30 10 2011

Ece Temelkuran'ın dokuzuncu kitabı “Muz Sesleri”

  Beyrut'u seçtim çünkü aşk bir iç savaş Gülden AYDIN 04 Ocak 2010 Haberler Anında Cebinizde Hürriyet Mobil Haberler Anında Bilgisayarınızda Haber Alarmı Haber Kaçırmaya Son Hürriyet Mind ... Devamı

30 10 2011

İyi ki Doğdun Sevgi Soysal

İyi ki Doğdun Sevgi Soysal |  görsel 1

ŞİMDİ 75 YAŞINDA İyi ki Doğdun Sevgi Soysal Sevgi Soysal'ın yapıtları zamana direniyor: Yetmişli ve seksenli yılların 12 Mart romancısı, yeni kuşak kadınlarca 'feminist' bir yazar olarak farklı ve güncel okumalara konu ediliyor. Yeşim DİNÇER   İstanbul - BİA Haber Merkezi 08 Ekim 2011, Cumartesi         Ece Ayhan "sivil denemeler"inde, yalnızca kızlardan oluşan bir sınıf düşündüğünü anlatır. Okulun yeşillikler içinde, bin bir çiçekle donanmış bir ön bahçesi, bir de bakımsız arka bahçesi olacaktır. Ayhan düşleminde, Nilgün Marmara ile Tezer Özlü'yü silgileri boyunlarında ve mor mürekkepli cam hokkalarıyla aynı sıraya oturtur. Sevim Burak'ı sınıf mümessilliğine tayin eder, Füruzan'ı da temizlik koluna. Bu sınıfın en muzip, en haylaz, en deli dolu kızının Sevgi Soysal olacağını düşünmüşümdür hep. 30 Eylül 1936'da İstanbul'da dünyaya gelen Sevgi Soysal yaşasaydı şimdi 75. yaşına girmiş olacaktı. Kırk yıl süren kısa yaşamına, tamamlayamadığı son romanı Hoş Geldin Ölüm'ü de sayarsak, dokuz önemli yapıt sığdırdı. İyi ki doğdu. Sevgi Soysal edebiyatımızın "sessizlik suikastı"na uğrayan yazarlarından biri olmadı. Kitapları basıldı, okundu, eleştirildi ve ödüllendirildi. Gerçi çok az sayıda basılan ilk öykü kitabı Tutkulu Perçem (1962), sadece Soysal'ın yakın çevresine ulaşabilmişti. İkincisi Tante Rosa (1968), oldukça sınırlı bir ilgiyle karşılanmış ve "çeviri kokuyor" diye de eleştirilmişti. Bununla birlikte ilk romanı Yürümek 1970 yılında TRT Başarı Ödülü'ne, ikinci romanı Yenişehir'de Bir... Devamı

26 08 2011

2011R İskender, Elif Şafak, Doğan Kitap

'Biz kadınlar da çok masum değiliz' Kutuplardan ve kutuplaşmalardan herkes gibi hazzetmeyen bir yazar Elif Şafak. Sancıları ve çelişkileriyle insanı okumayı seviyor. Yeni romanı İskender'de de 70'lerin giderek yükselen ırkçılık hareketleri nedeniyle sokakları sert çatışmalara sahne olmuş Londra'ya göç eden Türk-Kürt kökenli Toprak ailesinin 'birey' öyküleri anlatılan. Gamze Akdemir   Cumhuriyet Kitap- Başta antikahraman İskender ve annesi Pembe'nin sevgi-nefret sonra yine sevgi, yine nefret ilişkisini sorgulayan roman, hemen her karakter özelinde birbirine hem yaban hem ciğer olmanın da öyküsü. Romanda asıl ve en sık sorgulanan ise cinsiyetçi ideoloji ve onun fallus merkezciliği. Bu bağlamda yalnız erkeklerin değil kadınların hem kendine hem erkek dünyasına bakışındaki arızalara da yakın plan yapıyor Elif Şafak. Kocaman genellemelere prim vermiyor hiç. Mikro incelemelerden, kazılardan, öze inmekten yana. Çok dindar biri değil, bilginin ve mananın peşinde olduğunu söylüyor. Elif Şafak'la İskender'i konuştuk. -Sorunlu ilişkiler; anne-oğul başta olmak üzere, karı-koca, baba-kız ve baba-oğul. Ailevi türevleriyle her kuşaktan ikili saklambaçlar gibi İskender' Evet, o ikili ilişkilerin üzerine çok eğilen bir roman. Dediğiniz gibi başta anne-oğulla başlıyor ama geniş perdeden bakarsak sıla-gurbet, Doğu-Batı, gitmek-kalmak, gidenler ve kalanlar gibi bir sürü başka ikilikleri de önemseyerek ve severek yazdım. Tabii ki büyüteci özellikle aileye tutmaya çalıştım. Hep şu vardı aklımda: Bu kadar sevip de bu kadar yanlış anlamayı, bu kadar incitmeyi nasıl başarıyoruz. Severek kırıyoruz aslında.   'Kadınlı erkekli çok arızamız var' - Anlık oldukları kadar birikimler s... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1/Sonuç Bölümünden...)

Güz geldi. Dikenlidüzünün insanları aşkla şevkle çalışıyordu. Bu toprağın verimi de iyi. Başaklar dolu dolu, ağır. Hürü Ana bir rüzgar gibi Dikenlidüzünü dolanıyor. Bir dilim yalım gibi. Ha bire konuşuyor, küfrediyor. Söylüyor. Can-darmalarm dayağından sonra sağ kaburgaları incinmiş. Kırık gibi. Sakız vurmuş kaburgalarının üstüne. Soluk alırken yüzü buruşuyor, acılaşıyor. "Gözleri çıkasıcalar, ne istersiniz benim gibi bir kocakarıdan?" Bundan sonra bütün acılığıyla başlıyor: "Ey köylüler, Abdi Ağa köye gelmiyor. Gelemediğine göre de siz malın üçte ikisini ona vermeyeceksiniz. Verirseniz eşeklik etmiş olursunuz. Eşekliğin büyüğünü... Bu yıl ekin iyi olmadı dersiniz. Öyle değil mi? Olmadı. Hiç olmadı. Biz acımızdan ölecek değiliz. Olmadı. Yok. Canımızı mı alacaksın? Yok işte. Yok canım. Ekinler yandı. Kavruldu işte." Değirmenoluktan öteki köye, oradan ötekine gidip geliyordu. Yolda kendi kendine söyleniyordu. Bir döven süren, bir ekin biçen görmesin, alıyordu karşısına: "Dua edin İnce Memedime. Yatın kalkın dua edin. Anladınız mı? Dua edin işte. O olmasaydı Abdi Ağa tepenizde karakuş gibi dönerdi. Çok şükür köyde yok. Bir tane bile vermeyeceksiniz Abdi Ağaya. Vermeyeceksiniz. Taş attı da kolu mu yoruldu? Yan gelip yatıyor kasabada." Adamlar düşünüyorlar, başlarını sallıyorlar, kasketlerini çıkarıp başlarını kaşıyorlar. 408 "Sonu neye varacak bunun bakalım?" diyorlar. "Sonu neye varacak bakalım?" Hasat bitti, ürün evlere çekildi. Abdi Ağaya kimse bir tane buğday bile vermedi. Topal Aliyle Ağanın öteki kahyaları köyün içinde dört dönüyorlardı. Hangi köylüye gittilers... Devamı

25 08 2011

Yaşar KEMAL-İnce Memed 1/Giriş Bölümünden...)

  Yaşar KEMAL-İnce Memed 1   Duvarın dibinde resmim aldılar Ak kağıt üstünde tanıyın beni Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz kjlli topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlarca içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukuro-vanm bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha karanlık! Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Os-maniyeyi geçip Islahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru, pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ısıldır. Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır. Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç... Buralardan Torosun karlı do- rukları ... Devamı

07 06 2011

Mertlik ne yana düşer?

Mertlik ne yana düşer? 07 Haziran 2011 Bu soruyu sormamız gereken çok gazeteci var. Onların çoğunu Nuray Mert iyi tanır. Birlikte nice panelde konuştular; Kürt sorunu konusunda, başörtüsü konusunda. Doğu’ya doğru yolculuklar yaptılar birlikte. Aslında, biz kırk kişiyiz ve çok iyi tanırız birbirimizi. Dilini iktidara göre eğip bükmek mertlik değil. Bu kesin. Muktedirin diliyle konuşmak mertlik değil. Dün müthiş demokratken, senin fikriyatın iktidar değilken daha, bugün fikrin iktidar olunca vazgeçmek demokratlıktan, bırakın mertliği namertliği, yüz karasıdır gazeteciliğin. Herkesten önce mert kadınların konuşması gerek şimdi. Binlerce kişi önünde, bir köşe yazarını “namert” ilan edince Başbakan, böyle konuşmayı kendi özgürlüğünün sınırları içinde görüp gazetecinin konuşmasını özgürlük sınırları dışına itince, vicdan dile gelmeli. Ümit Boyner bayağı bir dille “pornocu” ilan edildiğinde de, panzer üzerine çıkan gösterici için* “ kız mıdır, kadın mıdır” çirkin sorgulaması yapıldığında da, başı örtülü olsa da vicdanı açık kadınlar konuşmalı. Mertlik; biz gazeteciler için, bir muktedir “parasını sen ödüyorsun” diyerek yazarların atılmasını istediğinde, Abbas Güçlü’ye bedel ödetmekten söz ettiğinde, basından sorumlu bakan gençlere “gazeteleri boş verin, sadece Zaman okuyun” diye öğüt verdiğinde, karşı çıkabilmektir. Susmak ve daha kötüsü her yaptığını alkışlamak değil muktedirin. Dün sağa sola serpiştirilmiş broşürler buldum yolda; AKP ile ilgisi olamayan (!) bir sivil toplum kuruluşu hazırlamış, millete hizme... Devamı

03 06 2011

ABD'NİN TÜRKİYE SEÇİMLERİNDEKİ BÜYÜK OYUNU

ABD'NİN TÜRKİYE SEÇİMLERİNDEKİ BÜYÜK OYUNU Bahsettiğimiz savaşlar, Amerika’nın bölgede hazırlamaya çalıştığı savaşlardır. Suriye, Libya, İran, Afganistan, Pakistan ve diğerleri. İçinden geçmekte olduğumuz seçimler de, Amerika’nın bu ihtiyacına göre, kasetler vasıtası ile şekillendirilmektedir. Çünkü Türkiye olmazsa yukarıdakilerin hiçbir olmaz. Nasıl olduğunu şu anahtar tümce ile açıklamaya çalışacağım. “Her işe, o iş için uygun alet kullanmak gerekir.” Amerika’nın Türkiye’de uyguladığı temel stratejinin günlük dilde ifade edilişi bu tümcedir. Önce bir hatırlatmaya ihtiyacımız var. Eğer Türkiye’nin başında İslamcı bir iktidar olmasaydı, Amerika Irak’ı işgal edemezdi, ya da işgal etmezdi. Irak’ı elde edeceğim derken Türkiye’yi kaybetme riski vardı. Asi halde, içerdeki İslamcılar her gün sokağa çıkar, Türkiye’nin dengelerini bozardı. İslamcı bir iktidarla, Türkiye’yi kaybetmeden, Türkiye’yi de yanına alarak, Irak işgalini, içerden bir muhalefet gelmeksizin tamamladı. Amerika’nın Irak işgalinde ana hedeflerden birisi de, Free Kürdistan olduğunu artık biliyoruz. Amerika bu hedefine ulaşması için, Türkiye içindeki muhalif hareketleri ehlileştirmesi gerektiğini biliyordu. Türkiye’yi yeniden yapılandırmak için sadece AKP işbirliği yeterli değildi. Sadece AKP ile Türkiye’yi yeniden yapılandıramazdı. CHP engelinin bir şekilde aşılması gerekti. Cumhuriyeti kuran bir partinin Cumhuriyetin yıkılmasına federasyon yolu ile ortak edilmesi, Türkiye direncinin kırılmasında çok önemli bir işti. Önce Mecliste iki parti diye düşünmüştü ama dışarıda kalaca... Devamı

03 06 2011

TÜRKİYE YUNANİSTAN OLACAK!

TÜRKİYE YUNANİSTAN OLACAK! Ekonomimizi her zaman halkın ve ulusun çıkarına bir kalple değerlendiren ender  hocamız Prof. Dr. Gülten Kazgan, sanayiciler arasında gittikçe yayılan düşünce olan 'ithal ikamesi' politikasının, Türkiye ekonomisini kurtarmanın tek çaresi olduğunu söyledi. Prof. Dr. Kazgan, sadece sanayinin değil, döviz kuru normal seviyelere geldiğinde bütün Türkiye ekonomisinin çökeceğine dikkat çekti.   2 Haziran 2011 tarihli Aydınlık Gazetesi'nde Z. Ruhsar Şenoğlu'na konuşan hocamız önemli uyarılarda bulundu: -Türkiye 1980'de 'yukardan gelen emirle' serbest ticarete geçene kadar, 1930'dan başlayarak ithal ikamesi uyguladı. Az gelişmiş ülkelerin sanayileşmesinin, kalkınmasının başka çaresi yoktur. Sanayileşme, kalkınmanın temeli. Hatta, kapitalist sisteme sonradan dahil olan Batılı ülkeler bile bu yola başvurmuştur.   -2000'li yıllarda IMF'nin baskısıyla Türk lirasını döviz kum karşısında aşın değerlendirme politikasına geçildi. Böylece ithalat anacak, mal bolluğu yaratılarak içerde ensyon düşürülecekti. Bu arada Türye sıcak para hücumuna uğradı... İmalat sanayi böylece girdi ithalatına mahkum hale getirilmiş oldu.   Dış kredi kısıtlanıp döviz yükselmeye başlayınca imalat sanayi çökecek! Bu tehlike yaklaşıyor ve sanayiciler de bunun farkında... Bugün imalatı sanayi en düşük katma değerli sektör haline gelmiştir. GSMH içinde imalat sanayinin payı çakıldı kaldı, artmıyor. Güdükleştirildi.   -İhracatla değil, kambiyo oyunlarıyla kazandılar. Dikkat edin. faaliyet dışı kârlar giderek artmıştır. Bakın lOO milyar dolardı dış borç, 300 milyar dolara çıkt... Devamı

03 06 2011

BİZ DEMEYE NE DERSİNİZ SEVGİLİ BAŞKAN?

BİZ DEMEYE NE DERSİNİZ SEVGİLİ BAŞKAN? Biz size güveniyoruz. Biz sizin dürüstlüğü, demode bir kavram olmaktan çıkaran kamu yönetimi  anlayışınızı seviyoruz. Biz,  siz ve ekibinizin bizim için daha iyi bir yaşam  düzeni  tasarladığınızı anlıyoruz, dahası inanıyoruz. Biz sizin ve ekibinizin demokrasi  kültürünüzün;  özgür bireylerin,  toplumsal dayanışma  ve değerlerin adilce paylaşımıyla  sağlanabileceğine ilişkin inancınızı ciddiye alıyoruz. Biz sizin emeğe saygınızın,  işgücünün  taşeron  işçilik yöntemiyle  aşağılıkça sömürülmesine izin vermeyeceğinize ilişkin söyleminize inanıyoruz, inanmaya hazırız. Biz insanların anayasal hakları olan özgürce düşünce geliştirip  bunu ifade edebilmek ve sanatsal yaratım ve tüketim haklarının sağlanması,  korunması  gerektiğine ilişkin inancınızın inandırıcı olduğuna inanıyoruz.. Biz,  sosyal devletin işsiz vatandaşlarını,  yeterince iş olanağı veremiyorsa  işsizlik sigortası kapsamına alması gerektiğine ilişkin projenizi  inandırıcı buluyoruz. Biz artık çalanın, tembelin, bilgisizin, yetersizin, cahilin; emek harcayıp riske girip dürüst, bilgili, yetişkin, eğitimli olmaya gayret etmişlerden daha  güçlü olduğu bir ülkede yaşamayacağımıza ilişkin bir düzen vaadinizi umutla bekliyoruz.. Biz, partili, tarikatlı, memleketli, varlıklı, akraba  gibi ayrıcalıklarla iş, olanak, destek bulanlardan kurtulabileceğimiz ummak  istiyoruz. Biz kürtlerin de bütün diğer etnik kökenli  vatandaşlarımız gibi yaşam koşullarına ve yönetime  ilişkin isteklerinin ve eleştirilerinin  sorun olmakt... Devamı

03 06 2011

CHP’NİN “DEMOKRASİ PROGRAMI” UYGULANABİLİR Mİ

CHP’NİN “DEMOKRASİ PROGRAMI” UYGULANABİLİR Mİ CHP’nin “Özgürlükçü Demokrasi Programı” ciddiyet ve uygulanabilirliği açısından oldukça gerçekçi öğeleri içinde barındırmaktadır. Bu programın hazırlayıcılarının Türkiye’nin somut şartlarının somut tahlili yapıldığında ortaya çıkan verilere uygun bir isabetle çalışma yaptıkları açıkça görülüyor. CHP’nin hazırladığı Türkiye için bu çok önemli programın ne anlama geldiğini, bu programın uygulanacağı ülkemiz şartlarının “ekonomi/politiği”ne kısaca değinerek anlatmak istiyorum. * Türkiye bir Almanya, bir İngiltere, Amerika gibi siyasal anlamda ulusal devlet olma sürecini, ekonomik anlamda kapitalist gelişimini tamamlamış bir ülke değildir. Türkiye, bu ülkeler gibi, feodal kalıntıları geri dönüşü olmayacak biçimde temizlemiş (ülke içindeki halkların ulus potası içinde vatandaşlık temelinde soğurulması görevi/toprak ağalığının tasfiyesi/irtica/dinin siyasete alet edilmemesinin bir kültür haline gelmesi vs.), yapısallaşmış sağlam hukuksal kurumlarla bu durumunu tahkim etmiş (laiklik, bilimsel eğitim, bağımsız hukuk sistemi ve tam bağımsızlık ilkesi) ve emperyalist baskıları engelleyebilecek düzeyde gelişimini tamamlamış bir ülke de değildir!   Türkiye, ne yazık ki yarı sömürge/sömürge (yarı-feodal demeye utanıyorum) bir ülkedir. Bunu açıklamak için nüfusu ve yüz ölçümü bizim ülkemize çok yakın olan Almanya’nın 2010 yılı ihracat rakamının 1 trilyon 200 milyar dolar, Türkiye’nin ise 120 milyar dolar olduğunu (ithalat rakamlarını vermeye gerek yok!) belirtmek sanırım yeterli olacaktır. (... Devamı

27 04 2011

Yargılanan ilk Gladio eylemi

Yargılanan ilk Gladio eylemi Beyazıt'ta dersten çıkan öğrencilerin üzerine 33 yıl önce bomba atılmış, 7 üniversitelinin öldüğü olayda 41 öğrenci de yaralanmıştı Sevim Ertemur   Cumhuriyet- Olayın olduğu tarihte İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyde Cem Alptekin. 16 Mart 1978 günü son dersleri boş olduğu için merkez binadan erken çıkıp toplanma yerleri olan Süleymaniye’ye geçerler. (Okula hakim olan sağ görüşlü öğrenciler yüzünden topluca gelip gitmektedirler.) Hava kapalı ve pusludur. Orada son dersteki arkadaşlarının gelmesini beklerken büyük bir patlama duyarlar. Önce gök gürültüsü sanırlar. Ama acı haber Süleymaniye’ye de ulaşır. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde öğrencilerin üzerine “bomba atılmış, hemen ardından da öğrenciler silahla taranmıştır”... Beyazıt’a doğru koşarlar, arkadaşları dört biryana düşmüş, yerler kan gölüdür... Hemen yardıma koşarlar, yaralı arkadaşlarını hastanelere taşırlar. Saldırganların peşine düşmesi gereken polis de her nedense hastanededir. “Hastanede zanlı aranır mı? Yaralı arkadaşlarımıza zanlı muamelesi yaparak, onları gözaltına almak için her türlü baskıyı reva gören bir polis uygulamasıyla karşılaştık” diye anlatıyor o günü avukat Cem Alptekin... Yıllar sonra “Kontrgerillanın Türkiye’yi 12 Eylül askeri darbesine taşıyan kitlesel katliamlarının ilk halkası” olduğu ortaya çıkan “16 Mart katliamı”nda yedi arkadaşları, Hatice Özen (1957), Cemil Sönmez (1956), Baki Ekiz (1956), Ahmet Turan Ören (1955), Abdullah Şimşek (1956), A. Hamit Akıl (1954), Murat Kurt (1954) ölm... Devamı

27 04 2011

Kilometre taşı oldu

Kilometre taşı oldu Türkiye'deki önemli davaların dosyaları da 16 Mart katliamının delilleri arasındadır artık... Sevim Ertemur   Cumhuriyet- Avukatlar alalade bir cinayet davası gibi TCK 450. maddeden açılan davayı “kontrgerilla davasına dönüştürme” gayreti içine girerler. Bunun için de ellerinde dayanak yapabilecekleri çok önemli bir karar vardır. Bunun için de ellerinde dayanak yapabilecekleri çok önemli bir karar vardır, “Her ne kadar mevcut yargılama sırasında faillere ulaşılmamışsa da..” der Sıkıyönetim Mahkemesi, “bu eylem sıradan bir cinayet eylemi olmayıp gayri muayyen kastla Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlı mukateleye teşvik amacıyla işlenmiş siyasi bir eylemdir...” Bu kararın çok isabetli ve ciddi bir karar olduğuna dikkat çekiyor Cem Alptekin. Ardından da ekliyor: “Biz bu yargı kararından ve o aşamada toplanan diğer delillerden yola çıkıp, bu eylemin TCK’nin 149. maddesi ile yaptırıma bağlanan bir eylem olduğunu, sanıklara bu suçla ilgili ek savunma hakkı verilmesi gerektiğini, ayrıca 1 Mayıs ve Bahçelievler katliamı, Abdi İpekçi cinayeti ve 12 Eylül’de açılan Ankara ana MHP davasının dosyalarıyla fiil ve fail irtibatının olduğunu belirtip celbini talep ettik mahkemeden ve bu taleplerimizi kabul edince davamızın seyri ve niteliği o gün itibarıyla değişmiş oldu.” Bu dava “bir kilometre taşı” Alptekin’e göre. Çünkü bu dava artık bir “kontrgerilla davası olmuştur”. Türkiye’deki önemli davaların dosyaları da, 16 Mart katliamının delilleri arasındadır artık... Çıkar açıklama yaparlar­; bu, benzeri davalara giren meslektaşları için de bir mesajdır. Delil toplayamaz hale geldik Ancak dava bir kontrgerilla... Devamı

27 04 2011

Tarihe gömülemez

Tarihe gömülemez Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in "Zamanaşımına uğramasına izin vermem" diyerek sorumlu savcılar ve yargıçlar hakkında açtırdığı 'idari' dava, HSYK'de 'oybirliğiyle' aklanma kararıyla sonuçlandı Sevim Ertemur   Cumhuriyet- Türkiye’nin ilk ve tek kontrgerilla davasının, “derin devlet”le hesaplaşma iddiasındaki Ergenekon davasının başladığı gün (20 Ekim 2008) zamanaşımından düşmesi kamuoyunda büyük yankı yaratmıştır. Medyada çıkan haberlerin ardından birçok köşe yazarı da zamanaşımı konusunu köşesine taşıyarak tepki gösterir. Bazıları da 16 Mart davasının bu şekilde sonuçlanmasının Ergenekon davasına zarar verdiğini yazıp çizer. Türkiye’de Ergenekon üzerinden derin devletle hesaplaşıldığı algısı yara almıştır. Tam bu aşamada dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin girer devreye... Şahin, bu karardan rahatsız olduğunu açıklar. Beyazıt’ta yedi öğrencinin öldürüldüğü olaya “bizzat tanıklık ettiğini, hatta yaralı bir öğrenciyi ambulansa kadar taşıdığını” anlatarak “Bu davanın zamanaşımına uğramamasına izin vermem” der. Zamanaşımı kararı veren yargıçlar hakkında idari soruşturma açılır. Adalet Bakanlığı müfettişleri inceleme sonucu, sorumlu buldukları yargı mensupları hakkında rapor hazırlarlar ve konu HSYK’ye taşınır. Gelişmeler kamuoyuyla da anında paylaşılır hep. Ancak her nedense, HSYK’nin yargıç ve savcıları “oybirliğiyle akladığına” ilişkin haber medyanın yoğun gündemi arasında kaybolup giderken, konu üzerinde kimsenin sesi çıkmaz. HSYK’de Adalet Bakanı ve müsteşarının da olduğuna dikkat çeken ve “demek ki aklama müessesesi oluşturmuşlar” yorumunu yapan Alptekin, şunları söyl&u... Devamı

27 04 2011

Tarihe geçen davalar

Tarihe geçen davalar Kimisi bağnaz dinci, kimisi ırkçı, kimisi siyasal nedenlerle suçlananların yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer aydınlanma belgesi olarak yer almıştır. Dr. Alev Çoşkun   Cumhuriyet - İnsanlık tarihi boyunca unutulmayan büyük davalar vardır. Kimisi bağnaz dinci, kimisi ırkçı, kimisi siyasal nedenlerle suçlananların yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer aydınlanma belgesi olarak yer almıştır. Onları suçlayan savcılar ve onları mahkûm eden özel mahkemeler ise olumsuz yönleriyle ve kimi zaman lanetlenerek tarihe geçmiştir. Bu büyük davaların birincisi, kuşkusuz M.Ö. 400 yıllarında Atina’da yaşamış olan ünlü filozof Sokrates’in davasıdır. Her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünceden yola çıkan Sokrates, kullandığı diyalektik metotla ve soru sorarak insanların gerçek bilgiye sahip olmadıklarını kanıtlıyordu. Nesnel düşünceye ulaşmayı sağlayan yolun insanın kendi aklı olduğunu savunuyordu. Gelenekleri sarsmak, sitenin tanrılarından farklı tanrıları yüceltmek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamasıyla hakkında dava açıldı. Kurulan özel mahkemede yargılandı, ama düşüncelerinden ödün vermedi, sonunda ölüme mahkûm edildi. Baldıran zehrini içerken, başı dik olarak ölümü soğukkanlılıkla karşıladı. Bugün Sokrates’i 2400 yıl önce mahkûm eden mahkeme olumsuz bir biçimde anılıyor ama, Sokrates aklın terazisinin öne çıkarılması bağlamında taçlandırılıyor. Onun için ünlü filozof Kant “aklın ideali”, Hegel ise “insanlık kahramanı” deyimlerini kullandılar. Galileo’nun yargılanması Kuşkusuz, insanlık tarihine... Devamı

27 04 2011

"Ecevit'in tırnağı bile olamazsınız"

"Ecevit'in tırnağı bile olamazsınız" CHP Lideri mitinglerini sürdürüyor. Konya'nın Seydişehir ilçesinde yurttaşlarla buluşan Kılıçdaroğlu, AKP Elmalı İlçe teşkilatının hazırladığı afişe değindi: Kıbrıs'a çıkıp ABD'ye meydan okuyan Ecevit. Siz kim, Ecevit kim. Ecevit'in tırnağı bile olamazsınız. AA   Konya- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, helikopterle Konya'nın Ereğli ilçesine geldi. Helikopterin Atatürk Stadyumu'na inmesinin ardından Kılıçdaroğlu, seçim otobüsüne bindi ve halkı selamlayarak ilçe merkezine gitti. Kılıçdaroğlu'nun AKP İlçe Teşkilatı önünden geçerken, pencereden kendisini izleyen partilileri de selamlaması dikkati çekti. Kılıçdaroğlu, konvoyun ilçe merkezine gelmesinin ardından parti otobüsü üzerinden halka hitap etti. TÜİK verilerine göre Türkiye'de 12 milyon 715 bin yoksul olduğunu belirten Kılıçdaroğlu,''Bir yılda artan yoksul sayısı 818 bin kişi. Kişi başına gelirin 10 bin dolar olduğunu söylüyorlar. Nereden çıktı bu 10 bin dolar? Sormayacak mıyız bunu?'' diye konuştu. Memlekette yoksulluk olduğunu savunan Kılıçdaroğlu, özellikle çocukların bu yoksulluktan olumsuz etkilendiğini iddia etti. Kendilerinin yoksullukla mücadele edeceklerini anlatan Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti: ''Bunu aile sigortasıyla yapacağız. (Parayı nereden bulacaksınız?) diyorlar. Sen hiç meraklanma kardeşim. Ankara'dakiler de meraklanmasın. Allah'ın izniyle Başbakanlık koltuğuna oturduğum zaman para nasıl bulunurmuş onu da göstereceğiz. Siz iktidarda halk için çalışıp üretirseniz, esnaf siftah yaparsa, köylü üretirse, fabrika bacaları tüterse, para var. Yeri geldiği zaman... Devamı

10 04 2011

Cumhuriyet Dönemi Romanlarında Resmî İdeoloji - Kemal Kök

Cumhuriyet Dönemi Romanlarında Resmî İdeoloji “Her ideoloji, bir kere teessüs ettikten sonra, verili tasavvur teması temeli üzerinde gelişir ve bu temayı zenginleştirir” F. Engels (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefenin Sonu, Sosyal Yn., s.58) Osmanlı döneminden miras kalan vakanüvîs geleneği T.C.nin resmî ideolojisinin oluşumunda önemli bir yer tutar. Bilindiği gibi vakanüvîsler (tarih yazıcıları) devlet görevlisi olarak dönemin siyasal iktidarının beklentileri doğrultusunda tarihsel olayları kaydetmeyi ve anlatmayı esas alırlardı. Daha sonra bu anlatılanlar tarih olarak bir sonraki nesile kalırdı. T.C.nin tarihi de vakanüvîslere benzer kişilerce siyasal iktidarın konumu ve istekleri doğrultusunda belirli yönelim, inkâr, dayatma ve dokunulmazlıklar üzerinde biçimlendirilmiştir. Güncel sorunlara karşı geliştirilen taktikler daha sonra ilke olarak kutsanmış, tarih bu kutsanmışlık üzerinden kurgulanmıştır. İktisadî, felsefî, siyasî beklentilerin kavramsal olarak açılımı kendi literatürlerinde cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, inkılâpçılık olarak ifade edilirken, tarih bu kavramlar üzerinden açıklanmaya/sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Oysaki bahsedilen ilkelere sahipleniş süreci dikkatli irdelendiğinde, kimisinin konjonktürün zorunlu mitleştirmesiyle, kimisin de o konjonktürde yaşananları bastırma, gizleme, farklı gösterme ihtiyacıyla dönemin öne çıkan kavramlarının iğdiş edilmesiyle oluşturulduğu görülür. Despot bir zaman diliminde duyulan bu ihtiyaçlar esas olarak Komünist, Kürt ve Kızılbaş düşmanlığı üzerine biçimlenen resmî ideolojin çelik zırhlarını kısa sürede örmüştür. Zır... Devamı

10 04 2011

Halk Türküleri Nasıl Bir Mesaj Veriyor?* - Gonca Akyar

Arşiv 10/4/2011: Cumhuriyet Dönemi Romanlarında Resmî İdeoloji - Kemal Kök 10/4/2011: Halk Türküleri Nasıl Bir Mesaj Veriyor?* - Gonca Akyar 10/4/2011: Yoz, Kozmopolit Kültür, Sanat ve Gençlik - Tuncay Şur 10/4/2011: Âşık Ruhsatî - İrfan Ünal 22/3/2011: Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979) 8/2/2011: Tarihe Geçen Davalar / Alev Coşkun 1/2/2011: İçinden İstanbul geçen filmler 1/2/2011: Okuduğum Kitaplar / Metin Celal 1/2/2011: Kastamonulu Aşık Kemali 1/2/2011: Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL 8/9/2010: “Yetmez ama Evet…” Ya da omurgasız “aydın”lar! 6/9/2010: “Büyük Romancı” Orhan Pamuk’a Nazik Sorular 6/9/2010: Gür: Evet artık ters tepiyor 5/9/2010: Kemal Kılıçdaroğlu'nun Çektikleri / Yaşar Seyman 18/5/2010: "CHP yüzde 30'lara ulaşır" 2011 Nisan 2011 Mart 2011 Şubat 2011 2010 Eylül 2010 Mayıs 2010 Nisan 2010 Mart 2010 Şubat 2010 Ocak 2010 2009 Mayıs 2009 Mart 2009 Şubat 2009 Ocak 2009 2008 Aralık 2008 Kasım 2008 Ekim 2008 Eylül 2008 Haziran 2008 Mayıs 2008 Nisan 2008 Mart 2008 Ocak 2008 2007 Aralık 2007 Kasım 2007 Ekim 2007 Eylül 2007 Temmuz 2007 Haziran 2007 Mayıs 2007 Nisan 2007 Mart 2007 Şubat 2007 Ocak 2007   Halk Türküleri Nasıl Bir Mesaj Veriyor?* Sanat Cephesi - Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi olarak halk türkülerine icra tekniğiyle yeni bir ses getiren Gonca Akyar ile 15 Temmuz 2010 tarihinde bir söyleşi gerçekleştirdik.  Önce, Gonca Akyar kimdir? Kendisinden dinleyelim. 1985’te Hollanda da dünyaya geldim. Dünyalı olmamızın yanı sıra, aslen... Devamı

10 04 2011

Yoz, Kozmopolit Kültür, Sanat ve Gençlik - Tuncay Şur

Yoz, Kozmopolit Kültür, Sanat ve Gençlik Sınıflı toplumlarda kültür ve sanat kavramları üstyapının bir ögesini oluşturmakta, insanlığın maddî üretim etkinlikleri üzerinde yer alıp, gelişip, şekillenmektedir. Neolitik dönemde Mezopotamya’da, insanlığın ilk yerleşkesinde insanların topluluklar halinde yaşamalarıyla başlayan ve günümüze uzanan kültür, sanat serüveni tarihsel sürecin çeşitli evrelerinden geçerek kümülatif bir biçimde günümüze ulaşmıştır. Bu tarihsel süreç içerisinde, kimi toplumlarla, kavimler insanlığın kültür sanat hazinesine yenilerini eklerken, kimileri de olanları yok etmeye teşebbüs etmiş, yok etmiştir. Amacım, bu yazıda insanlığın tarihi ile ilgili olarak ansiklopedik bilgiler vermek değil elbette; fakat, insanlığın yarattığı bu kültür ve sanat hazinesine kastetmeye çalışanlar, kast edenler tarihsel süreç içerisinde, sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla başlamış ve yine bu süreç içerisinden günümüze kendilerine bu misyonu biçen hakim gerici tabakalar hiç eksik olmamıştır. Olacak gibi de görünmüyor sınıflı toplumlar var olduğu sürece. Bahsedilen gerici hakim sınıfların bu uğursuz misyonunu günümüzde de yerine getirmek için canla başla çalışanların sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmektedir. 18.yy’dan itibaren hızla gelişen sanayi ve yeni sömürü sisteminin adı olacak kapitalizm insanların kol güçlerinin sömürülmesini yetersiz bulmuş(!) ve insanı insan yapan diğer tüm değerlerin de sistematik ve aşamalı olarak sömürülmesine karar vermiştir. Günümüzde bu misyonu fazlasıyla ve layıkıyla(!) yerine getirmektedir. Peki kapitalizm&rsquo... Devamı

10 04 2011

Âşık Ruhsatî - İrfan Ünal

Âşık Ruhsatî Türküler, halk türküleri, yüzyıllar boyu Anadolu’da ve dünyanın birçok coğrafyasında haklılığın; zulme karşı direnişin, başkaldırının; ezilmişliğin, ezene karşı ezilenin feryadının, sevdanın ve kolektif yaşamın adsız kahramanları olmuştur. Ozanının dilinden, sazının yüreğinden, bir ananın yürek sızısı gibi pak, bir çocuğun parlayan gözleri gibi cıvıl cıvıl dökülen ırmaklardır türküler. Gün gelir yoldaş olurlar bize, gün gelir sırdaş; gün gelir kavgada silah ve gün gelir hayın bir kurşunun delip geçtiği yürekte bin ah… Yüz yıllar ötesinden haykıran tarihtir türküler, gerçek birer tarih; insanlık adına söylenmiş/yazılmış en temiz sayfalar, en masum sevdalar. Asırlarca hor görülmüş, dışlanmış, yoksul halklar gibi itilmiş, bastırılmış; fakat hiçbir zaman direncini yitirmemiş, her zaman yeni bir nefesle kavgada yerini almayı başarmış birer silah arkadaşı, birer yârendir türküler. Ne var ki onları ozanlarıyla, öyküleriyle tanımak ve anlamak, gerçek felsefelerini kavrayarak dinlemek burjuvazinin inkâr-imha-asimilasyoncu politikalarında ve kültür yaşamında neredeyse imkânsız hâle gelmiş ve hatta bunu söylemeye dilim varmasa da üzülerek söylüyorum ki bu bugün aynen de böyledir, kavgada saf değiştirerek zalimin silahı hâlini almıştır. Unutmayalım ki, burjuvazi her ne kadar aksini iddia etse de, kapitalist sistemin olduğu her yerde sömüren-sömürülen veya ezen-ezilen olmak üzere iki sosyal sınıf vardır; türküler de sömürülen-ezilen sınıfların binlerce yıllık öykülerini şifahi yer yer de yazılı olarak günümüze taşıyan birer ulak, gerçek birer tarihçidirler. Onları baze... Devamı

22 03 2011

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979)

Başlangıcından Bugüne Türk Romanı Zamandizini 6 (1970- 1979) / ALi ŞAHİN ____________________________________________________________________ 1970 ANDAY, Melih Cevdet: Gizli Emir 1970 AZRAK, Kerime Nadir: Güller ve Dikenler 1970 BAYKURT, Fakir: Tırpan 1970 BİLBAŞAR, Kemal: Yeşil Gölge 1970 BUĞRA, Tarık: İbiş'in Rüyası 1970 BUYRUKÇU, Muzaffer: Bir Olayın Başlangıcı 1970 CEYHUN, Demirtaş: Asya 1970 DAĞCI, Cengiz: Badem Dalına Asılı Bebekler 1970 GÜNKUT, Tarık: Yüzbaşı Selim Selimiye'li 1970 HEKİMOĞLU, İsmail: Maznun 1970 KEMAL TAHİR: Büyük Mal 1970 KESKİN, Yıldırım: Korkunç ve Güzel 1970 KOCAGÖZ, Samim: Bir Çift Öküz 1970 KORAY, Yaman: Kola 1970 OKÇU, Emine Işınsu: Azap Toprakları 1970 ORHAN KEMAL: Kaçak 1970 ÖZDEMİR, Mehmet Niyazi: Varolmak Kavgası 1970 ÖZDEŞ, Oğuz: Aşka Susayan Dudaklar 1970 ÖZDEŞ, Oğuz: Reyhan 1970 ÖZDEŞ, Oğuz: Şebnem 1970 SAYAR, Abbas: Yılkı Atı 1970 SEYDA, Mehmet: Nemrut Mustafa 1970 SEYDA, Mehmet: Süeda Hanım'ın Ortanca Kızı 1970 SEYDA, Mehmet: Yanartaş 1 1970 SEYDA, Mehmet: Yanartaş 2 1970 SOYSAL, Sevgi: Yürümek 1970 SU, Mükerrem Kamil: Ben ve O 1970 YAŞAR KEMAL: Ağrı Dağı Efsanesi 1971 ATAY, Oğuz: Tutunamayanlar 1 1971 ATAY, Oğuz: Tutunamayanlar 2 1971 AZRAK, Kerime Nadir: Zambaklar Açarken 1971 BERKANT, Muazzez Tahsin: Işık Yağmuru 1971 BİLBAŞAR, Kemal: Yonca Kız 1971 CUMALI, Necati: Zeliş (Tütün Zamanı'nın yeni basımı) 1971 GÜNEY, Yılmaz: Boynu Bükük Öldüler 1971 İZGÜ, Muzaffer: İlyas Efendi 1971 KAZANCI, A. Lütfü: Kaynana Münevver Hanım 1971 KAZANCI, A. Lütfü: Üvey Anne 1971 KEMAL TAHİR: Yol Ayrımı 1971 KESKİN, Yıldırım: Maya 1971 KORCAN, Kerim: İdamlıklar 1971 MEHMET SELAHATTİN (Erde... Devamı

08 02 2011

Tarihe Geçen Davalar / Alev Coşkun

Tarihe Geçen Davalar Alev Coşkun Kimisi bağnaz dinci, kimisi ırkçı, kimisi siyasal nedenlerle suçlananların yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer aydınlanma belgesi olarak yer almıştır Dr. ALEV COŞKUN İnsanlık tarihi boyunca unutulmayan büyük davalar vardır. Kimisi bağnaz dinci, kimisi ırkçı, kimisi siyasal nedenlerle suçlananların yaptıkları savunmalar, insanlık tarihinin belleğinde birer aydınlanma belgesi olarak yer almıştır. Onları suçlayan savcılar ve onları mahkûm eden özel mahkemeler ise olumsuz yönleriyle ve kimi zaman lanetlenerek tarihe geçmiştir. Bu büyük davaların birincisi, kuşkusuz M.Ö. 400 yıllarında Atina’da yaşamış olan ünlü filozof Sokrates’in davasıdır. Her türlü edinilmiş bilgiyi yadsıyan bir düşünceden yola çıkan Sokrates, kullandığı diyalektik metotla ve soru sorarak insanların gerçek bilgiye sahip olmadıklarını kanıtlıyordu. Nesnel düşünceye ulaşmayı sağlayan yolun insanın kendi aklı olduğunu savunuyordu. Gelenekleri sarsmak, sitenin tanrılarından farklı tanrıları yüceltmek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamasıyla hakkında dava açıldı. Kurulan özel mahkemede yargılandı, ama düşüncelerinden ödün vermedi, sonunda ölüme mahkûm edildi. Baldıran zehrini içerken, başı dik olarak ölümü soğukkanlılıkla karşıladı. Bugün Sokrates’i 2400 yıl önce mahkûm eden mahkeme olumsuz bir biçimde anılıyor ama, Sokrates aklın terazisinin öne çıkarılması bağlamında taçlandırılıyor. Onun için ünlü filozof Kant “aklın ideali”, Hegel ise “insanlık kahramanı” deyimlerini kullandılar. Galileo’nun yargılanması Kuşkusuz, insanlık tarihine geçen bir başka bü... Devamı

01 02 2011

İçinden İstanbul geçen filmler

İçinden İstanbul geçen filmler İçinden İstanbul geçen öyle çok film var ki. Unutulmaz yüzlerce sahne. Hepsi Yeşilçam’dan miras. Türk sinema tarihini arşivleyen gazeteci-yazar Agâh Özgüç işte tüm bu sahnelerin hikâyelerini yeni kitabı “Türk Sinemasında İstanbul” kitabında bir araya getirdi. İstanbullu filmlerin beyazperdeye yansıyan yüzü kadar kamera arkasının heyecanını ve amansızlığını da kitabına taşıdı. Haydarpaşa, Boğaziçi, Adalar, Topağacı, Kadıköy, Taksim... Kahvehaneler, varoşlar, meyhaneler, pavyonlar, gece kulüpleri... İçinden İstanbul geçen ya da İstanbul'un içinden geçen filmlerden tanıdık, unutulmaz yüzlerce sahne. Çocukluğumuza, ilk gençliğimize dokunan onlarca Türk filmi, hepsinin de mekânı İstanbul. Yarım yüzyıldır yazan ve Türk sinema tarihini arşivleyen Agâh Özgüç işte tüm bu sahnelerin hikâyelerini yeni kitabı “Türk Sinemasında İstanbul” kitabında bir araya getirdi. Semt semt, bölge bölge İstanbul’un beyazperdeye yansıyan yüzü kadar kamera arkasının heyecanını ve amansızlığını anlatıyor Agâh Özgüç, “Zaten uzun yıllardan beri bu konuyla ilgili notları dosyalıyorum. Her şeyi hazırlamıştım. İş yazmaya gelince de dört ay gibi bir zamanda kitabı bitirdim. Bu kitap ‘Yeşilçam Üçlemesi’ diye başlattığım projenin ilk adımı. İkincisi ‘Yeşilçam Aşkları’, üçüncüsü de ‘Türk Sinemasının Marjinalleri ve Orijinalleri’ olacak”. Bu kitap Türk sinemasındaki İstanbul’la ilgili tek kaynak. Özgüç, “İstanbul öyle bir mekân ki, neresinden bakarsanız bakın sinematografik bir görü... Devamı

01 02 2011

Okuduğum Kitaplar / Metin Celal

SELÇUK EREZ Statta yuhalanma Başbakan’ın Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışında ıslıklanıp yuhalanması uzun tartışmalara yol açtı: Kimi “Eyvaaah!” dedi, kimi, bunu, adamın stada girişinden önce tahmin eden Cüneyt Özdemir’in düzenlediğini söyledi, kimi de davetiyelerin ve kamera görüntülerinin incelenip yuhalayanların saptanmasını ve cezalandırılmasını istedi. Recep Tayyip Bey spor alanlarında yuhalanan ilk politikacı değildir. Bugüne kadar birçok ülkede çok sayıda politikacı bu tür tepkilerden nasibini almıştır. ABD’de son seçimde Cumhuriyetçilerin Başkan yardımcısı adayı olmuş Sarah Palin, Philadelphia’da Rangers-Flyers maçında; Bush’un başkan yardımcısı Dick Cheney, Washington Nationals maçında şiddetle yuhalanmışlardı. Yuhalanmış politikacılar listesinde Bill Clinton, Barack Obama, John Mc Cain gibi tanınmışlar da var. Politikacının statta yuhalanması ne demektir? Terörist bir komplo mudur, büyüklere saygıda atalarımızdan geride kaldığımızı mı yansıtır yoksa nankörlük örneği midir? Konuyu irdelemiş olanlar arasında, bu olayın daha çok bir tür seçim anketi olarak yorumlanması gerektiğini söyleyenler az değildir: Evet, stat yuhalanmaları aslında gereğince değerlendiremediğimiz sosyal olgulardır: Bunlar aynen boşa akıp giden sular gibi, elektrik enerjisi üretimi için kullanmadığımız rüzgâr gibi, deniz dalgaları gibi ziyan edilmekte, biz sadece dedikodusunu yaparak zaman tüketmekteyiz. Milyonlarca lira verip seçim anketleri ısmarlayacağımıza, politikacıları bir vesileyle stadyumlara çağırıp izleyicilerin tepkilerini ölçerek seçim tahminlerinin en doğrusunu yapabiliriz. Dahası da var: Dört-beş yılda bir maliyeti çok yüksek seçim... Devamı

01 02 2011

Kastamonulu Aşık Kemali

Kastamonulu Aşık Kemali     Dostum celaline razı ol gönül Vardır bir celalin cemali derler Cevrü cefa çekmek ne yaman müşkül Çekenin nicolur ahvalı derler Saf besaf halların bin canlar değer Ey canların canı ey hüsnü Enver Biraz dost kadrini vasfetsem eğer Hayli meddah miskin KEMALİ derler     Kemali, Kastamonuludur. Adı, Mustafa`dır. Kemali mahlasını, saza başladıktan sonra almıştır. Babası, Cebrail mahallesinden mantar oğlu İbrahim idi. Mustafa doğduğu zaman,babası Kastamonu Kalesi sipahilerinden bulunuyordu. Şimdi, tek bir bekçi kulübesi bulunan kalede, o zaman 20-30 ev vardı. İşte Mustafa 1821 yılında bu evlerden birinde doğdu. Ve 12 yaşına kadarda babasıyla beraber kalede kaldı. Küçük Mustafa,kalede otururken, her Kastamonulu gibi, dört yaşında dört aylık mektebe verildi. Ve şimdi cumhuriyet ilk mektebi olan ve o zaman yarebci adını taşıyan mektebe devama başladı; Yarebci hocası Hamdinin babasından okudu. Burayı bitirince medreseye devam etti. Medriye medresesinde Müderris Hacı Ahmet den okudu. Sipahiliğin kaldırılmasından sonra, babası,sanatı olan bakırcılığa dönmüştü. Mustafa, medreseyi ikmal etmedi; babasının yanına girdi, bakırcılığı öğrenmeye başladı. Fakat babasının yanında pek az kaldı. O zamanları Kastamonu her taraftan gelen dertli, Emrah gibi usta ve diğer ikinci derecedeki saz şairlerinin gelip oturdukları, saza, söze çok meraklı bir muhitti. Memlekette yetişen her delikanlı, bu şairlerin etkisi altında kalıyor, büyük şairlerin toplantılarına sahne olan Kastamonu da, her delikanlıda saz çalmak ve söylemek hevesi uyanıyordu. Müstaid olanlar, istidalarını inkişaf ettiriyorlar, istidadı olmayanlarda beceremedikleri bu işten vazgeçmek zorunda kalıyorlardı. İşte Mustafa da bu Kastamonu delikanlılarından biri... Devamı

01 02 2011

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL

Tek Kitaplıdan Korkulur!.. OKTAY AKBAL   “Bir kitapta her şeyi bulan, bütün kitapların düşmanıdır. Okumadığı bir kitabın halka zararlı olacağını söyleyenlerden daha aşağılık insan olur mu?” Sabahattin Eyüboğlu böyle söylemiş Vedat Günyol’a... “Bir tek kitaba, hele çağın çok çok gerisinde kalmış bir kitaba bağlanıp kalmak, düşünce ve duyguları bir yerde dondurmak, ışıklı bir dünyaya kapılarını kapamak, kendi içinde çürüyüp gitmek demektir.” *** Akşamları yatmaya giderken kitaplıktan iki üç romanı ya da şiir kitabını aldığımı gören büyükbabamın dediğini unutmadım: “Sen hiçbir zaman korkulacak bir insan olamazsın. Bakıyorum odana çekilirken koltuğunun altında birçok kitap var. Tek kitabı olanlardan korkulur. Öyleleri yaşamda önemli yerlere gelir” demişti. Bu sözü hiç unutmadım. Tek kitabın, tek bir kitabın etkisinden kendilerini yaşam boyu kurtaramayanların belli bir süre başarılı olsalar da sonuçta sıkıntılı durumlara düştüklerini gördüm. Yıllar önce bir okur sormuştu. “Bizim köyün kitaplığına bakanlıktan başka yayınevlerinden de kitaplar geliyor. Hangisini okuyacağımızı bilemiyoruz. İçlerinde bize zarar verecek olanlar da vardır. Ya biz de bu zararlı kitapların etkisinde kalırsak, bizi yanlış yollara iterse...” *** Kitap korkusu bugünün işi değil, yüzyıllardır sürüp geliyor. Ortaçağdan yirmi birinci yüzyıla, yani günümüze dek toplumlar kitap korkusundan kendini kurtaramıyor. Hitler’cilerin, Thomas Mann’ları, Zweig’ları, kendi kafalarına uymayan nice değerli bilim ve sanat yapıtlarını yaktıklarını unutabilir miyiz? O kadar uzağa gitmeyin, kendi ülkemizde de... Devamı

08 09 2010

“Yetmez ama Evet…” Ya da omurgasız “aydın”lar!

 “Yetmez ama Evet…” Ya da omurgasız “aydın”lar! ATTİLA AŞUT ; Gerçek Gündem; 8 Eylül 2010   'Yetmez ama evet'çilere sorular: “Yetmez ama EVET…” Bu sözün kendi içinde mantıksal bir tutarlılığı var mı? Daha bugüne değin, “Ben 12 Eylül 1981’deki Anayasa referandumunda ‘Evet’ oyu kullandım” diyene rastlamadım! Kime sorsanız, herkes “Hayır” demiş! Peki, % 92 oranındaki “Evet” oyunu kim vermiş acaba? Bu kez de öyle olacak! “Tayyip Anayasası”na “Evet” diyenler, yarın bunu açıklamaktan utanacaklar! 12 Eylül Anayasası oylanırken, ben Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluydum. O yüzden, “Evren Anayasası”na “Hayır” deme şansım olmadı. Ama dışarıdaki yoldaşlarım, tüm baskılara karşın, hem “Hayır” kampanyası yürüttüler, hem göğüslerini gere gere sandığa gidip “mavi” oy kullandılar. Ne yazık ki, şimdi 12 Eylül Anayasası’nı makyajlayarak kalıcılaştırmak isteyen AKP’ye tutum alışta sol’un bölündüğünü görüyoruz. Referandum oylamasının tam da 12 Eylül gününe denk gelmesi, iktidar partisi sözcülerine büyük bir demagoji fırsatı verdi. Başbakan Erdoğan, mal bulmuş mağribi gibi, propaganda stratejisini “12 Eylül’le hesaplaşma” üzerine oturttu. Bir süredir siyasal iktidarın dümen suyuna girmiş “sağlı-sollu” aymazlar da bu kervana katılarak AKP’nin değirmenine su taşımaya başladılar. 12 Eylül ürünü bir partinin12 Eylül’le hesaplaşabileceğini düşünmek safdilliktir. AKP sözcülerinin ve yandaş kalemlerin soldaki bölünmeyi derinleştirmeye yönelik bu s&... Devamı

06 09 2010

“Büyük Romancı” Orhan Pamuk’a Nazik Sorular

“Büyük Romancı” Orhan Pamuk’a Nazik Sorular   İZZET HARUN AKÇAY   1. Son bir yıldır romancı Orhan Pamuk, ülkemizin gündemini meşgul eden unsurlardan biri haline geldi. Bir ilçe kaymakamının Orhan Pamuk’un kitaplarına ve siyasal tavrına yönelik aldığı tavırla ivme kazanan süreç devam ediyor. Gün geçmiyor ki, “büyük romancı”nın yeni bir eylemine, demecine tanık olmayalım. “Büyük romancı” Orhan pamuk, en büyük bombasını, “Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü.” diyerek patlattı. Gerçi sonradan hafif kıvırtmaları olduysa da sözlerinin arkasında olduğunu söyledi. Bir diğer bombası, ki bu kez kendisi arka plandaydı, “Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday olduğu” idi. Bombaların yanı sıra küçük küçük atışları da halen sürüyor. En son atış da (bunu bir tehdit olarak da anlayabiliriz; kendisinin korkusu ve kaçış hazırlığı olarak da) “Milliyetçi, aşırı İslamcı bir iktidar ya da darbe olursa Türkiye’den kaçarım.” ilanı ile yapıldı. Tüm bunlar olup biterken, toplumda Orhan Pamuk’a karşı bir tepki oluştu ve bu tepki temelinde karşılıklı tartışmalar halen sürüyor. Evet, herkes bir şey söylüyor ya da yazıyor. Ama, bu tepki ve tartışmalar, nedense bazı aydın ve edebiyat çevrelerince hiç hoş karşılanmıyor. Bu çevreler kendileri için çok kutsal olduğunu ilan ettikleri, ellerinden ve dillerinden hiç düşürmedikleri “demokrasi” ve “düşünce özgürlüğü” gibi sloganlarını unutarak, kendileri seçkinci aydın oldukları için, insanların ve toplumun konuşmasına olan tahammülsüzlük... Devamı

06 09 2010

Gür: Evet artık ters tepiyor

Gür: Evet artık ters tepiyor "Referandum, ister istemez Erdoğan’ın Çankaya serüveninin de bir sınavı olacaktır." frameborder="0" height="60" id="wt" marginheight="0" marginwidth="0" name="wt" scrolling="no" src="http://www.emlakkulisi.com/ad/418x60.htm" width="416">> Araştırmacı Adil Gür’e göre referandum bıçak sırtında. Gür, “12 Eylül aynı zamanda 2012’de Tayyip Bey’in Çankaya seçiminin provası olacak. Evet çıkarsa Gül’ün görev süresi tartışması başlar” diyor Referandum-toto’da son günlere giriyoruz. Siyasi yorumcuların çoğu, birkaç ay önceki “Kesin evet çıkar” iddialarını “Fifty-fifty ortada” laflarıyla yumuşatmaya başladılar. Oysa Adil Gür, aylardır aynı şeyi söylüyor: “Referandum bıçak sırtında.” Son iki seçimde turnayı gözünden vuran A&G Araştırma’nın kurucusu Adil Gür’ün siyasi analizlerine, ideolojik önyargılardan uzak olduğu için değer veriyorum. Toplumdaki siyasi trendleri serin kanlı bir teknisyen gözüyle okuyor, sloganvari ifadelere kolay kolay kanmıyor. Dünkü sohbetimizde, Gür’e geçen hafta Ankara’da sıkça duyduğum “Evet’ler düşüyor” tezini soruyorum. Katılmıyor. Ona göre zaten durum ilk günden beri “başa baş”. “Bana göre Evet’ler hiç yüzde 60’a varmadı” diyor: “Temel nedeni siyasi kutuplaşma. Kutuplaşma nedeniyle insanlar oylanan maddelere göre değil, aidiyet hissettikleri partiye göre hareket ediyor. Sandığa gidecek her yüz kişiden 90’ı maddeleri bilmiyor bile.” ‘Evet kampanyası dozu aştı’ Dünkü sohbetimizde Adil Gür&rsq... Devamı

05 09 2010

Kemal Kılıçdaroğlu'nun Çektikleri / Yaşar Seyman

24 Ağustos 2010 Kemal Kılıçdaroğlu'nun çektikleri Referanduma giderken liderlerin konuşmalarını izliyoruz, okuyoruz. Görünen gerçek biz oy kullandığımız konuyu tartışmıyoruz. Referandumun artılarını eksilerini tartışmıyoruz. Biz liderlerin birbirine söz dalaşını izliyoruz. Bir işportacı söylemi gibi… Bu işportacı söylemde bir gerçekle yüz yüzeyiz. O da CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırılar: “Dersimli olduğunu niye söylemiyorsun?” “Alevi sözcüğünü neden ağzına almıyorsun?” “Kürt olduğunu niye söylemiyorsun?” “Açıkla, annen Ermeni değil mi?” “CHP Genel Başkanının mezhebi bizi bağlamaz?” Aslında Türkiye’de yıllardır her ortamda gizlice yapılan saldırılar, çektirilenler bir liderin kimliğinde gün ışığına çıktı. Bu ülkede halklara ve inançlara kapalı kapılar ardından yapılan gerçek ansızın açıktan yapılmaya başlandı. Tüm siyasi partilerde, sivil toplum örgütlerinde kısacası yaşamın her alanında Türkiye yurttaşı Kürtler, Ermeniler, Çerkezler, Abazalar, Gürcüler kısacası çeşitli halklar yaşamaktadır. Yine aynı biçimde çeşitli inançlarda yurttaşlar var. Kaldı ki bazı inançlar yok olmakla karşı karşıya kaldılar. Yezidiler gibi… Halkların ve inançların varlığı ülkemizde değil dünyada da küreselleşme ile seslendirilmeye başlandı. Haziran ayında Kanada’da yapılan ‘Dünya Emek Kurultayı’nın açılışında Kanada sendikaları konfederasyon başkanı, “Kurultay açış konuşmasını ve duasını bizim yerli halkımızdan bir kadın ve erkek yapacaktır” diye sahneye iki Kızılderili’yi çağırdı. Biri konuştu biri dua etti. Sonra da ... Devamı

18 05 2010

"CHP yüzde 30'lara ulaşır"

"Baykal'la da yarışırım" CHP genel başkan adayı ve İstanbul milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu, bu aşamadan sonra genel başkan adaylığından hiçbir şekilde vazgeçmesinin söz konusu olmadığını, Deniz Baykal'ın aday olması durumunda da çekilmeyeceğini ve yarışacağını söyledi. Cumhuriyet Ankara- Kemal Kılıçdaroğlu, dün adaylık açıklamasının ardından Cumhuriyet Gazetesi'ni ziyaret etti. Gazetenin Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer, yazarı Işık Kansu ve muhabirlerle sohbet eden Kılıçdaroğlu, önemli açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu’nun sorulara verdiği yanıtlar şöyle: Deniz Baykal’la görüşmeden bu yana ne değişti? • Kılıçdaroğlu: Aslında o kadar çok şey değişti ki! Ben Deniz Bey’le görüşme sürecinde herkesin üzerinde uzlaşabileceği ortak bir aday aranıyordu. Bugünkü gelişmeler ortak adayın ortaya çıktığını gösteriyor. Bugün il başkanları toplantısı var, oradan da önemli destek bekliyorum. En azından büyük kentlerden, İstanbul da dahil... Siz seçilirseniz Baykal’ın onursal genel başkan olmasına ne dersiniz? • O sıfatı verecek organ bunu seve seve verir. Yeter ki Deniz Bey kabul etsin. Zaten gönlümüzdeki genel başkan Deniz Bey’dir. Çok uzun süre hizmetleri var. O hizmetleri, birikimi göz ardı etmemiz doğru da değil.   Pazarlık yapılmadı Anahtar liste noktasına geldiniz mi? Yönetim nasıl şekillenecek? • Yok yok ortada ne bir pazarlık var ne bir liste var. Şu anda bizim öncelikli hedefimiz, CHP kurultayını sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek ve iktidara yürüyen yolu açmaktır. Adaylık teklifi Genel Sekreter Sav’dan mı geldi? • Doğrusunu isterseniz adaylık teklifi büy... Devamı