08 01 2013

Şeker Portakalı güneşi uyandırdı mı?

Şeker Portakalı güneşi uyandırdı mı? |  görsel 1



 
  • Şeker Portakalı güneşi uyandırdı mı?
  • Melek Özlem Sezer
  • Bir zamanlar çok sevilen bir televizyon programı vardı: Bir Kelime, Bir İşlem. MEB’de kimilerinin aklında kalmış demek, olur olmaz oynayıp duruyorlar. Ama oyunu yanlış anımsadıkları için yanlış oynuyorlar. Kitapları rastgele karıştırıp içinden cımbızla kelime seçip, işlem budur diyorlar. Son olarak 1968 yılından beri tüm dünyada çok sevilerek okunan Şeker Portakalı’nın başına geldi bu tuhaf işlem. Portakalı soydum başucuma koydum, ben bir tuhaflık uydurdum, duma duma dum!

    MEB okuma kültürünün gelişmesi için okuma çalıştayları düzenliyor, bildirgeler yayınlıyor ama işlemlerini kendi içindeki tutarsızlıklardan kurtaramıyor. MEB’in 100 Temel Eser listesi içinde yer alan “Şeker Portakalı”nı okuttuğu için 7. Sınıf Türkçe öğretmenine soruşturma açılıyor. Neden? Bir veli hayatta hiç argo duymadığı için birkaç sözcük yüzünden şok olmuş. Zeze’ye bu sözcükleri kullanmaması yönünde yapılan telkinler de şoku aşmasına yetmemiş. Soruşturma açılmasını istemiş. Bir başka derdi ise kitabın Türk örf ve adetlerine uygun olmaması imiş. Ki Brezilyalı bir yazarın ilk derdi kuşkusuz Türk örflerini araştırmak olmalıydı. Ve dillerine pelesenk ettikleri “evrensellik” ilkesinin karşılığı da burada aranmalıydı. Oysa Jose Mauro de Vasconcelos’un “Şeker Portakalı” yoksul bir ailenin yaşamıyla birlikte gözlerin en çok kapatıldığı evrensel bir meseleyi de anlatıyordu. Zeze’nin düşsel dünyası, hayatı ancak bir çocuğun cesaret edebileceği düşsel sınırsızlıkla yorumlaması ise yaratıcı zekâyı ortaya koyuyordu. Bu, yalnızca çocukların okuyacağı bir kitap değil. Can Çocuk’tan değil de, Can Yayınları’ndan çıkması da bu sebepten olmalı. Her yaştan okuyucuya seslenen bir kitap. Ne kadar okursan oku, eskimeyen bir kitap. Hatta Borges’in deyişiyle “Bu bir kitap değil, buna dokunan bir insana dokunmuş oluyor.” Ondaki insan sıcağı kolay kolay hiçbir kâğıttan bunca yoğun hissedilmez. Her seferinde ağlamadan duramadığım ama bir o kadar da güldüğüm, yalnızca okumaktan değil yaşamdan da zevk almamı sağlayan bir kitap. Zeze’nin tüm varlıklarla konuştuğu ve bu açıdan yalnızca insanlararası evrenselliğe değil, evrenin tümünü duyumsamaya açılan bir pencere sunduğu bir kitap. En yakın arkadaşı şeker portakalı ağacı fidesi Minguinho, dallarını öyle cömertçe uzatıyor ki ağzımız tatlanıyor. Portakalları minicik, turuncu güneşler gibi avucumuza düşüyor.

    KELİME TEK BAŞINA GÜÇLÜ DEĞİLDİR

    Ve Vasconcelos yine çocukluk izleğini sürdüren bir başka kitap yazıyor: Güneşi uyandıralım. Peki, bizde neden güneşin üstü yamuk yumuk tenekelerle kapatılmaya çalışılıyor? Argo sözcükler varmış. Birinci kademe öğrencileri için tedirgin edici olabilir ama yedinci sınıf öğrencileri bu kitaptaki ufak tefek argo sözcükleri zaten bilmiyor mu? Çocuklar gerçek dünyadan koparılarak ne kadar hazırlanabilir hayata? Tamamen sterilize yetiştirilen bir çocuk bile -bu mümkünse tabii- başka hayatları olduğu gibi öğrenmek zorunda değil midir? Kaldı ki söz edilen argonun bir zararı varsa bile sağladığı yararların, edebi zenginliğinin, verdiği yaşam bilgisinin, insanlık öğretilerinin yanında zerre kadar yer tutmaz.

    Ama onlar kelimelerden korkuyor. Oysa en kötü kelime bile tek başına insana kötü ya da iyi bir şey yaptıracak kadar güçlü değildir. Bunun en azından bir cümleye dönüşmesi gerekir. Kimse “öldür” kelimesini duyup da birini öldürmez. Ancak köpekler tek kelimelik komutlarla eylemde bulunur. Ama onun öncesinde de bu köpeğin bu yönde eğitilmiş olması, sözü söyleyenle aralarında özel bir bağ olması gerekir. İnsani zaaflarla ilgili olarak verilen ilk kelimeye bakalım: Para. Evet, bu sözcük tek başına çok kişiyi etkiler. Ama bu da o kişinin parayı nasıl bir cümle içinde, hangi değerler ya da ihtiyaçlar, psikolojik ya da ekonomik güdülerle ele aldığına bağlıdır. Örneğin “para” arkasından “öl”le birlikte geliyorsa, ancak sevdikleri için ölümü göze alacak kadar muhtaç bir insanın içindeki cümleler işlev kazanacaktır. Yoksa bir kelimeyle bir işlem olmaz.  Ama onlar cümlelere değil, kelimelere bakıyor ve bu nedenle de yasak ardına yasak geliyor.

    KİTABIN SAKINCALARI HAVA DURUMU GİBİ Mİ?

    Öte yandan ders kitapları Türkçe yanlışları, çocuğun psiko-sosyal gelişimine darbeler vuran metinler, şiirden nefret ettiren niteliksiz, kafiye yazdı mı şiir yazdığını zanneden şiir taklitleriyle dolu. Böyle bir ortamda öğrencilerini edebiyatla tanıştırmak isteyen öğretmenleri ise her geçen gün korku daha çok durduruyor. Üstelik neden korkacaklarını bile bilmiyorlar. Çünkü mantık ve tutarlılık yok bu zihniyette. Yunus Emre’nin bile sansüre uğramasına gelen tepkileri, Kültür ve Turizm Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu “Şiirden beklenen kazanımlar sağlanmıştır.” açıklamasıyla geçiştiriyor. Yani sansürü olumluyor. 10. sınıf Türk Edebiyatı ders kitabında, Kaygusuz Abdal’ın “Nefes” şiirindeki Alevilik kültürüne ait kavramların yer aldığı dizeler de yine sansüre uğruyor. Derken İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu, “ahlaki olmayan bölümler içerdiği” gerekçesiyle John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” adlı kitabını sakıncalı buluyor. Oysa bu kitap 1991’de MEB tarafından 3. defa 20 bin adet basılmıştı. 1945’te ise aynı bakanlık tarafından basılarak okullara dağıtılmıştı. Peki, bir kitabın sakıncaları hava durumu gibi illere göre değişecek mi? Genel kararlar nasıl bunca kolay değişiyor?


    OKUYUN, İYİ GELİR...

    BÜTÜN bu karmaşa içinde iyi bir kitap hepimize iyi gelecek. Evrensel Basım Yayın’ca basılan Rafik Schami’nin Bir Avuç Yıldız’ı. Ki bir çocuğun siyasi yaşamla ne kadar iç içe bir yaşamı olduğunu bu kadar gerçekçi ve farklı bir tarzda anlatan bir kitaba daha rastlamadım. 14 yaş üstü edebi hazza düşkün tüm okurların bu yasakçı zihniyet bu kitabı da keşfetmeden alıp okumasını öneririm. Hele Suriye bunca gündemdeyken...

    evrensel.net

297
0
0
Yorum Yaz