06 08 2015

Nereden Nereye / Emin ARIK

Yıllarca Balkanlarda, Çanakkale’de savaşmış, evine döneli bir yıl kadar olmuştu ki; Kurtuluş Savaşı’nın başladığı, seferberlik ilan edildiği haberi geldi. Mustafa Kemal çağırır da gitmez miydi?

Eşi, anası, babası ile vedalaştı, altı yaşlarındaki kızına ve yeni doğan oğluna sarıldı. Ondan sonra doğru cepheye. Yıllar süren savaş… İzmir’e girdiler sonunda. Bir daha haber alınamadı Tahsin’den. Nerede şehit düştüğü de bilinemedi.

Memlekette; babası, anası da göçmüştü öbür dünyaya. Eşine ve çocuklarına amcası sahip çıktı. Acılara ve ayrılıklara dayanamayan eşi de, çok geçmeden, iki küçük çocuğunu bırakarak, bu dünyadan göçüp gitti.

Ablasını, bir köye gelin veren amcası, ilkokulu bitiren Ahmet’i ise "ben seni okutamam" diyerek, marangoz yanına çırak verdi. On dört yaşlarındaki Ahmet, bir süre burada çalıştı, marangozluğu öğrendi.

Bir gün testereyi dizine kaçırdı, kesti. Kan içinde kalmıştı bacağı. Testereyi elinden fırlatarak, dükkandan çıktı, gitti. Can acısıyla nereye gittiğini bilmez haldeydi. Baktı, istasyonda. Tren de Ankara’ya doğru hareket etmek üzere. Bindi, Polatlı’da indi. Gedikli Okulu öğrenci arıyordu, başvurdu. Boyu bosu yerindeydi. Sınavlardan da başarıyla geçerek bu okulun öğrencisi oldu. Topçu Astsubayı olarak Cumhuriyet ordusuna katıldı. Başçavuşluğa kadar da yükseldi.

Yaşı kırka yaklaşıyordu. Yaşam yormuştu. Astsubay Topçu Başçavuş olarak da çok yorulmaktaydı. Ablasından başka kimsesi olmadığını düşünüyordu. Amcasından hayır yoktu. Oysa, kendisini okutamayacağını söyleyen amcası, kendi oğullarını okutmuştu. Kararını verdi, ordudan istifa etti. Komutanı Binbaşı Adnan, üstün başarı belgesi de düzenleyerek başarılar diledi.

Günümüzde babalar gibi satılan kurumlardan Sümerbank, eleman arıyordu. Başvuruda bulundu. Taşköprü Kendir Fabrikasına idare amiri olarak ataması yapıldı. Gitti başladı.

Fabrikanın bekar konutunda kalıyordu. Arnavut Selahattin Usta’yla da dost olmuşlardı. Akşamüstü işten çıkınca, üç kilometre ötedeki ilçeye iniyorlar, memur lokalinde iddialı tavla maçları yapıyorlardı.

Bir gün:
– Yahu, Usta… sana bir şey söyleyeceğim, senden bir isteğim var… diyebilmişti de, nasıl dediğine kendi de şaşırmış, utanmıştı.
– Eeee… Ahmet bey, sizi dinliyorum. Sözünüzün sonunu getirsenize…
– Ustacığım… Yaşım ilerledi. Artık evlenmem gerek. Bugün ilçede bir kız gördüm, beğendim…
– Peki, benden istediğiniz nedir?
– Bu kızı bir araştırmanı, kimin kızı olduğunu, geçineceğim biri olup-olmadığını öğrenmeni istiyorum, diyebilmişti bir çırpıda, gözlerini kaçırarak.

Araştırmasını tamamlayan Selahattin Usta, birkaç gün sonra ulaştığı sonucu Ahmet Bey’e iletmeye geldi de, ne geliş. Gülmekten zor anlattı:
– Ahmet Bey, tam isabet. Beğendiğiniz kız, her gün "baba" diyerek, iddialı tavla oynadığınız Emekli Öğretmen Kadir Bey’in kızı. Yerinde karar, mutlu olursunuz.

Hazırlıklar, ön görüşmeler yapıldı. Günün özelliklerine uygun, geleneksel yol izlendi. Evlendiler.

Bu arada 1950’ye gelinmiş, çok partili demokrasiye geçilmiş, amcası da kendi ilçesinde Belediye Başkanı seçilmişti. Yaşam sürüyordu, herkes kendi hayatını yaşıyordu. Ahmet Bey mutluydu. Yaşam düzenini, kimseye muhtaç olmadan kurmuştu. Bir yıl arayla iki oğul sahibi de olunca mutluluğu kat kat artmıştı. Daha sonraki yıllarda iki oğlu daha oldu. Varsın amcası bütün mala mülke konsundu. Dert etmemişti bunu. Onun yaşama bakışı, değer yargıları başkaydı. Askerliğe de doyamamış, ablasının askerdeki oğluna mektubunda şunları yazarak duygularını dillendirmişti:

"1/Şubat/955-Sivas.

Sevgili Kardeşim.

Göndermiş olduğun mektubu aldım, çok teşekkür ederim. Ben babana iki, yengen de
bir mektup yazdık, hiç birine cevap alamadık. Ben de merak içindeyim. Ağan ayrıldıktan sonra bütün işler babana kaldı. Ben mektup alamayınca buna hükmettim; işleri çok, bana mektup yazacak zaman bulamıyor dedim. Sen köye gittiğine göre vaziyeti nasıl gördün, hiç tafsilat vermiyorsun.

Buraya geldiğimiz günden beri yengen hep hasta. Hiçbir gün hekimsiz, ilaçsız kalmıyoruz. Bakalım halimiz nasıl olur?

Askerlik yeryüzünde en şerefli, şerefli olduğu kadar mukaddes bir meslek ve irfan ocağıdır. Her Türk genci bu vazifeyi yapar. Gününün azalmış olduğuna çok sevindim. Yalnız son dakikasına kadar büyüklerine hürmette, küçüklerine şefaatte kusur etme. Hiç kimseye haksız muamele yapma, hatta yapmak isteyenlerin yanına dahi gitme. Yarın köye döndüğün zaman gene öyle ol. Çünkü haksızlık edenleri hiç kimse sevmez. Allah bile.

Seni boş yere meşgul etmeyeyim. Burada son verir, yengen ve ben gözlerinden, Hasan ve Ali de ellerinden öperiz.

Sevgilerimle.

Dayın"

Ablasının oğlu bu mektubu, yıllarca gözü gibi saklamış, sonunda da "bunu hak eden sensin" diyerek, Ahmet Beyin ölümünden elli yıl sonra, onun oğullarından birine vermiş, yoğun duygular yaşamalarına ve gözlerinin yaşarmasına neden olmuştu.

----------------------------------------------------

Emin Arık; Bir Yudum Su, Bir Dilim Mısır Ekmeği; Öyküler, 2015

*************               ****************

BİR YUDUM SU BİR DİLİM MISIR EKMEĞİ
Masmavi gökyüzü. Tırnak ucu kadar lekesi yok. Çocukların mahallede ortaklaşa yaptıklarıı gazete kağıtlı çubuklu uçurtmaları Kuş tepesinden maviliklere bırakılmış, büyük bir doyum ve meraklı gözlerle izlenmekte. Bazen dengesini yitirip yere çakılan bir uçurtmanın varlığı ya da kopan ipinin ardından uzaklara kaçan uçurtma hiç birinin keyfini kaçıramazdı. Harmanlanan çocuk seslerinde o günün akşamında Bahar ve Çicek sinemalarına hangi filimlerin geldiğini tartışıyor olduklarını duyardınız. Yaz mevsiminin olanca sıcaklığını Gökırmağın kenarındaki bahçelere giderek hafifletmek isteyen aileler mısır ve patates közleme işleriyle uğraşırken çocuklar kendilerini serin sulara bırakmış olurlardı. Gün ikindiye yıkıldığında evler öğle uykularından silkinir, sokak çocuk sesleriyle dolardı. Her birimiz şanslı çocuklardık. Terzi Niyazi amcadan alabildiğimiz birkaç makara, Kahveci İhsan amcanın yalvartarak verdiği gazoz kapakları, Adil Ustadan aşırdığımız teller, atık kutular, misketler, topaçlar, ortaklaşa aldığımız naylon topumuz mutluluğumuza mutluluk katardı. Sokağın abileri vardı o zamanlar. Maçlarda eksik olmayan kavgaları ayırmak, oyun kurmak onların en birinci görevleri arasındaydı. Acıkan, susayan çocukların evlerine gitmeleri gibi bir dertleri yoktu. Hangi kapıyı tıklasalar geriye boş dönmezlerdi. Kimi sokaklarda kaldırım üzerine serilen kitaplar ki bunlar öncelikle Tom Miks, Teksas, Ses Dergileri, Varlık Yayınlarıydı, değiş tokuş yapılarak okunurdu. Yine o yıllarda her çocuğun dillendiirmekten çekindiği ideallerinden biri de ya Göl Öğretmen Okulunu ya da Sinop Kız Öğretmen Okulunun sınavını kazanarak Öğretmen olmaktı.

O kitap sergilerinde sokak abilerinden Emin Arık'a mutlaka rast gelirdiniz. Elinde bir kitapla evlerin kaba gölgelerine çekilmiş, sessizliğe gömülmüştür. Belki de bu kitap okuma hevesi Emin Arık'a Öğretmen Okulunun kapılarını açan bir anahtar olmuştur, bilemeyiz. Emin Arık o zamanın şanslı çocuklarından biridir. Öğretmen okulunun vermiş olduğu kültürle yoğrulmuş, nihayetinde Öğretmen ve İlköğretim Müfettişi olarak Anadoluyu bir diyardan bir diyara dolaşmıştır. O günlerden bu günlere belleğinde yer etmiş olan anıların damıtılarak şekillendiği " BİR YUDUM SU BİR DİLİM MISIR EKMEĞİ" onun ilk anı-öykü kitabıdır.

Kitaba ismini veren öyküsünde ; 30 yıl öğretmenlik yapan Mehmet öğretmen hasta yatmaktadır. Kapı çalınır, ziyaretçileri vardır. Gelenleri ilkin tanıyamaz. Sonra sonra zihni berraklaşır. Gelenler ilk öğretmenlik yaptığı köyün çocuklarıdır. Hepsi de kocaman adam olmuşlardır. Hoş sohbet ederler, içlerinden biri bir şişe suyu çıkararak Mehmet Öğretmene su ikram eder. Mehmet öğretmen şaşkın bakar. Öğrencilerinden biri "Hocam" der bu su sizin Yılkı dağından köyümüze getirdiğiniz su hala o suyu içiyoruz. Mehmet öğretmen duygulaşır ve "madem bir yudum su getirdiniz çocuklar bir diliim de mısır ekmeği getirseydiniz ya" der.

Bu toplum için öğretmenin ne kadar vazgeçilmez olduğunun bir güzel öyküsüdür bu. Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK boşuna söylememiştir; Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir; diye.

Emin Arık Hocamın, eski sokağının fotoğrafının süslediği kitabında onaltı anı-öyküsü bulunmaktadır. Ben bu güzel çalışmasından dolayı ve Edebiyat dünyasına adım atmasından dolayı Hocamı kutluyorum. İnanıyorumki dağarcığında bizlere aktaracağı bir çok anı-öyküleri vardır. Onları hep birlikte bekliyoruz, okurunun bol olması dileğimle..

Mümtaz TİFTİK

38
0
0
Yorum Yaz