28 01 2007

Nazım Hikmet 105 Yaşında…

Nazım Hikmet 105 Yaşında…

 

Nazım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğmuştu… Tam 105 yıl önce…Önümüzdeki hafta sayısız kutlamalarla onu anacağız.

Benim için, Nazım Hikmet bir bütün... İnançları, düşüncesi, yaşamı, eylemleri, aşkları ve eseri bir bütündür.

İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş yılları boyunca, onun şiirde gerçekleştirdiği devrimi yok sayıp , salt ideolojisiyle değerlendirip “düşman” gibi görenler ya da onu putlaştıranlar olduğu gibi, ideolojisini yok sayıp, şiirinin işlerine gelen bölümünü alıp onu yüceltenler oldu.

Oysa, politik inançlarıyla, sanatsal yaratıcılığıyla ve cesaret örneği diye nitelediğim yaşamıyla o bir bütündü. Ulusal kimliğine tutkun yurtsever şairle , yaşamını enternasyonalizme adamış, dönemin tarihsel determinizmine meydan okuyan , ideal bir gelecek umuduna hep bağlı kalmış, bu düşüncelerinden asla ödün vermemiş şair bir bütündü.

Komünist ve Yaratıcı

Nazım Hikmet komünistti: Sömürüsüz, baskısız, adil, eşitlikçi, özgürlükçü, daha güzel, daha iyi, daha doğru bir dünya özlemiyle doluydu. Sınıfsız bir toplum özlemiyle yanıp tutuşuyordu. İdeal bir gelecek inancından hiç mi hiç vazgeçmeyecekti. Kendi deyişiyle “canı, kanı, eti, sinirleri, kafası ve yüreği olan toplumsal bir insandı.” Ancak idealize ettiği sistemin yanlışlarını, uygulamalardaki hataları eleştirmekten de geri kalmayacaktı.

Nazım Hikmet yaratıcıydı: Kendinden önceki Türk ve dünya şiirini çok iyi biliyor; yeni şeyler söylemek için, yeni formlar gerektiğine inanıyordu. Sözlü edebiyat kaynaklarından, deyişlerin zenginliğinden , ses , ritim ve uyumlarından yararlanırken, Divan edebiyatının aruz, halk şiirinin hece kalıplarını kırıyordu. Canlı, yaşayan, dinamik, derin ,çok renkli , imge yüklü, müzik yüklü sözcüklerle, Türk şiirinin hem içeriğini , hem biçimini değiştirerek Türk şiirinde devrim yaratacaktı. Çalışkandı, en olumsuz koşullarda dahi hep üretecekti.

 

Aşık ve duygudaş

O hep aşkla yaşadı, aşkla yazdı. Yaptığı her işe aşkla sarıldı....
Bir kadına aşık olmakla, insanlığa aşık olmak, ideallerine aşık olmak arasında ayırım yapmadı.
“Bir kadını sever gibi kainatı sevmeye koyuldum” diyordu. Bir insanı sevmekten, insanlığı sevmeye uzandı. İstanbul’a, Anadolu toprağına, vatanına da aşktan farksız bir tutkuyla bağlıydı.

Aşk , ona göre tıpkı şiir gibi “ölüm kalım meselesiydi.” Bu nedenle bugün dahi, şiirlerinde sevgiliye fısıldanmış çok özel bir duygu, tüm insanlığa adanmış bir çığlığa dönüşebiliyor. Ama belki de Nazım Hikmet’e en yakıştırdığım sözcük dilimize de “Empati” olarak geçen “duygudaşlık” ya da “eş duyum” sözcükleri. O, acı çeken, horlanan, insanlık onuru zedelenmiş, yok sayılmıştan, ezilenden yanadır. Vicdanlıdır, ahlaklıdır.

O, hapishanede dört duvar arasından, Anadolu’nun en ücra köyüne, Şanghay Limanına, Hindistan varoşlarına , Etiyopya’nın çıplak insanlarına uzanıp, kendini onların yerine koyabiliyordu. Bireysel duyguyu, toplumsal bilinçle bütünlüyordu. Tarih ve coğrafya içinde sınır tanımayan, süregelen, çoğalan, ve dünyayı kucaklayan bir bütünlük… Onun şiiri bir bütün olarak ele alındığında, aynı zamanda , 20 yüzyıl dünya siyaset tarihinin bir mikrokosmosunu oluşturur.

Nazım Hikmet’i tanımanın en iyi yolu onun eserlerini okumaktır.


Zeynep ORAL; Cumhuriyet – 12 Ocak 2007

 

Nazım’ı kullanmak ve Orhan Pamuk

 

Geçen Pazar, Radikal’in manşetinde önce Nazım Hikmet’in kocaman fotoğrafını görünce, demek Orhan Pamuk Nazım’la ilgili yeni bir belge buldu, bugüne dek söylenmemiş bir şeyi açıklayacak, yeni bir yorum getirecek diye çok heyecanlandım. (Bu arada: “Toplumsal Tarih” dergisinin Ocak 2007 sayısında Mete Tuncay, Rusya Devlet Sosyal Siyasal Tarih Arşivi’nden sağlanan bir belgeyi ilk kez açıklıyor: İlgililere duyurulur!) Sonra yandaki başlığı gördüm ve yazısını okudum…

Orhan Pamuk çok genç olabilir: 1951’in koşullarında hangi gazetelerde, neler yazıldığını bilmiyordur, araştırma fırsatı olmamıştır… Daha sonra da odasına kapanıp romanlarını yazmaktan medyanın tüm ayıplarını da izleyememiş olabilir. O sıkı sıkı saklayıp gazeteye hazır getirdiği 56 yıl önceki haberin, Nazım’a ve “Cumhuriyet”e öfkeli gazetelerde, dergilerde sık sık, belli aralıklarla tekrarlandığını bilmiyor olabilir… Cumhuriyet’in bu konudaki özrünü, son 40 yıldır Nazım Hikmet’e en çok sahip çıkan gazetenin Cumhuriyet olduğunu bilmeyebilir… Radikal’ciler de onu uyarmayı unutmuş olabilir…

Bunlara üzülmüş olsam da, bu gazetecilik bile değil desem de , öfkemi harekete geçiren başka bir duyguydu…

Neydi bu duygu?
Galiba , Nazım’ı kendi çıkarı için kullanmak… Galiba , Nazım’ı kişisel amaçlara alet etmek… Okuyucuların cahil olanlarına “Bakın işte Nazım’a yaptıklarını bana da yapıyorlar” duygusunu aşılamaya çalışmak…

Tamam, 301. maddenin ayıbına, yanlış olduğuna inanıyor ve değiştirmek için mücadele veriyoruz. Orhan Pamuk bunun farkında mı? Orhan Pamuk, Nazım’ın 17 yılını hapishanelerde, 12 yılını da ölesiye sevdiği halkından, vatanından, anadilinden uzakta, özlemle yanıp tutuşarak geçirdiğini de bilmez mi? İki duruşma kapısında karşılaşılan tepkiyle, bu aynı şey midir?

Bırakın 50-60 yıl öncesini, bugün, evet bugün, şu yazıyı yazmakta olduğum sırada, bu ülkede insanlar düşüncelerini, ifade özgürlüklerini, insanlık onurlarını korumak için ölüyor, ÖLÜYOR ! Savundukları davaya dikkatleri çekebilmek için ÖLÜYOR İNSANLAR! Davalarını iki satırla da olsa gazetelerde duyurabilmek için ÖLÜYORLAR ! Bunu da mı bilmez Orhan Pamuk!

 

Savunulacak tek dava “Ben” olursa

Geçen Pazar öfkemi körükleyen galiba bir de şu duyguydu:
Manşet ishali geçirmekte olan medyamızda ayrıcalıklı bir yere oturtmaya çalıştığım bir gazetenin manşetinde Türkiye’nin en önemli meselesinin, savunulacak tek davanın, “Ben” olmasıydı…

Ne ülkemde hızla büyüyen gelir uçurumu, ne kardeşin kardeşi silahlı çatışmalarla yok etmesi, ne mayınlı topraklar, ne bir türlü yapılamayan sosyal güvenlik reformu, ne F tipi zulüm, ne “namus” adına öldürülen kadınlar kız çocukları, ne tecavüze uğrayan çocuklar, yalnızca “Ben”… Savunulacak tek dava “Ben” oldu mu, geriye yalnızca kin gütmek, eleştiriye tahammülsüzlük, intikam almak kalıyor…

Zaten ertesi gün öteki gazeteler, “Orhan Pamuk Cumhuriyet’ten intikam aldı” gibi yorumlar yapmaktan geri kalmadı. Adeta kan davası. Vandetta!

Neyin intikamı? Yanıt “Cumhuriyet Nobel’i Görmedi”…
Ah işte o zaman gülmeye başladım! Sen tut Stockholm’e git , (yanlışlık olmasın, beni yollayan da, maddi manevi yol ve 6 günün tüm masraflarını yükünü üstlenen de, benden her gün daha çok yazı isteyen de Cumhuriyet’ti) sen tut oradan 6 yazı yazıp yolla. (1- Orhan Pamuk’a yolculuk. 2- Akademide Ağlatan Konuşma,3-Nobel Etkinlikleri 4- İsveç’te Görkemli Tören,5- İstanbul ve Edebiyat Dünyası, 6- En büyük itibar Türkiye’ye…) Bunlar Stockholm’den güncel fotoğraflarla yayınlansın… Ama sen tutup da öteki gazeteciler kimdi, ne yeyip ne içtiler, kim hangi kılıktaydı, dedikodu ve magazin yazmazsan işte böyle yok sayılır diye kendi halime çok güldüm!

Sonra oturdum, biri arkadaşım, ötekiler meslek gereği tanıdığım, konuşma ve yakınında olma fırsatını bulduğum üç Nobel’li dünya yazarını düşündüm: Harold Pinter (İngiltere) , Dario Fo (İtalya) ve Coetzee (Güney Afrika). Geçen Pazar, ülkelerinde bir gazetede böyle bir fırsat ellerine geçseydi, kim bilir neler yazarlardı diye düşledim durdum. Baktım “Ben”den uzak, dünya meseleleri arasında kanatlanıyorum…

Yazarlar kin gütmez. Nobel’li ya da Nobel’siz olsun… Yazarlar kin gütmez.

Zeynep ORAL; Cumhuriyet- 12 Ocak 2007

 

Not: Zeynep Oralın Tüm yazılarını okumak için Yazarın sitesi >>>

26
0
0
Yorum Yaz