu bir şair olarak anılmasının sebebi yaşadığı yoksulluktur. İlk kadın işçi şair, ilk sosyalist kadın şair şeklinde isimlendirmeler, Yaşar Nezihe’nin bugüne kadar ulaşan ve onu popüler kılan bir yönü olmuştur .

“Ey İşçi!
Bugün hür yaşamak hakkı seninken
Patronlar o hakkı senin almışlar elinden
Sa’yınla edersin de “tufeylî”leri zengin
Kalbinde niçin yok ona karşı bir kin”

(1 Mayıs şiiri)

Bir Deste Menekşe, Feryatlarım adlı 2 şiir kitabı vardır. Soyadı kanunu çıkınca Bükülmez soyadını aldı. Yaşar Nezihe 5 Kasım 1971’de yaşamını yitirmiştir. Ölmeden önce son isteği olan, çocukluğunun geçtiği sokağa kendi adının verilmesi hala yerine getirilmemiş bir vasiyetten öteye gitmemiştir.

8. Şükufe Nihal (1896 – 1973)

Pınar Kür’ün annesi İsmet Kür Yarısı Roman adlı eserinde Şükufe Nihal’i şöyle anlatır:

“Şükûfe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ve de, o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı. Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.”

Şükufe Nihal şair

Şükufe Nihal’in hayran kitlesi bir hayli fazlaydı: Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel ama en acısı Cenap Şahabettin’in kardeşi şair Osman Fahri’dir. Aşkına karşılık bulamayınca önce İstanbul’u terketti. Öğretmenlik yapmak üzere Elazığ’a gitti. Ama aşkını unutamadı ve 1920 yılında kafasına tabanca dayayıp intihar etti. Daha öncesinde ona karşı bir şey hissetmemiş olsa da, sonrasında kara sevda yüzünden canına kıyan Osman Fahri’yi hayatı boyu unutamadı. Ölümüne kadar da dilinden ilk aşkı Osman Fahri’nin ismini düşürmeyecektir. Adile Ayda ile yaptığı konuşmasında şöyle der:

“Zaten insan hayatında bir kez sever. Gerisi kapılış aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim.” Yakın dostlarına “Tek aşkım odur. Beni tek seven odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanmıştır.

Şu dizeleri de Osman Fahri için yazmıştır:

“Nerdesin? Toprakta mı, havada mı suda mı?
Nasıl buldun bu vahşi gecelerde odamı?
Hasretim şefkat, şiir, aşk dolu ellerine…
Gelsen de boş gönlüme bir hayat gibi dolsan.
Sen uyansan, ben yatsam biraz senin yerine…”

Gayya ve Hazan Rüzgarları adlı 2 şiir kitabı vardır.

2 kez evlendi. 2 çocuğu oldu, ama mutlu evlilikler değildi. 1962 yılında başına talihsiz bir olay geldi. Caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza sonucu birçok ameliyatlar geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı. Ardından kızı Günay’ın, bebeğini doğururken ölmesi içine kapanmasına neden oldu. Arkadaşları huzurevine yerleştirdiler.

Köşklerde başlayan yaşamı, huzurevinde devam ediyordu artık. Yurtdışında felsefe eğitimi alan Taksim ve Osmanbey’de 2 tanınmış kitapevi açan oğlu Necati Sander de annesinin haline üzülüp, onu böyle görmek istemediğinden ziyaret etmiyordu.

Huzurevinde yapayalnız 24 Eylül 1973’te hayata gözlerini kapadı.

Adını ellerimle çizdim altın kumlara
Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş
Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra,
Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!..
İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine;
Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu…
Hicranınla yanarken ben derinden derine,
Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu…
Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere,
Kumların arasında ben de bir parça taşım!…
“Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere”
Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım

(Son Hatıra Şiiri)

9. Halide Nusret Zorlutuna (1901 – 1984)

Halide Nusret Zorlutuna 1901 yılında dünyaya geldiğinde Osmanlı İmparatorluğu bir felaketler silsilesini yaşıyordu. İlk şiirini 1917 yılında yazdı. Şiirlerin yanı sıra romanlarda yazdı. Yazar Emine Işınsu’nun annesi, Pınar Kür’ün ise teyzesidir.
1975 yılı Birleşmiş Milletler tarafından kadın yılı olarak ilan edildiğinde Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği tarafından düzenlenen sergi ve toplantıda Halide Nusret’e Ümmü’l-Muharrirat (kadın yazarların annesi) unvanı verilmiştir.

Hece ölçüsünde yazılmış şiirleri, konuşma dilinde yazılmış romanları vardır. Şiirlerinde ince, hassas, ruhun derinliklerinden gelen bir lirizm ve söyleyiş vardır. Şiir yazmaya Mütareke yıllarında başladı. Milli duygularla yazılmış “Git Bahar” şiiri tanınmasını sağladı. Bu şiiri İstanbul’un işgal edilmesi üzerine 1919’da yazdı.

Halide Nusret Zorlutuna şair

Ünlü şair Yahya Kemal’in şiirlerini ezberlediği ender şairlerden birisi olarak bilinir. Uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik mesleğini çok sevdi ve kendisinin öğretmen olmak için yaratıldığı inancını her zaman ifade etti.

Halide Nusret ipek kalpli bir şair olarak tanınıyor. Genç yaşlarından itibaren sosyal kuruluşlarda ve hayır cemiyetlerinde çalıştı. Türk Kadınlar Birliği, Türk Ocakları, Halkevleri, Muallimler Birliği, Yardım Sevenler Derneği, Söroptomistler, Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti ve Çocuk Esirgeme Kurumu (Himaye-i Etfal Cemiyeti) yönetim kurullarında uzun yıllar hizmet verdi. 1959’da Türk Anneler Derneği’ni kuruluşuna öncülük etti. Türk Dil Kurumu’nun da kurucu üyelerindendi.

Çekil bu gölgeli yolda gezinme…
Bahar, bakışların yine pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme:
Kapısı kilitli, mihrabı bomboş

Mabettir orası, meyhane değil!

Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın!
Git bahar, gönlümde ibadet için,

Diz çöken kızları ürkütme sakın,
Kalbime girme, o kâşâne değil!

Ziyalar, kokular, renkler, çiçekler…
Ömrünün her günü bir başka düğün,

Bülbüller koynunda aşkı çiçekler
Güller dökülürler göğsüne bütün!..
Gerçekten güzelsin, efsane değil!

Git bahar, git bahar, uzaklarda gül!

Denize renginden bırak hediye
Ufuklarda gezin, semaya süzül
Sokulma kalbime peymane diye
Gördüklerin kandil, peymane değil!

(Git Bahar Şiiri)

10. Gülten Akın (1933 – )

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya” diyen , Gülten Akın şöyle anlatır şiiri 1994 yılında TÜYAP Ankara Kitap Fuarı’nda yaptığı söyleşide:

“Şiir, dizelere sıkıştırılmış bir nükleer enerji. Şiir, parçalanacak, patlayacak olan şey. İşte düzeni, egemenleri korkutan şey. Şiir hem haz, hem derinlik, hem sonsuz bir bağımsızlık, bağsızlık, hem çok ince bir denge, bir iç düzen. Sabır ve coşku.”

“İnce Şeylere Yolculuk başlıklı söyleşisinde erkek işi olarak nitelendirilen, kadınların yapamayacağı düşünülen şiir yazma işini yaşamımın ana çizgisine yerleştirip bunu kırk üç yıldır sürdüren bir kadınım” der.

gülten akın şair

Şiirlerimde ezilenleri, çocukları, kadınları, ekmek parası için göçmek zorunda kalıp yolda telef olanları, evleri, kentleri, doğayı insanı ve hayatı anlattım der. Gülten Akın ilk dönem şiirlerinde daha bireysel, daha sonraki şiirlerinde ise toplumsal yönü ön plana çıkar. 1956’da üniversite yıllarında tanıştığı, yarım asrı geçen evlilikleri boyunca büyük bir sevgi ve aşkla bağlı kaldığı Yaşar Cankoçak ile hayatını birleştirir. 1 erkek, 4 kız, 5 çocuğu olur.

“Pırıl pırıl beş çocuk yetiştirdim. Yetiştirdiğim çocuklara halkınızı, insanları sevin, kimseyi incitmeyin dedim. Onları sosyalist olarak yetiştirmeye çalıştım. Bunun sonunda en büyük acıyı da orada gördüm” der.

1970-1980 arasındaki on yıl Türkiye’nin en sancılı dönemi… Davaların, sürgünlerin yerini cezaevleri, işkenceler, zulümler almıştır. Gülten Akın ve ailesi de sekiz yıllık bir pay alır bu dönemden. Akın’ın oğlu sekiz yıl cezaevinde kalır. Oğlu cezaevinde yazdığı şiirlerinin yayınlanmasını istememektedir, yaşadıklarını protesto etmektedir. Oğlunun bu davranışı nedeniyle, o da şiirden uzaklaşır. Ama daha sonra tekrar şiire geri döner Gülten Akın.

Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri
Baharda lunaparkı, bayram yerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi
Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor
Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi
Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın

(Gülerken Yüzün Şiiri)

11. Türkan İldeniz (1938 – )

104
0
0
Yorum Yaz