06 08 2015

Panayır Zamanı / Mümtaz Tiftik

 Taşköprü, Kastamonu’nun en büyük ilçelerinden birisi olup Gökırmak havzasında yer almaktadır. İsmini Romalılar  zamanında  yapılmış  ve  günümüzde kullanılmakta olan taş köprüden almaktadır.  İlçe ekonomisi  zengindir. Kendir, şeker pancarı ve sarımsak yetiştirilir.Bu yüzden 60’lı yıllarda bir hafta süren panayırlar düzenlenir,sosyal yaşama hareketlilik gelirdi.Şu an aynı ilçede sarımsak festivali düzenlenmektedir. Yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte günler kısalmaya, güneş ışığı parlaklığını yitirmeye başlamıştı. İlçenin orta yerinde  bir  gerdanlık gibi  ışıldayan  Gökırmak artık hüzün biriktiriyordu. Bu yıl

önceki  yıldan daha  az  gelen leylekler çoktan göçmüş, yuvaları sahipsiz kalmıştı. Ağaçların yaprakları sararmaya, sokak aralarını  oduncu

testerelerinin sesleri doldurmaya başlamıştı. Kadınlar  evlerin arka  bahçelerinde imece  usulü tarhanalar  karmaya, Pazardan alınan, bağ bozumundan

getirilen domateslerle  salça yapmaya, turşular kurmaya başlamışlardı. Cumhuriyet meydanının  köşesinde yer tutmuş olan kestaneci Hurşit

kestaneleri kavurmaya,  Pazar yerinde Balıkçı Vasfi palamutları çifti 2.5 liradan satmaya başlamıştı. Çocuklar sokaklarına dönmüştü; kimileri topaç çevirirken, kimileri misket yuvarlıyordu.   Akşamüstleri ise Kuştepesi’nden bırakılan çubuklu uçurtmalar gökyüzünü süslüyordu. Kısacası tüm bu yaşananlar yaz mevsiminin  sona erdiğini anlatır gibiydi.

  Okulların açılmasına kısa bir süre kalmıştı, yeni  heyecanlar  çocukların gözlerinden okunuyordu. Ben de okulların açılmasını dört gözle bekleyenlerden birisiydim. Bunun nedeni, okulu çok sevmem değildi; okulların açılışından birkaç hafta sonra ilçe çıkışında kendir işleme fabrikasına giden yolun her iki tarafına kurulan panayırdı. Panayır bir   hafta sürer,  bu süre içerisinde çevre  il ve ilçelerde üretilen ne varsa burada sergilenirdi. Sergilerin düzenli  olması için  ilçe belediyesi  yolun sağ  tarafına  düzenli dükkânlar yaptırmıştı.  Belediye, yaptırdığı  bu dükkânları  panayıra gelen esnafa kiralardı. Ev gereksinimleri belirlenir, panayırın gelmesi gözlenirdi. Burada hem bol çeşit olur hem de her şey ucuza alınır; ne zaman alınmıştı diye sorulduğunda ise “Panayı zamanı aldık.” denirdi.  Belki de tüm yaşamım boyunca unutamayacağım heyecanları burada yaşadığım için yolun sol tarafının

benim için özel bir yeri vardı. Artık okullar açılmış, dersler başlamıştı. Akşamüstleri okul paydoslarında çantayı  yüklenir, kestirme yoldan bir nefeste panayıra kendimi atardım. Yolun sol tarafındakurulu rengârenk çadırlar, her çadırın da ayrı bir heyecanı vardı.

 Kocaman, süslü çadırın önünde resimli bir bez afiş asılıydı. Afişteki resmin alt kısmında Deniz Kızı Eftelya’nın okyanustan geldiği yazılıydı. Afişin önünde küçücük bir çocuk kara bir yılanı eline geçirmiş, bir o tarafa, bir bu tarafa evirip çeviriyor, “Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından geldi.” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

 Yirmi beş kuruş giriş ücretini ödeyerek dalıverdim çadıra. Uzunca tahtalardan yapılmış sıralara oturarak ,renkli ampullerle süslenmiş sahneyi izlemeye koyuldum. Tahta sıralarda boş yer kalmamış, sıra gösterilere gelmişti. Benim tüm beklentim Deniz Kızı Eftelya’ydı. Tıknaz bir adamla şempaze çıktı önce. Salıncaklara bindi şempaze bir süre, adamın şapkasını alıp kaçtı ortalıktan. Eli kılıçlı esmer adamla bir küçük kız da çıktı sahneye. Bir de büyük sandık. Küçük kızı sandığa yerleştirdiler. Palyaço giysili adam elinde tuttuğu kılıcı sandığın orasına burasına sapladı. Tahta sıralarda oturan seyircilerden çıt

çıkmıyordu.Yaşlı bir kadının; “Eyvah, kızcağız!” sesi duyuldu usulca. Sandığınaçılışında kızın sapasağlam olduğunu gören seyirciler mutluluklarını alkışlarla ifade ettiler. Ya ayının tef çalarak oynatılması... Islıklar, gülmeler gırla gidiyordu. Deniz kızı Eftelya sahneye çıkmayarak beni düş kırıklığına uğrattı, nerelerde olduğunu bir türlü öğrenemedim. Çıkışta çadırları bir bir dolandım, okul çantam elimde. Gün akmış, karanlık çökmüştü. Diğer panayırcılara karışıp evin yolunu tuttum. O gün okulu kırıp kırmama düşünceleriyle hesaplaşıp durdum. Okuldan şimdiye kadar kaçmışlığım olmamıştı.

Yine de okulun paydos olmasını bekledim. Bir okuldan çıktığımı bir de panayır yerine ulaştığımı hatırlıyorum. Kan ter içinde kalmıştım. Akasya ağacının

altında buz konulmuş kovalar içinde satılan gazozdan almış nefeslenirken onu görmüştüm. Sarı saçları, kırmızı mantosu, hafifçe gülümsemesiydi anımsadığım.

 Geniş bir arsayı dikenli tellerle çevirmişlerdi. Bir kapı yeri vardı girip çıkılan. Kapıdaki amcaya yirmi beş kuruş verdim, başladım beklemeye. Çünkü yirmi beş kuruşa o arsanın içinde bir saat bisiklete binecektim. Bu süre içersinde kiralık bisikletlere binenleri ve bisikletleri gözlemeye koyuldum. Sarı kazaklı çocukla bindiği kırmızı bisiklet ilgimi çekti. Sürenin dolmasıyla sarı kazaklı çocuktan kırmızı bisikleti aldım. Bisiklet benim olmuştu sanki, mutluydum. Hiç değilse bir süre için. Bir saat ne de çabuk geçivermiş, süre dolmuştu. Arsadan dışarı çıktığımda tek gidebileceğim yerin salıncaklar olduğunu düşündüm. Abiler küçüklerin salıncaklarını yakalayıp iteliyorlardı ki ıslıklar, çığlıklar gökyüzüne yayılıyordu. Tüm cesaretimi toplayıp salıncağa bindim. Nasıl da

savuruyordu insanı. İndiğimde renkli ışıklarla çevrili dönüş yolu görünmüştü.

  Ertesi gün kardeşimle birlikte panayıra gitmeye karar verdik. Tabi okul paydosunda. Ben kardeşime göre daha deneyimliydim. Onu panayırda gezdirecek; salıncağa, bisiklete bindirecek,ona gazoz ya da dondurma ısmarlayacaktım. Öyle de yaptım. Daha sonra silindir şeklinde kurulan çadırın üst balkon gibi olan kısmına diğer izleyicilerle çıktık. Silindir şeklinde kurulan çadırın iç kısmında iki tane motosiklet büyük gürültülerle çalışıyordu. Motosikletlerine binen adamlar büyük bir hızla silindirin iç duvarlarında dönüp duruyorlardı. Her dönüşte alkışlar kopuyor, motorun sesi gittikçe yükseliyordu. Bir ara motosikleti kullananlardan biri motosikletin üstünde ayağa kalktı. Göğsünden çıkardığı bayrağı iki eliyle tuttuğunda alkışlardan motorun sesi duyulmaz oldu. Sesleri gittikçe silinen motorların bir süre sonra gösterisi sona ermiş oldu. Biz bu gösteriden ayrılırken arka tarafta bulunan çadırdan da alkış sesleri yükseliyordu. Dönüş yolunda patlamış mısır aldım kardeşime.

 Bugün Perşembe, panayırın dördüncü günü bugün. Sabah okula giderken cep harçlığı aldım annemden, okul paydosuna hazırlık. Sınıf arkadaşlarımla birlikte gideceğiz panayıra. Panayır yerine geldiğimizde başka okulların öğrencilerini, gezinen kadınları, adamları gördük. Orası epey kalabalık olmuştu. Halı, kilim, tas, tabak gibi birçok öteberinin satıldığı panayırın sağ tarafında bir curcunadır gidiyordu. Biz arkadaşlarla çadırların bulunduğu yolun sol tarafına yöneldik. Önce büyükçe daire şeklinde sarı kırmızı şeritler halinde demirlerle yapılmış,renklerin üzerine para konularak oynanan oyuna dahil olduk. Adam eline bilardo topu büyüklüğündeki topu aldı, dairenin kenar kısmında topu döndürdü. Top döndü döndü, kırmızı bölüme girdi. Kırmızıya para basanlar bir misli para kazandılar; benim gibi. Burada kazanmak ve kaybetmek vardı. Küçük paralarla da oynansa bu bir çeşit kumardı. Arkadaşlarımın birkaçının kazandığını, bir kaçının ise kaybederek üzüldüklerini gördüm. Daha ötede bulunan dikdörtgene benzer tablanın üzeri

renkli karelerle çizilmişti, her karenin içinde birden yüze kadar sayılar vardı. Siz tablanın kenarında bulunan üçgen tahta parçasının ortasında bulunan

yivden madeni paranızı yuvarlar, paranız hangi karenin ortasında durursa o kadar misli para kazanırdınız. Paranız çizgilerin üzerinde durursa

kaybedersiniz.Ben şansımı bir kez denedim ve kaybettim. Arkadaşlarım burada epey şamata çıkardılar; ama sonuçta onlar da kaybettiler. Buranın bitişiğindeki çadırlarda halkalar, arka tarafta ise tüfek atış yerleri vardı. Kimi halka yuvarladı, kimi arkadaşlarım da tüfekle atış yaptı. Ben arkadaşlarımı ilgiyle izledim. En güzeli turşucu Kani amcadan bir bardak lahana turşusu almaktı. Sonra da turşunun suyunu içmek. Dönüşümüz bir âlemdi; yaptıklarımızla, yapamadıklarımızla. Uzayıp giden kalabalığın içerisinde türlü türlü giysilerle insanlar biten bir günü uğurluyordu. Süslü bir çadırdan yükselen plaktaki türkü ise,

  “Oy güzel güzel,

       Salınır gezer “ diyordu.

  İşte ben bu arada yine O’nu görmüş, onunla bir an göz göze gelmiştim. Yüreğimin küt küt ettiğini hissetmiş, öylece kalakalmıştım. Panayırın sona ermesine az bir süre kalmıştı. Bugün günlerden, cuma idi. Cumartesi güreşler, pazar günü ise at yarışları vardı. Nedense panayırın sona ermesini hiç istemiyordum. Panayır ilçe yaşamına bir renk, hareket veriyordu.

 Cuma günü panayıra gittiğimde cambazları izledim. Saatler süren gösteri soluksuz izleniyor, seyircilerin nefes alışları bile duyuluyordu. Gösteri sona erip cambazlar yere indiğinde “Yaşa, varol!” sesleri ortalığı inletiyordu. Panayırda birçok çadıra girmiş, birçok oyunları görmüştüm. Yalnız bir çadır vardı ki çocukları almıyorlardı. “Orası da eksik kalsın.” dedim kendi kendime.

Cuma günü akşam yemeği sonrası babamla annem cumartesi günü ne yapılacağını konuşmaya başladılar. Babam misafir odasının sobayla kilime gereksinimi olduğunu söyledi. Annemin ise bazı ufak tefek eksiklerini panayırdan tamamlayacağı söylemini ya duydum ya duymadım. Uyumuşum.

 Ertesi gün ev halkı panayıra hazırdı. Ben v kardeşim mutluluktan uçuyor gibiydik. Anne ve babamızla birlikte panayıra gidecektik. Cumhuriyet Meydanı’na geldiğimizde faytonların panayıra gidecekler için sıra beklediklerini gördük. Panayır çok kalabalıktı. Cumartesi günleri çevre il ve ilçelerden 

kasabaya birçok gelen olur, alışveriş yapar, güreş ve at yarışlarını izler, pazar günü de ayrılırlardı. Annemle babam alış veriş yapmak için dolaşırken ben ve kardeşim bisikletlerin, salıncakların ve dönme dolapların bulunduğu yere çoktan ulaşmıştık. Davulcu ve zurnacı yöresel kıyafetler içersinde hiç durmaksızın çalıyorlardı. Bu, öğleden sonra çayırda yapılacak olan yağlı güreşlere davetiye idi. Güreşler saatler sürer, sıkıntı verirdi; o yüzden güreşleri pek sevmezdim. 

  Panayırın son günü heyecan ve hüznün yoğunlaştığı bir gün olurdu benim için. Çeşitli kategorilerde yapılan at yarışlarını izlemek büyük keyif verirdi. Bazı atlar favorim olur, birinci gelemezlerse üzülürdüm. At yarışları bir hafta süren panayırın finaliydi. Bitiminde dönme dolaplar, salıncaklar,bisikletler,

çadırlar, esnaf yavaş yavaş toplanır, kalabalık da evine doğru yola çıkmış olurdu.

Ben adını ve kim olduğunu bilmediğim kırmızı mantolu kızı artık göremeyecektim. Ta ki gelecek panayıra kadar.

                                                                                                                                                 25/02/2005 Kastamonu

Panayır Zamanı  adlı hikaye Art Shop yayınevi tarafından yayımlanan panayır zamanı (2007) adlı kitaptan alınmıştır.

47
0
0
Yorum Yaz